“Geçmiş hep benimle birlikte”

Maureen Freely: Yazmaya başladığımda İstanbul merkezli bu kadar çok kitap yazacağımı düşünmemiştim. O zamandan bu yana fark ettim ki aslında yazarlar yazacakları konuları seçmiyor. Tam tersi oluyor, konular yazarlarını buluyor.


@e-posta
Söyleşi, 10 Aralık 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Amerika’da doğdu, uzun yıllar ailesiyle birlikte Türkiye’de yaşadı, burada eğitim gördü, şimdi de İngiltere’de hayatına devam ediyor, Warwick Üniversitesi’nde İngilizce ve Karşılaştırma Edebiyat Çalışmaları’nda ders veriyor. Bugüne kadar başta Orhan Pamuk’un kitapları –Kara Kitap, Kar, İstanbul, Öteki Renkler, Masumiyet Müzesi – olmak üzere birçok Türkçe romanı İngilizceye kazandırdı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanını Alexander Dawe ile birlikte İngilizceye çevirdiler ve Penguin Classics tarafından yayımlandı. Dış basında çok büyük övgüler alan çevirileri yerel basında hem çok takdir gördü hem de eleştirildi. Sait Faik Abasıyanık’ın Lüzumsuz Adam (A Useless Man) adlı kitabında yer alan hikâyelerini İngilizceye çevirdi. Bunların yanı sıra John Angliss ile birlikte Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler ve Heba romanlarını İngilizceye çevirdi; Sema Kaygusuz’un hikâyelerini, Tuba Çandar’ın Hrant kitabını tek başına İngilizceye kazandırdı. Daha çok çevirileriyle adını duyduk ama aslında dokuz kitabın da yazarı Maureen Freely. Son romanı Bizans’a Yolculuk’la birlikte şu an Türkçede üç romanı olan yazar ve çevirmen Freely ile son romanını, İstanbul’u, anılarını, Türkçe edebiyattan yaptığı çevirilerini ve çevirilerine yöneltilen eleştirileri konuştuk.

Kitapta küçük bir kızın gözünden bakıyoruz eski İstanbul’a. Mimi, dokuz yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a gelen bir çocuk. Peki ya siz? İstanbul’u nasıl görüyorsunuz?

Bizans’a Yolculuk kesinlikle bir kurgu roman ama Mimi’nin dünyaya ve İstanbul’a benim gözümden baktığını söyleyebilirim. Yani henüz sekiz dokuz yaşlarında bir kız çocuğuyken bu şehre gelmiş ve büyülenmiş bir yabancı olarak İstanbul’u, onu ilk gördüğüm andaki haliyle yeniden yakalamak için bu romanı tasarlayıp şekillendirdiğimi söyleyebilirim. Aslında, hatıralarım arasında arkeolojik kazı çalışması yapmak için bu yola çıktım.

Bizans'a Yolculuk, Maureen Freely, Çev: Özge Çallı Spike, Everest YayınlarıOtobiyografik unsurlar taşıyan bir roman Bizans’a Yolculuk. Sizin için o günlerde İstanbul’da olmak ile bugünlerde İstanbul’u yaşamak farklı mı?

Bugünün İstanbul’u dünyanın rağbet gösterdiği sayılı şehirlerinden biri. 1960’lardaysa her şeyden uzakta, unutulmuş bir bölgeydi. Elbette ki şehrimizin dünya çapında hak ettiği ilgiyi kazanması beni çok memnun ediyor. Ama eski zamanların daha basit geçen günlerini özlüyorum, o zamanlar hayat daha yavaş akardı; şu alışveriş merkezlerinin modern dünyası, deniz motorları, gökdelenler hepsi çok uzaktaydılar.

Romanlarınızda İstanbul’u merkeze almayı seviyorsunuz. Aydınlanma ve Eğlence Bitti derken şimdi de Bizans’a Yolculuk. Birbirinin devamı romanlar bunlar, değil mi? Biraz anlatabilir misiniz?

