Evsizlik, ontolojik bir mesele

Evsizleşme sadece fiziksel değil, ontolojik bir harekettir, tam da o yüzden cazip, tehlikeli ve felsefî bir hareketttir. Edebiyatta yola çıkan, evden kaçan, evi inkâr eden karakterlerin cazibesinin nedeni de budur herhalde


@e-posta
Dosya, 03 Ocak 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Bu “ev” dosyası, uzun süredir üzerine düşündüğüm ve “özgürleştirici” taraflarını tarttığım “evsizlik” meselesi üzerine daha da yoğunlaşmamı sağladı. Mevcut evsizlik-edebiyatı haritasını taradığımda, aslında evsizlik ya da ev-den-gitme, evsizleşme hâlinin edebiyatın, bilhassa da (elbette) “şehir” edebiyatının en yaygın motiflerinden biri olduğunu hatırladım. Şehirde asıl mesele şudur: Köy ya da kasabanın aksine sokaklar ve ev arasında müthiş bir zıtlık vardır ve evin içinde kalan maceracı, buhranlı ya da varoluşçu karakter evin duvarlarını geçerek dışarı çıkmak ve meçhul sokağın nabzına karışmak ister. Ev iç sıkıntısı, dışarısı ise bu sıkıntıdan kurtulma hâlidir: bir kendini sokağa atma hâli. Bakınız sokağın şairi Orhan Veli’nin şu dizesi: “Şimdi evime girsem bile/ Biraz sonra çıkabilirim/ Mademki bu esvaplarla ayakkaplar benim/ Ve mademki sokaklar kimsenin değil.” Ev ayrıca, birçok durumda yerleşik hâlin ve Yasa’nın temsili iken, dışarı çıkma ve ev-sizleşme, bir Yasa’yı ihlal hâlidir.

Bu iç-dış ya da uyum-ihlal gerilimi, bizim şehirli edebiyatımızda da çok açıkça görülüyor. Mesela şehri tarayan ve mekân olarak ev içinden çok şehir sokaklarını seçen Aylak Adam tam bir evsizleşme isteği anlatısı değil midir? Ya da Tezer Özlü tam bir flanöz ya da ev-kaçkını (“eve dönmek istemiyorum”) değil midir? Ya da yine Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ında burjuva hayatının cisimleşmiş hâli ev-içi hâl değil midir? Turgut’un radikal bir dönüşüm için önce evden kaçması gerekmez mi? “Böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi?” Böyle bir düzen dediği, evdeki eşyaların düzeni. O yüce serseri Selim mesela, en âlâ hane-berduş değil midir? Sonra, Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet’i bir özgürleşme hamlesi olarak, saçmalama özgürlüğüne kavuşmak için gerçek evini bırakıp bir ev müsvettesine, tiyatro dekorunu andıran bir gecekonduya taşınmaz mı? Öncesine gidelim: Şehirli edebiyatın en iyi hikâyecisi Sait Faik’in karakterlerini sokakta değil de evin içinde görmüş olan var mıdır? Daha geriye dönelim: Muhafazakâr görüşlerine rağmen bohem denilebilecek bir edebiyat kurmuş olan Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı’nda bohem çetesini Pera’nın sokaklarında sarhoş gecelerde dolaştıra dolaştıra perişan etmesi rastlantı mıdır? Sıçrayarak devam edelim: Son zamanların en iyi (politik-varoluşçu) kenar-şehir edebiyatçılarından biri olan Ayhan Geçgin’in mesela Son Adım’da bir evsizleşme anlatısı kurması rastlantı mıdır? Geri dönelim: Latife Tekin’in kıymeti en az bilinen ama en radikal anlatılarından biri olan Aşk İşaretleri’ndeki (belki de adından ötürü hak ettiği “tuhaf sarsıcılık” payesine bir türlü ulaşamamıştır) garip çete, felsefî ve politik kanallarda dolaşırken bir yandan da yıkık dökük bir şehirde dolaşmazlar mı? Yine Latife Tekin’in en iyi kitaplarından Berci Kristin Çöp Masalları bir yandan flanör usulü lüks bir evsizliğe değil, mecburi, sınıfsal bir evsizliğe ağıtken, bir yandan da evsizliğe (ya da derme-çatma-geçici-bir-eve) övgü değil midir? Ve birini daha ekleyelim: İçimizdeki Şeytan’ın Ömer’i, o dokunaklı ve romantik şeytanî karakter, romandaki en “evsiz” karakter değil midir? Şeytanî bahsi açıldığı için birini daha anmak gerekiyor: Huzur’daki Suat romanda hep bir meçhulden (olmayan bir evden) bir meçhule (olmayan bir eve) gidip gelen bir karakter olduğu için de tehlikeli değil midir? Ve kendini başka birinin evinde asması rastlantı mıdır? Ve Mümtaz (bir proto-Turgut) romanın sonunda, tam özgürleşme ve radikal dönüşüm sancıları çekerken sokağın ortasında görülmez mi? Huzur aslında bir huzursuzluk-kaynağı olan hasta eviyle başlayıp, karanlık bir huzur veren bir müntehirin (Suat) hayaletinin dolaştığı karanlık bir sokakla bitmez mi? Bir klasiğe dönerek bitireyim: Orhan Pamuk’un (birçok gence hayatını değiştirme hayalleri kurdurmuş olan en “genç işi” kitabı) Yeni Hayat da otobüs yolculuklarında geçen açık bir yol romanı değil mi? Ev-den-çıkıp-başka-bir-yere-gitmek yeni hayat ihtimali için elzem değil mi?[1]

