Evceğizim evceğizim, saklar benim hâlceğizim

Evde doğru eşyaları, doğru eşya oranını, doğru düzeni tutturduğumuzda, hayatımızda her şeyin yerli yerine oturacağını, iç huzura kavuşacağımızı, olabilecek en ideal hâlimize nihayet bürüneceğimizi düşünüyor, böyle düşünmeye zorlanıyoruz


@e-posta
Dosya, 03 Ocak 12:25
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Fransız psikanalist Didier Anzieu, deriyi kişinin ruhsallığını kapsayan bir zarfa benzetir.[1] Diğer duyularımız olmadan, mesela işitmeden veya görmeden, yaşayabiliriz ama derisiz yaşayamayız. Bir bütün hâlinde var olabilmek için derinin bizi kapsaması gerekir. Deri sınırlarımızı çizer, ayrı bir varlık olduğumuzu ortaya koyar. Sayısız gözenekleri aracılığıyla tahliye (terleme) işlevi görür, vücut ısımızı dengede tutmamıza yardımcı olur. Korktuğumuzda “kireç gibi”, utandığımızda “kıpkırmızı” kesilerek çevremize iç dünyamızda neler olup bittiği hakkında kısmi bilgi verir. Ve elbette, sinir hücreleri sayesinde hem çevremizi dokunarak tanımamızı hem de diğer insanlarla temas kurarak yakınlık ihtiyacımızı gidermemizi sağlar.

Evi de ruhsallığımızın bir uzantısı, simgesi gibi düşünebiliriz. Bu bağlamda, evin duvarları ve çatısı, aynı deri gibi, evin varolmasının ön koşuludur. Herhangi bir mekâna ev diyebilmemiz için öncelikle o mekânın dış dünyadan net sınırlarla ayrılmış olması, orayı ayrı bir alan olarak tanımlayabilmemiz gerekir. Öte yandan, dört duvar ve bir çatı ile dış dünyadan tamamen koparılmış bir alanda yaşam sürmek mümkün değildir: Pencerelere ve bir de kapıya ihtiyaç vardır. Kapı eve girip çıkmamızı sağlar, misafirleri davet eder, işgalcileri dışarıda tutar. Pencereleri ise tıpkı derinin gözenekleri gibi kullanır; kötü kokuları onlar sayesinde tahliye eder, sıcak günlerde onları açarak evi serinletiriz. Ve elbette bu pencereler bizi dış dünyaya karşı bir nebze görünür kılar. Kapımız kapalı olsa dahi, sokaktan geçenler gözleri pencereye iliştiğinde içeride ne olup bittiğini görebilirler. İşte, bu noktada perdeler devreye girer, tıpkı dış dünyaya karşı tamamen şeffaf olmamamızı, gerektiği yerlerde duygularımızı saklayabilmemizi sağlayan maskelerimize, savunma mekanizmalarımıza ve diğer ruhsal araçlarımıza benzer bir görev üstlenirler. Bu da bizi derinin, dört duvarın arkasındakilere getiriyor.

Ev ile ruhsallık arasındaki kimi paralellikleri Evin Bilinçdışı isimli kitabında[2] epeyce detaylandıran Alberto Eiguer, evin bölümlerini fiziksel ihtiyaçlarımıza göre düzenlemiş olduğumuza dikkat çeker. Yatak odasında uyur ve sevişir, boşaltım ihtiyacımızı tuvalette giderir, yemeği mutfakta pişirir ve yine burada veya “yemek odasında” yeriz. Sosyalleşme ihtiyacımız için bile yine fiziksel bir eylem üzerinden isimlendirdiğimiz “oturma” odasını kullanırız. Dolayısıyla ev veya en azından bugün ev dendiğinde ağırlıklı olarak aklımıza gelen apartman daireleri ya da müstakil evler, öncelikle insanî gereksinimlere göre şekillenmiştir. Gelgelelim, bir mekâna ev diyebilmemiz için dört duvar, bir çatı, birkaç pencere, bir kapı ve ihtiyaçlara göre ayrılmış bölmeler de yeterli gelmez. Eşyalara ihtiyacımız vardır.