Yazmaya başladığımda İstanbul merkezli bu kadar çok kitap yazacağımı düşünmemiştim. O zamandan bu yana fark ettim ki aslında yazarlar yazacakları konuları seçmiyor. Tam tersi oluyor, konular yazarlarını buluyor. Büyüme yıllarımın çoğunu İstanbul’da geçirdiğim için kendimi çok bahtiyar hissediyorum ama bir yandan da bu tecrübe beni çözülmeyi bekleyen birçok gizemle baş başa bırakıyor. Şöyle düşünebilirsin, İrlandalı Amerikalı Katolik olan işçi sınıfından bir babanın kızıydım, genelde Müslümanların çok yoğun olduğu laik Amerikan Protestan okullarında eğitim gördüm. Neredeyse bin yıllık bir dönem boyunca dünyanın sayılı büyük başkentlerinden biri olmuş bu şehirde, İstanbul’da yaşıyordum ama okul kitaplarımı açtığımda benden yarım dünya uzakta olan bir vatanın tarihini ve edebiyatını öğreniyordum. On sekiz yaşına gelip o vatana geri döndüğümde, benim için hâlâ yarım dünya uzaktaydı. Bunları ve çocukluğumun daha birçok paradoksunu keşfedebildiğim tek yer, İstanbul’da kurguladığım bu romanlar oldu. Onları tarihsel bir sıralamaya koymadım. Eğlence Bitti (The Life of the Party) özellikle 1960’lı yıllara odaklanır, Aydınlanma (Enlightenment) ise 1970’lerde geçer. Son kitabım Bizans’a Yolculuk (Sailing through Byzantium) da 1960’lı yıllarda geçiyor. Ama her biri geçmişe gidip daha eski zamanlara da uğruyor ve ileriye, neredeyse günümüze kadar geliyor. Belki de ben İstanbul’dayken tam olarak böyle hissediyorum: Şimdiki zamanda geçen hiçbir an yok. Geçmiş hep benimle birlikte. Bildiğim şeyler kadar bilmediğim şeyler de benimle.

Grace, kızı Mimi’ye “Bu muhteşem maceranın sadece ressamı değil, aynı zamanda yazarısın,” diyor. Siz de Mimi gibi hep not alıp duyduklarınızı, dinlediklerinizi geleceğe taşır mıydınız?

Bu romanı yazdığım dönemde annemin sağlık sorunları vardı, çok endişeleniyordum. Ama yazdığım hikâye üzerine annemle de sohbet ederdim. Bunun kendisine yazdığım bir sevgi mektubu olduğunu ve bana küçük bir kız çocuğuyken verdiği ama benim hemen akabinde kaybettiğim bir şeyi bulma çabam olduğunu biliyordu. Kitabın son cümlesini yazdığım gündü, ancak o son gün bu aradığım şeyin ne olduğunu anladım. Ben o gün İngiltere’deydim, annemse İstanbul’daydı. Anneme anlatmak için telefonu elime aldım. Ben hep çok keyifli olduğum zaman, içim içime sığmazken annemle konuşmak isterdim, halbuki o gün kendimi çok bitkin hissediyordum. Beklemeye karar verdim. O akşamüstü annem çok fena yere kapaklanmış, hemen ardından komaya girdi, bir daha da çıkamadı. Onun kaybının acısını hiçbir zaman atlamayacak olsam da bana yıllar önce verdiği o gizli hediyenin üzerine titriyorum. Grace’in Mimi’ye verdiği nasihatin aynısıydı: O muhteşem macerayı bütün güzelliğiyle tekrar hatırla. Ve yapabildiğin güzellikte ve ihtişamla, devam et...

Akademisyen bir baba, müzikle uğraşmayı seven bir anne. İki kardeşinin yanında her şeye aklı yeten, meraklı ve çok zeki bir kız çocuğu: Mimi. Peki Mimi bugünkü Türkiye’yi nasıl görürdü?