***

Bütün bu tuhaf, bohem, romantik, serseri, tekinsiz, tehlikeli, özgürlük-düşkünü, yıkıcı, varoluşçu, alaycı vesaire karakterlerin ortak noktası bu: evde kendini evinde hissetmemek. Ev fikri ile özdeşleştirilen “huzur”u da bir iç (mekân) sıkıntısı olarak tecrübe etmek. Bu sıkıntının kendi sınırlarına hapsolmaktan, dışarıdaki başka türlü (iyi ya da kötü, cazip ya da korkunç) şeylere kendini kapatmaktan duyulan bir sıkıntı olduğunu da söyleyebiliriz. Burada bir politik-etik duygu da var: kendi hayatının -“ev” hayatın bir metaforu olduğu için de kendi “ev”inin- sınırlarında mutlu mesut yaşayanlar, bir anlamda dünyayla aralarına bir perde çekmişlerdir. Pencereleri sıkı sıkıya kapalı bir evde olma hâli, burjuva hayatı denilen şeyin olmazsa olmazıdır. Evinde-hissetmemekse, bir evden, kendi sınırlarından kaçma hâlidir, perdeleri açma hâli. Belki de başka, bilinmeyen bir varlık durumuna geçme, bir dönüşüm hâli. Evsizleşme hâli, bu yüzden bir ontolojik değişimi içerir. Yani evsizleşme sadece fiziksel değil, ontolojik bir harekettir, tam da o yüzden cazip, tehlikeli ve felsefî bir hareketttir. Edebiyatta yola çıkan, evden kaçan, evi inkâr eden, ev-sizleşmeyi savunan, hane-berduş olan karakterlerin cazibesinin nedeni de budur herhalde: başka bir varoluş biçimine, bir “ontolojik” değişime işaret etmeleri.

