Erkeklik çalışmalarına neden ihtiyacımız var?

Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi'nde Murat Göç, Nurseli Yeşim Sünbüloğlu ve Esra Gedik sorularımızı yanıtladı: Erkeklik çalışmalarına ihtiyacımız var çünkü toplum yalnızca kadını değil erkeği de tanımlıyor ve bir erkeklik ideali kurguluyor

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

 

Kadın, toplumsal cinsiyet, queer ve LGBTİ+ çalışmalarının yanında ya da onların bir parçası olarak kendine ait bir alan yaratmaya 1970’lerde başlayan erkeklik çalışmaları, akademik anlamda Türkiye’de yaklaşık son 10 yıldır odaklanılan bir araştırma sahası hâline geldi. Alandaki öncü kitabı Masculinities’de (1995) çoğul “maskülenlikler” kavramı R.W. Connell’ın önerdiği bir konseptti ve yine Connell’a göre maskülen olmayan birey, şiddeti desteklemek yerine barış yanlısı olan, baskın olmaktansa uzlaştırıcı olmayı seçen, cinsel zaferlerin peşinden koşmayan bireydi. Türkçe çevirisinde “maskülenlik” yerine “erkeklik ve erkeklikler” olarak kavramsallaştırılan bu çalışma alanı, her ne kadar Türkiye akademileri için cazibeli boşluklar sunsa da, kadın, toplumsal cinsiyet, queer veya LGBTİ+ çalışmalarının ivmesini yakalayamamış durumda.

Osmanlı-Türk toplumundan bu yana gerek Bahname’lerle, gerekse Hançerli Hikâyeleri gibi hikâyelerle “feminen”liğe ve “maskülen”liğe dair çokça fikir sahibi olan Türkiye toplumu 1980’lerden itibaren popüler kültür ve sosyal hayat içinde de birçok “erkeklik” sorgulaması görüp geçirmiş bir toplumdur. Artık “Erkek adam küpe takar mı” sorgulamasından “adam gibi adam” söylemine uzanan, “hegemonik erkeklik” pratiğinin geçen yıllar içinde artan biçimde neredeyse “yeterince erkek olmayan” her canlıya cinayet, tecavüz, taciz ve her türlü yıkım şeklinde geri dönüşünün tanıklığını sürdüren bir Türkiye toplumundan bahsediyoruz. Feminist ve queer teorilerle birlikte, ya da onlardan ayrı olarak çalışılması gereken bir alan olan erkeklik, aynı zamanda bu iki teorinin sorunsallaştırdığı meselelerin de kök nedenlerini araştırabileceğimiz bir alan sunuyor. Sevindirici olan bu alanda çalışma amacıyla Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi’nin kurulmuş olması. 1 İnisiyatif, Türkiye’de erkeklik üzerine yapılan ilk çağrılı uluslararası bilimsel sempozyumu Eylül 2014‘te gerçekleştirmiş, sempozyuma erkekler ve erkekliklerin eleştirisini yapan sosyal ve beşeri bilimcilerin yanı sıra bu alanda çalışmalar yürüten aktivistler ve STK mensupları da erkeklik incelemeleri özelinde tartışmaya davet edilmişti.

Bir yandan erkeklik çalışmalarına daha yakından bakmak, diğer yandan Türkiye’deki hegemonik erkekliğe eğilirken, feminizmin ve queer teorinin erkeklik çalışmalarıyla nasıl bir ilişkide olduğunu görmek amacıyla, Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi’nde Dr. Murat Göç, Nurseli Yeşim Sünbüloğlu (Sussex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü) ve sosyolog Esra Gedik ile kapsamlı bir soruşturma gerçekleştirdik. Ayrıca değerli desteğinden dolayı sevgili Çimen Günay-Erkol’a teşekkür ederiz.

Erkeklik çalışmalarına (masculinity studies) neden ihtiyacımız var? Erkeklik çalışmaları içinde düşünen araştırmaların ele aldıkları problemler, mesele hâline getirdiği unsurlar nelerdir? Erkeklik çalışmaları bize yeni bir bakış açısı kazandırabilir mi?

Esra Gedik: Erkeklik çalışmalarına ihtiyacımız var çünkü toplum yalnızca kadını değil aynı zamanda erkeği de tanımlıyor ve insanlara ideal, olması gereken, olmadığında anomali olarak düşünülen, toplum dışına itilmenize kadar giden erkeklik ve kadınlık hâlleri kurguluyor. Toplum içerisinde erkekler de kadınlar gibi nasıl erkekler olmaları gerektiğini öğreniyorlar. Toplumun insanlara atfettiği kadın ve erkek olma biçimleri var. Kadın açısından ataerkil sistemin etkisi daha şiddetli ve can alıcı olsa da erkek olmanın kodları var ve bu kodlar aynı zamanda kadının yaşamını da etkileyen ve tahakküm altına alan sistemi oluşturuyor. Bu nedenle bu kodları ve erkeklik algılarını bilmemiz gerekiyor. Toplumsal cinsiyet ilişkilerinin yalnızca kadının ezilmişliği, baskı altına alınmışlığı üzerinden tartışılmasının, cinsiyet rollerinin belirlenmişliğini, karşılıklı etkileşimini ve tahakküm ilişkilerini çözümleyebilmek için tek başına yeterli değil. Erkeklik deneyimlerini de anlamak gerekli. Sadece ikincil olan kadını değil, aynı zamanda ayrıcalıklı olan erkeği de anlamamız lazım. Erkeklik çalışmalarının olmaması toplumsal cinsiyet çalışmaları için bir eksiklik meydana getirecektir.