Şu an üzerinde çalıştığım romanda, Mimi bugün bildiğimiz ülkeyle ilgili düşüncelerini paylaşıyor. Türkiye’deki birçok çağdaşı gibi Mimi de 1971 ve 1980 darbelerinin izini taşıyor. Hatta yükünü taşıyor. Londra merkezli gazetecilik yapıyor ve çoğu zaman kendisinden Türk siyaseti ve kültürü üzerine haberler yapması isteniyor. Aslında o iyi niyetli bir yaklaşımla bazı noktaları fazla basitleştiriyor ya da fazla dramatize ediyor ya da yanlış anlıyor; arkadaşlarını çok kızdırıp çileden çıkartıyor. Tıpkı benim gerçek hayatta yaptığım gibi! Hem benim hem de romanın şansına, bu sefer romanın anlatıcısı Mimi değil. Arkadaşı Dora’nın gözünden anlatılıyor hikâye. İstanbullu Levanten bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen ve yakın zaman önce geri dönen Dora, bugünün Beyoğlu’suna hayran kalıyor. Henüz çocukken genelevlerin yoğunlukta bulunduğu o bölgenin sokakları arasında yürürken bu şehirde bir yenilenme olduğunu fark ediyor.

Mimi görevinin amacını “barış” olarak tanımlıyor. Dünyaya barış getirmek. Türkiye sınırında “barış” sözcüğü size neleri hatırlatıyor?

Bir hayal, el üstünde tutulan bir hayal. Bu yüzden değil midir ki benim yaşımdaki çoğu insan çocuğuna Barış ismini koydu.

Türkçede daha çok çevirilerinizle tanındığınızı söyleyebiliriz. Peki kendi kitabınızın çeviri süreci nasıl ilerledi? Çeviriye müdahaleniz oldu mu?

Gelinim Özge (Çallı Spike), Bizans’a Yolculuk kitabımı çevirmeyi kabul ettiğinde çok mutlu oldum. Özge, edebiyat konusunda oldukça başarılı bir oyun yazarı. Türkçesini de çok kıvrak ve başarılı bulurum, kitaptaki her bir cümleye yüreğini koyacağını biliyordum. Bir yazar daha başka ne ister ki? Özge’ye tek müdahalem çeviri esnasında kaynak metne fazla sadık kalmaktan kaçınmasını, onun yerine kendi Türkçesinin ritmini takip etmesini söylemem oldu. Mutlu başlayan bir hikâye ve mutlu son...

Peki ya Orhan Pamuk...  Onun romanlarıyla ne zaman tanıştınız?

Orhan’ın abisiyle eskiden tanışıklığımız vardı. 1990’lı yılların başında The Independent on Sunday adlı gazetenin kitap sayfaları üzerinde çalışırken küçük kardeşi Orhan’ın bir kitabıyla karşılaşınca çok şaşırdım! Takip eden yıllarda, tanışıklığımızı tazeledik. Kitapları İngilizce yayımlandığında onlar üzerine eleştiri yazıları yazdım, bazen yazarla röportaj yaptım. Londra’daki edebiyat sahnesine onu tavsiye eden kişilerden biri de benim. Sonrasında da beş kitabını çevirdim: Kar, İstanbul, Kara Kitap, Öteki Renkler ve Masumiyet Müzesi.

Kitaplarını çevirme fikri nasıl doğdu?

Orhan bir gün bana Kar kitabını çevirmeyi düşünür müyüm diye sordu.

Ve siz de kabul ettiniz. Peki Orhan Pamuk’la çalışmak, daha doğrusu onun kitaplarını çevirmek nasıldı?

Tam bir kar fırtınasıydı! Ama benim yazın hayatımdaki en önemli kar fırtınası bu oldu.

Peki genel olarak Türkçeden İngilizceye çeviri yapmanın zorluklarından bahsedebilir misiniz?

Bu iki dil birbirine çok uzak. Her iki dilin farklı düşünme biçimlerinden ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Ama sonuçta, sözcüklerden bir dünya kuran, Türkçeyle sihir yapan bir roman var ve benim görevim de İngilizceyle sihir yapmanın bir yolunu bulup aynı dünyayı yeniden kurgulamak. Bu sebeple peşi sıra gelen her bir cümlenin anlamını “birebir” aktarmaktan çok daha büyük bir sorun bu. Ayrıca sedanın, ruhsal durumun, tonun, sesin ve imgenin en ufak ayrıntısını anlamam ve yeniden yaratmaya kalkışmam gerekiyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü de Alexander Dawe ile birlikte İngilizceye çevirdiniz. Bu kitabı çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Yayıncısı (Penguin Classics New York) bana teklif etti, ben de arkadaşım Alex Dawe ile birlikte çevirme şartıyla kabul ettim.