Bu bağlamda, evle ilgili yaşanan krizler de aslında bir “varoluş krizi”nin habercisi ya da nihayetidir. Ayhan Geçgin’in Son Adım’ındaki karakter, baba evini (ya da Baba’nın Adı’nı) sabaha karşı terk ederken, bir varlık krizini çözme niyetindedir. Tehlikeli Oyunlar’daki Hikmet, bir kriz hâlinin sonunda kendini burjuva evlerine hiç benzemeyen bir evde bulur. Tutunamayanlar’ın Turgut’u, varoluş krizinden sonra önce evi, sonra da şehri terk eder ve romanın sonunda arabasını da terk ederek (şahsî araba da bir nevi "ev"dir) trenden trene dolaşan bir meçhul göçebeye dönüşür. Tezer Özlü’deki meşhur flanöz arzu, gitme arzusu, evle şekillenen varlıktan, Büyük Öteki’nin çizdiği katı varlık şemasından kaçma arzusudur: otel odalarının geçiciliği bu katı varlık şemasının çözümüdür. Aylak Adam’daki C. bir yerin müdavimi olduğu anda bir varoluş kapanına sıkıştığını hisseder, bütün kapalı mekânlar âdeta Baba’nın ya da Yasa’nın evidir. Bu varoluş krizleri edebiyat için mühimdir zira edebiyat asıl gücüne çoğunlukla bu ontolojik (ve kültürel-politik) kriz anlarını kayda geçirdiğinde ulaşır. Evinde mutlu mesut yaşayan bir karakterin, edebiyat açısından pek de ilginç bir tarafı yoktur. “Ev” krizi ve ev-sizleşme arzusu işte bu yüzden, edebiyat için hem cazip hem de (bir dereceye kadar) vazgeçilmez bir andır. Bu arzunun gerçekleşmesi de gerekmez, o sınırın hayali olarak zorlanması da yeter: bir ihtimal olarak evsizleşme, bir nevi hayata yeni bir anlam verme pratiğidir.   

***

Bir metafor olarak ev-sizleşmenin aslında bir köksüzlük hâliyle ve moderniteyle de alakası var. Moderniteye yaklaşan anlatıları “ev”inde rahat hisseden değil, evi terk eden ve bir huzurdan çok huzursuzluk hâliyle hareket eden karakterler şekillendirir diyebiliriz. “Uzvi ahengi bozulan insan fert hâline gelir,” diyor, modernite üzerine çok düşünen ama (Nurdan Gürbilek’in de belirttiği gibi) moderniteyle alakası ikircikli olan Tanpınar: “Bu huzursuzluk asıl moderni yapar.” Tanpınar’ın kendi metinlerinde, bilhassa Huzur’da bu huzursuzluğa kayma ve moderniteye yaklaşma eğilimini görürüz ama bu tam bir terk ediş olmadığı için, tam bir modernite de gerçekleşmez.

Evini, toprağını, tarihini, mahallesini ya da içine doğduğu “büyük anlatı” neyse onu terk etmeyenler, modernitenin kapısından tam anlamıyla geçemezler. Modernite ontolojik sarsıntıyı, ontolojik sarsıntı da bir metafor olarak “ev”i (yuva, tarih, kimlik, büyük anlatı vesaire) gerektirir. Yani flanör denilen varlık aslında sadece fiziksel sokaklarda değil, aynı zamanda felsefî sokaklarda da dolaşır: Fiziksel bir sürüklenme hâli, düşünsel ya da felsefî bir sürüklenmeyi de içerir.    

***

Ama ev-sizlik meselesinin bir de ekonomik-mecburi yönü var. Bir keşif duygusu, bir ontolojik hareket isteği sonucunda değil, bir prekaryalaşma ve yoksullaşma sonucunda ev-sizleşme durumu. Marc Auge’nin kısa süre önce yayınlanan Evsiz Bir Adamın Güncesi adlı küçük anlatısı da tam bu noktada devreye giriyor ve ev-sizlik edebiyatı haritasına sınıfsal-ekonomik bir katman ekliyor. Fransa’da 2000’li yılların başında yeni bir “yoksul sınıfı” tanımlanmaya başlanmış: sans domicile stable, yani “sabit evi olmayan” insanlar. Bu sınıftakiler “evsiz” insanlardan farklılar: “Maaşlı bir işi olan ancak gelirleri bir evin kirasını ve giderlerini karşılayamayan insanlar. Bu insanlar kalabildikleri her yerde kalabiliyorlar; arkadaşlarında, misafirhanelerde hatta bazen arabalarında.” Bir antropolog olarak bildiğimiz ve en çok da Yok-Yerler adlı kitabıyla (ev, aidiyet ve mekân üzerine çok şey söyleyen bir kitap) tanınan Auge, “etno-kurmaca” adını verdiği bu anlatıda bu “yeni göçebeler”in, yani bir flanör duyguyla değil, mecburiyetten yersiz-yurtsuzlaşanların “geçtikleri yolları ve yaşadıklarını” tahayyül etmeye çalışmış.