Hayatının herhangi bir noktasında sıfırdan ev kurmak zorunda kalmış herkesin bildiği üzere, modern insanın günlük yaşamı için ihtiyaç duyduğu asgari eşyalar azımsanamayacak sayıdadır: Yatak, nevresim, gardrop, buzdolabı, ocak, tencere, tava, tabak, çatal, bıçak, kaşık, koltuk, perde, havlu… Ne var ki, pek çoğumuzun evinde bu olmazsa olmaz nesnelerden de fazlası vardır: Kitaplık, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyon, çalışma masası, masa lambası, gece lambası, yemek masası, masa örtüsü, tablolar, biblolar, fotoğraf çerçeveleri, çoklu prizler, tavla gibi oyunlar, saklama kutuları… Tabii kişisel bakım ürünlerini, giysileri, çorapları, takıları, çantaları, şarj kablolarını, kitapları, DVD’leri de unutmamak gerek. Peki, hepsi bu mu? Elbette hayır. Çekmeceleri dolduran fişler, garanti belgeleri, nereyi açtığı artık unutulmuş anahtarlar, bir köşede nedensizce biriktirilen nikâh şekerleri, tebrik kartları, buzdolabının üstündeki magnetler… Bir de buna “bebek arabaları, paslanmış bisikletler, bozulmuş yiyecekler, patates soyucular, silahlar, cam avizeler, bowling topları, kamera ekipmanı, terzi mankenleri, bir kano, at arabasının açılan çatısı, paslı yatak yayları, kavanozlarda turşu gibi saklanan insan organları, sekiz canlı kedi, kırık Noel ağaçları, bir Ford Model T’nin şasesi, on dört piyano ve kendi idrar ve dışkılarıyla dolu kaplar”[3] eklendiğini düşünün. Bunlar, 1947’de meşhur Collyer kardeşlerin ölü bulundukları evlerinden çıkan 140 ton eşyadan sadece bazılarıydı. Çöp evler ile tanıdığımız istifçilik obsesif kompulsif bozukluğun en sert yüzlerinden biri olsa da, pek çoğumuzun evinde Collyer kardeşlerin listesine kolayca eklenebilecek çok sayıda gereksiz ve hatta absürt nesne bulunduğu aşikâr.

Bunca şeyi neden evimize dolduruyoruz? Kullanmayacağımızı gayet iyi bildiğimiz onca eşyayı neden ısrarla saklıyoruz? Bu nesnel kalabalığın bize iyi gelen bir yanı olabilir mi? Yoksa ihtiyacımız olan eşyanın kendisi değil de mevcudiyeti mi?

19’uncu yüzyılda seri üretimin başlaması ile pek çok şey gibi ev eşyalarının da çok daha ulaşılabilir hâle gelmesi, savaş sonrası dönemde insanların evlerini güzelleştirmeye yönelmesi ve hemen ardından bugün dahi ilgi gören “evimi baştan yarat” tarzı programların popülerlik kazanması gibi sosyolojik gelişmeler doğrultusunda, bir zamanlar zenginlere özgü bir lüks olan dekorasyonun sosyal sınıf ayırt etmeyen bir meraka dönüştüğü ve artık hemen herkesin bütçesi el verdiğince evini “süslemeye” çalışır hâle geldiği söylenebilir. Dahası ”barok”, “rokoko”, “Viktoryen” gibi sözcüklerden aşina olduğumuz üzere, iç ve dış mekân tasarımlarında tarih boyunca farklı tarzlar moda olmuşsa da, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması nedeniyle dekorasyon akımları artık çok daha hızlı değişiyor. Marketler bize mevsimine göre evimizi nasıl yenilememiz gerektiğini anlatan dergilerle dolu. Televizyondaki dekorasyon programları sağ olsun, hepimiz aydınlatmanın önemini anladık ve evimizdeki âtıl köşeleri nişlerle değerlendirebilmeyi umar hâle geldik. Bize “evimizin atmosferini küçük dokunuşlarla bizi mutlu edecek şekilde değiştirmeyi” öğretme vaadi taşıyan kitaplar çok satan listelerinden inmiyor. Marie Kondo gibi isimler çoraplarımızı doğru katlayıp saklama kutularını etkin kullanırsak hayatımızda mucizeler yaratabileceğimizi söylüyorlar.

Evde doğru eşyaları, doğru eşya oranını, doğru düzeni tutturduğumuzda, hayatımızda her şeyin yerli yerine oturacağını, iç huzura kavuşacağımızı, olabilecek en ideal hâlimize nihayet bürüneceğimizi düşünüyor, böyle düşünmeye zorlanıyoruz.

Dış dünyamız değiştiğinde iç dünyamız da değişebilirmiş gibi geliyor… ki bu, aslında, çok da haksız bir düşünce olmayabilir.