Bir edebiyat eserini bir başka çevirmenle birlikte çevirmenin avantajları ya da zorlukları nelerdir peki? Kolay olmasa gerek.

İngilizce ve Türkçe gibi her biri kendi estetiğinde olup birbirine çok uzak olan dillerde, çevirmen çok yalnız kaldığı bir işi üstleniyor. Ama iki çevirmen birlikte çalıştığında zorlu kararları tartışma fırsatı doğuyor. Ve iki çevirmen de aynı metne ortak bir tutkuyla bağlanıyor. İngiltere’deki Çevirmenler Birliği’nde yönetimde olduğum yedi yıl boyunca hayranlık duyduğum birçok çevirmenin eşçevirmenle çalıştığına şahit oldum. Bazen çevirideki eşleri çeviri kariyerlerinde benzer düzeydeydi, bazıları ise daha gençti ve henüz kendini ispatlayamamıştı. Bu gibi durumlarda eş çeviri yapılması edebiyat çevirisi alanına yeni çevirmenlerin girmesine yardımcı da oluyor. Ayrıca başka bir çevirmenle birlikte çalışmak sizin açık sözlü kalmanıza da yardımcı olur.

Tanpınar çevirisine geri dönelim. Ne tür zorluklar yaşadınız?

Kitabın Hollandaca çevirmeninden daha iyi ifade edemem bu durumu: Şeftaliye dişini geçirmek gibiydi.

Bu çevirinizle ilgili Armağan Ekici’nin yazdığı eleştiriyi okuma fırsatınız oldu mu? O eleştirilere bir cevap vermeyi, eleştirdiği noktalara karşı bir açıklama yapmayı düşündünüz mü?

Çeviri işiyle uğraşmaya başladığım ilk zamanlarda, kendime her zaman mütevazı olacağıma ve hatalarımı gösteren herkese teşekkür edeceğime dair söz vermiştim. O yüzden Armağan’a teşekkür edeceğim çok konu var! Bir gün bu çevirinin yeni bir edisyonu çıkacak olursa onun eleştirisini dikkate alıp ve tabii başkalarına da danışarak gözden geçireceğiz.

Mesela Armağan Ekici eleştirisinde şöyle diyor: “Her çevirmenin karşılaştığı, cümleleri birleştirmek, bölmek, noktalamayı değiştirmek türü tercihler bence aşırı müdahaleden yana kullanılmış.” Bu görüşe nasıl yanıt verirsiniz?

Armağan, bizim çeviri yaklaşımımıza yönelik itirazında kesinlikle yalnız değil ve bu itirazı saygıyı hak ediyor. Kaynak metne mümkün olduğunca yakın kalmak önemlidir. Ama noktalama işaretlerinin metindeki diğer her şeyin önüne geçmesine izin vermemek de eşit derecede önemlidir. Türkçedeki bir cümleye yüzeysel olarak birebir dikkat etmek ve o yüzeysel ifadenin aynı şekilde tekrar edilmesinde kararlı olmak, bir çevirmeni, en azından İngilizcede, müzik kulağı olmayan birine dönüştürür.

Ekici’nin dediği gibi İngilizce okurunun çeviride en büyük beklentisi “metnin kılçıksız, akıcı, nötral bir İngilizceyle” akması mıdır?

İngilizce konuşulan ülkelerdeki okurların (ve editörlerin, hatta yayıncıların) asıl sorunu çeviri olan herhangi bir şeyi okuma konusundaki gönülsüzlükleridir! Bizler, hikâyenin mutsuz sonla bitmemesi için mücadele edenler, edebi çeviri aracılığıyla, çağdaş İngilizce yazınının geleneklerini altüst edebileceğimize inanıyor ve böyle yaparak da onu tazelemeyi ve yeniden şekillendirmeyi ümit ediyoruz. Türkçeden İngilizceye aktardığım cümleler, istinasız, İngilizcenin geleneksel mantığına meydan okuyan cümleler oldu. Şüphesiz, şahane Türk yazarların şahane cümleleri İngilizcede ürettiğim eserlerime de yeni bir nefes olmuştur.