Hikâyenin takip ettiği karakter, eşyalar ve sabit giderlerle dolu bir orta-sınıf hayatı yaşarken, yaşadığı evi “yaşatmanın” bütün hayatına mal olduğunu anlayıp, bir anlamda ekonomik-temelli bir varoluş krizi yaşadıktan sonra, evi dağıtmaya ve mülksüzleşmeye girişir. Evindeki bütün eşyaları satıp küçük ve külüstür arabasında yaşamaya başlar. Bu tip bir mülksüzleşme girişimi de aslında kapitalizm ve tüketim toplumu kaynaklı “modern sıkıntı”yı çözme yönündeki en bilindik girişimlerden biridir. Avrupa-merkezli modern sıkıntıyı en iyi anlatanlardan biri olan Haneke’nin “duygusal buzlaşma çağı” üçlemesinin bir parçası olan Yedinci Kıta da bir mülksüzleşme ve evsizleşme sahnesi içeriyor. Filmin sonunda müthiş bir yıkım gösterisi sergilenir. İntihar etmeye karar veren modern-sıkıntı-çifti önce evlerindeki her şeyi ama her şeyi parçalarlar. Bir yıkım operası gibi. 90’ların sonunda Fight Club’ın verdiği Amerikan işi (ve bu yüzden de sulandırılmış) anti-tüketim ve mülksüzleşme mesajını çok daha önce Haneke vermişti.

Auge’nin karakteri Haneke’nin karakterleri kadar radikal olmasa da “ev” üzerinden bir kırılma ânı yaşıyor. Anlatının hemen başında tam adlandıramadığı “şeytanlar” ona musallat olmaktadır: “Onları tanımasam da bu şeytanlar sürekli olarak peşimdeydiler.” İşte, bu hayatını-azaltma ânı, o şeytanlardan da kurtulmasını sağlar. Evindeki eşyalar tek tek götürülürken söylediği şu şey de önemli: “Etkileyici bir el çabukluğuyla kendimi yok ediyorum.” Kendimi derken kastettiği şey, toplumsal-sınıfsal “kendiliği.” Bu kendiliğin yok olmasından sonra ortaya çıkan bu yeni bay-hiç-kimse olma hâli, karaktere (elbette) hem bir panik hem de bir özgürleşme hissi veriyor. Yavaş yavaş bir sokak-adamına dönüşürken, eski “orta-sınıf” hayatında görmediği şeyleri görmeye başlıyor (yeni bir “göz” edinmek?) ve yeni bir varlık-yoğunluğuna kavuşuyor: “Artık hiç kimse olmayan ben hayatta yerleşik bir düzeni olup ayakları yere basan insanlardan… daha yoğun bir şekilde bu şehirdeki varlığım için minnet duyabiliyorum. Hatta dünyadaki varlığım içinde diyebilirim…” Bu yoğunlaşma (yeğinleşme diye de geçer) hâlini Lyotard, Deleuze gibi filozoflar katı sistemlerden uzaklaşan ve bir kaçış çizgisine doğru yol alan göçebelerin (hem fiziksel hem de düşünsel anlamda göçebe olanların) ulaşabildiği ayrıcalıklı bir praksis (teori değil, praksis) olarak idealize ederler. Yerleşik hayat, bir anlamda, yoğunluğun azalması ve duyargaların da körelmesi anlamına gelir. Bu yerleşik-olmama hâli, aslında zaman algısını da esnetir ve zaman da bir yoğunluğa bürünür. Buradan Benjamin’in meşhur 48 saat meseline de geçebiliriz. “Geri Dön Her Şey Affedildi” adlı metninde 15 yaşında, iki günlüğüne de olsa evden kaçma hâlinin “mutluluğun kristali”ni yarattığını söyler. Bu firar bir fiziksel macera olduğu kadar düşünsel, belki de ontolojik bir kırılmaya yol açabilecek bir maceradır.