Kabaca, dış dünyadaki bir nesnenin içselleştirilmiş zihinsel ve duygusal temsili olarak tanımlayabileceğimiz “iç nesne” kavramı, psikanalitik düşünce tarihinin en meşhur kuramcılardan olan Melanie Klein’ın düşüncesinde önemli yer tutar. Klein’a göre, “yansıtma” mekanizmasıyla benliğimizin bazı yanlarını dış nesnelere yakıştırır, onlarla bu doğrultuda etkileşime geçer, ardından da bu nesneleri içselleştiririz. Bu sürecin ilk ve en belirgin örneği bebeğin annesinin memesi ile kurduğu ilişkidir. Bebek, kendisinin sevgi dolu yanını (yaşam içgüdüsünü) ve nefret dolu yanını (ölüm içgüdüsünü) annenin memesine yansıtır. Böylelikle bebeğin gözünde annenin bir onu besleyen, ona sıcak duygular yaşatan “iyi memesi” bir de acıktığında hemencecik orada belirmeyip onu bu sıkıntılı hâlde bekleten veya bazen ona istediği miktarda süt vermeyen “kötü memesi” olur. Bebek iyi memeyi sever, ona haz vermek ister; kötü memeden ise nefret eder ve onu yok etmeyi arzular. Ancak zamanla, aslında bu ayrımın doğru olmadığını ve onu besleyenin de, ona acı verenin de aynı meme, yani aynı anne olduğunu anlar. Dolayısıyla da bu tek memeyi, tekil ve bütünlüklü bir nesne algısını içselleştirir: Anneye yansıttığı yaşam ve ölüm içgüdülerini artık taşıyabilecek hâle geldiğinden onları tekrardan içine alır. İşte, bu yansıtma-içe atma döngüsü farklı nesneler üzerinden yaşam boyu devam eder. Kuşkusuz, ev de bu nesnelerin en önemlilerinden biridir.

Dolayısıyla, evde bulundurduğumuz özellikle de somut bir işlevi olmayan eşyalara iç dünyamızdan bir şeyler yansıttığımızı, onlarla bu yansıttığımız “mesele” üzerinde ilişki kurduğumuzu ve, belki de, ancak bu meseleyi çözdüğümüzde onları elden çıkarmaya hazır hâle geldiğimizi söyleyebiliriz. Bu bakımdan evdeki eşyalar kendi çatışmalarımıza dair birer metafor, ruhsal bilmecelerimize yönelik ipuçları olarak görülebilir. O hâlde soralım: Çekmecede biriken sahipsiz anahtarlarla bir gün açmak zorunda kalabileceğimize inandığımız o kapıların ardında neler gizli olabilir? Çok boş kaldığı için tablo asmak istediğimiz o duvarın çıplaklığında aslında ne görüyoruz? Eşi kayıp çorapların karanlık bir köşedeki ümitvar bekleyişi hangi hayalimizi diri tutuyor?

İnsanın iç dünyasını konu alan her tür yorumda olduğu üzere, genelgeçer tespitlerde bulunmak doğru olmasa da, belirgin dekorasyon tercihlerini de psikolojik bir yerden okumak kendimize ve dünyaya bakışımızı zenginleştirebilir. Yeni evli çiftlerin bazılarının evi ağırlıklı olarak (“tıpkı gelecekleri gibi”) beyaz parlak mobilyalarla döşemesinin, bazılarının ise bekâr evlerinde de kullandıkları eski mobilyaları birleştirmesinin herhalde bir anlamı vardır. Keza yaşlandıkça eşyaları yenileme isteğinin azalması ve hatta yerlerinin bile değiştirilmesinden imtina edilmesi tesadüf olmasa gerek.

Neyse ki derimiz de, evimizin duvarları da şeffaf değildir; içimiz gizli kalır. Âşık olunca kalbimizin hızlı çarpışını, strese girdiğimizde midemizdeki kasılmaları kimse görmediği gibi, evin içinde eşyalara yansıttığımız ve onlardan bize geri seken çatışmalarımız da duvarların ardına gizlenir. Evceğimiz (evimiz), hâlceğimizi (hâlimizi) saklar ama, bir yandan da, bizi onunla baş başa bırakır.

[1] Deri-Ben, Didier Anzieu, Çeviri: N. Tura Demiryontan, Metis Yayınları
[2] Evin Bilinçdışı, Alberto Eiguer, Çeviri: Perge Akgün, Bağlam Yayınları
[3] Duramayan Adam-Obsesif Kompulsif Bozuklukla Yaşamak, David Adam, Çeviri: Elif Okan Gezmiş, Pegasus.