Ekici, Tanpınar’ın sıklıkla kullandığı “behemehal” (mutlaka), “vâkıa” (gerçi, aslında) ve “hülasa” (özet olarak) sözcüklerinin anlatısının iç müziğini yaratmakta önemli bir rol oynadığını söylüyor. Tanpınar’ın tekrarladığı sözcükleri mümkün mertebe farklı İngilizce sözcüklerle karşılamayı tercih etmişsiniz. Bu kararınızı nasıl gerekçelendiriyorsunuz?

Evet. Öyle güzel sözcükler ki. Umuyoruz ki bir gün öyle bir çevirmen çıkacak ki ilk amacı sözcüklerin Türkçe metindeki uyumunu yakalayıp aynı zamanda bu sözcüklerin tarihsel bağlam ve ilişkilerdeki kullanımına da işaret edecek İngilizce sözcükler bulmak olacaktır. Bu klasik eserin, eminim ki başka çevirileri de çıkacaktır, yani akademisyen-çevirmenlerin bunu yapması için kapı sonuna kadar açıktır. Alex ve benim amacımız Tanpınar’ın oldukça dokulu ve muhteşem bir üslupla ironik olan anlatımını İngilizcede kutlamak ve yeniden yaratmanın yollarını aramaktı. Tanpınar’ın o muhteşem sözcüklerinden bazılarını tekrar etmeyi tercih ettiği yerlerde biz eşanlamlı sözcükleri kullandıysak bunun sebebi İngilizcenin tekrara çok toleranslı bir dil olmamasındandır.

En son Sait Faik Abasıyanık’ın kitabını İngilizceye kazandırdınız. Ahmet Hamdi Tanpınar’la ya da Orhan Pamuk’la karşılaştırınca bambaşka bir üslupla karşılaşırız Sait Faik hikâyelerinde. Onun dilini İngilizceye çevirmenin kolaylıkları ve/veya zorlukları nelerdi?

İlk okumamda Sait Faik çok sade, basit bir dille yazıyormuş gibi geldi, adeta anekdotlardan oluşmuş gibiydi. Ama her bir öyküsünde neredeyse çevrilmesi mümkün olmayan bir bölüm karşımıza çıktı. Elbette bunlar yazarın bir tür edebi sihir yaptığı yerlerdi: Büyüleme, bir beklenti yaratma, her şeyin bizim gördüğümüz gibi olduğunu düşündürtme, ta ki resim birden değişinceye kadar. Sait Faik’in en çok sessizliğini sevdik. Kayıplar ve kederler üzerinden anlatıyor öykülerini. Bizim dikkatimizi ışığa doğru kaydırıyor. Kocamın ani ölümünü takip eden aylarda bu öyküler üzerinde çalışıyorduk. Sait Faik benim sessizliğim oldu, bu kara günlerimde bana teselli veren dost oldu.

Bundan sonraki çeviri planlarınız arasında hangi yazarlar ve eserleri bulunuyor?

Kocamın kaybından sonraki yıllarda birçok çeviri yaptım, kimisi tek başımaydı, kimisini bir başka çevirmenle ortak yaptık. Her biri kendimi açmama yardımcı oldu.

Birçoğunu kendim çevirdim: Sema Kaygusuz’un öykü derlemesi, Fethiye Çetin ve Ayşegül Altınay’ın Torunlar kitabı (Fethiye Çetin’in Anneannem kitabıyla devam ediyor) ve Tuba Çandar’ın harikulade Hrant Dink biyografisi olan Hrant. John Angliss ile birlikte Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler ve Heba romanlarını çevirdik. Alex Dawe ile birlikte Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sının çevirisini tamamladık.

Şu an yeniden kendi romanıma yoğunlaştım. Bu romanımın İstanbul’da geçen son romanım olmasını düşünmek istiyorum ama tabii, kim bilir?

Az daha unutuyordum, Alex ve bana Saatleri Ayarlama Enstitüsü çevirimiz için Lois Roth Prize ödülü layık görüldü. Ocak ayında Texas eyaletinin Austin şehrinde düzenlenecek olan Modern Languages Association konferansında ödülümüzü teslim alacağız.