Auge’nin kitabı böylece avantajsız bir ekonomik konumdan başlayıp bu mecburi ev-sizleşmenin barındırdığı yoğunlaşma ve özgürleşme ihtimallerine geçiyor. Auge anlatısına yazdığı önsözde şöyle diyor: “Evsiz olma durumunda sadece psikoloji söz konusu değildir. Bu aynı zamanda bir ilişki, kimlik ve varlık sorunudur.”  Yeni bir ilişki, yeni bir kimlik ve yeni bir varlık. Hem panik, hem ofori kaynağı bir durum: yeni bir yoğunlaşmaya vesile olacağı kesin olan bir durum. Yoğunlaşma demişken, burjuva hayatının (yani bir ‘ev-içi’ hayatının) feci boğuntularını yaşayan “tutunamayan” Turgut da bir yerde şöyle diyordu: “Elimi kolumu uyuşturacak bir yoğunlaşma istiyorum.” Ve bir fantezisi de “yoğunlaşma elbiseleri” giymekti. Bu elbise, sokağa çıkmak ve ev-sizleşmek de olabilir. Sokakta geçirilecek 48 saat, evde geçen aylar ya da yıllara bedel bir yoğunlaşma sağlayabilir.

***

Tabii, ev-sizliğe dair bütün bu “romantik” lafları ederken varolan “evini terk eden” ve varolan “evine dönmek istemeyen” herkesin, dünyada gerçek ev-sizler, gerçek anlamda (istese de) evi olmayanlar karşısında ayrıcalıklı olduğunu, sığınacak yer arayan bir mülteci ya da göçmen veya evine dönemeyen sürgün karşısında ayrıcalıklı olduğunu da söylemek lazım. Tam bu noktada, Adorno’nun söylediği şeyi de hatırlamak lazım: “İnsanın kendini evinde ‘evinde’ hissetmemesi etik bir meseledir.” Dünyaya perdelerini kapayıp evinde huzur bulanlar ve bir “ayrıcalığı” kullandığını fark etmeyenler bu açıdan, etik olarak şaibeli bir konumdadır. Huzursuz bir hisle evin dışına, yola çıkanlar, ev, yuva gibi metaforlarla örülen şahsi anlatı ve alanın dışına adım atanlar ise mülteci, vatansız, sürgün, göçmen ya da evsizlerle karşılaşma ihtimaline sahiptirler.  Evsizleşme arzusu, bu bakımdan bir etik-politik duyguyu da kapsar.

İktidar odakları da ev-sizleri, sokaklarda dolaşanları, eve-dönmek-istemeyenleri birçok şeyin yanısıra işte bu nedenle de sevmezler. İktidarın kendini en feci şekilde hissettirdiği “sokağa çıkma yasağı” durumunda da asıl kritik nokta budur: ev, kontrol alanıdır, dışarısı, sokak ise kontrol dışı bir ihtimal barındırır. Hem edebiyatta hem de hayatta evini terk edenler bu kontrol dışı alana daha yakın oldukları için, hem edebî hem de reel anlamda “kapatma” (büyük ya da küçük kapatma) aygıtlarını ihlal etmeye daha yakındırlar. Metaforik ve reel ev-sizlere selam.

Ana görsel: Summer was a beautiful day, Antonio Cosentino.
[1] Ev ve edebiyat konusunda etraflı bir inceleme için bkz. Nurdan Gürbilek, Ev Ödevi.