Araştırmaların ele aldıkları problemler ise şöyledir: Erkekler ve erkekliğe odaklanan, toplumsal cinsiyet ve cinsellik politikaları üzerine araştırma ve tartışmalar erkeklik çalışmalarının ele aldığı problemler arasındadır. Bu tartışmalar, farklı erkeklik biçimlerinin varlığını tartışmaya açar. Belirli bir kültürde kabul edilen ideal erkeklik olduğu düşünülen hegemonik erkeklik, üzerine en çok konuşulan konudur. Erkeklik krizi gibi sorunlar incelenmektedir.

Erkeklik çalışmaları, bize yeni bir bakış açısı sağlayabilir çünkü eril sistemin ne olduğunu, kadınlara neler yaptığını uzun zamandır tartışıyoruz. Ama bu sistemin içinde tahakküm kuran erkeklerin kadınlardan farklı olan deneyimleri, bu sistemin mihenk taşları olarak erkek aktörleri (bu sistem içerisinde ister özne ister nesne olarak var olsunlar) incelemedik. Sistemin kendisinin yapısal analizi, yapının inşa ettiği ataerkillikleri ve bu yapı içerisindeki kadın aktörleri tartıştık, tartışıyoruz. Ancak erkeklikleri anlamak kadın çalışmalarına ve kadınların yaşadıklarına üçüncü bir göz olacaktır diye düşünüyorum.

"Nasıl ki hegemonik erkeklik, erkeklerin ve kadınların genelinin rızası ve kabulü ile ayakta kalabiliyor, erkekliğin dönüşümü de yine erkeklerin ve kadınların cinsiyet eşitliğinin herkes için iyi olacağına inanmaları ve bu mücadeleye birlikte katılmaları ile mümkün olacak."

Murat Göç: Erkekliğin/erilliğin eleştirisi, öncelikle özgür ve eşit bir yaşamı tesis etmek ve sürdürmek için gerekli. Ataerkinin ve eril bilincin dönüştürülmesi ve (olabiliyorsa eğer) yerle bir edilmesi, tarih boyunca bize öğretilen birçok doğrunun ve zorunluluğun da yeniden inşa edilmesi için birincil koşul bana göre. Bu sadece kadınların ve LGBTİ+ bireylerin tanınırlık ve özgürlük mücadelesi için değil, kendisini erkek olarak tanımlayan eril zihniyetin taşıyıcısı erkek bireyler için de bir varoluş savaşı. Erkekler varoluşları, ayrıcalıkları ve iktidarları ile hesaplaşmadığı sürece kendi elleri ile yarattıkları zindanlardan çıkma ve zincirlerinden kurtulup gerçek benlikleri ile yüzleşme fırsatını elde edemeyecekler, diğer erkekler, kadınlar, ve LGBTİ+ bireyler ile sağlıklı ve eşit bir ilişki kuramayacaklar. Bu nedenle, erkekliğin eleştirisine yönelik çalışmalar, sadece toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında erkekler ve “daha az erkek olan” ya da “erkek olmayanlar” arasındaki mücadeleyi hedef almaz; bunun da ötesinde, erkekliği ve erilliği bir toplumsal ve ideolojik inşa olarak kabul edip, bu inşanın eğitimden aileye, militarizmden beden politikalarına, din, sanat, hukuk ve siyasete kadar kurumsallaşmış tüm hâlleriyle hesaplaşmayı ve yeniden tanımlamayı merkezine alır. Bu nedenle, eleştirel erkeklik çalışmaları, her bireyin öncelikle kendi iktidar pozisyonlarını ve eril iktidar ile ilişkilerini, eril söylemi ne derecede ve hangi koşullarda yeniden ürettiklerini sorgulamasını ve bu sorgu üzerinden yeni bir uygarlık ve eşitlik hayalini gerçekleştirmelerini öngörür. Bu hayal, erkekler, kadınlar ve LGBTİ+ bireyler için hem bir vaat hem de kendi konumlarını da bu eleştirinin içine katarak yeniden dönüştürme fırsatıdır.

"Erkekler varoluşları, ayrıcalıkları ve iktidarları ile hesaplaşmadığı sürece kendi elleri ile yarattıkları zindanlardan çıkma ve zincirlerinden kurtulup gerçek benlikleri ile yüzleşme fırsatını elde edemeyecekler..."

Nurseli Yeşim Sünbüloğlu: Erkeklik Çalışmaları cinsiyet temelli eşitsizliği ve güç ilişkilerini anlamlandırabilmek ve dönüştürebilmek için önemli bir katkı sunar. Her toplumda ve tarihsel dönemde hâkim olan belli bir cinsiyet düzeni vardır. Cinsiyet düzeninin temelini ise öncelikle kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizlik ilişkisi oluşturur. Erkeklik Çalışmaları’nın amacı da bu eşitsizliğin güçlü tarafını mercek altına almaktır diyebiliriz. Bu çalışma alanının üç temel katkısı olduğunu söylemek mümkün. Öncelikle, toplumsal cinsiyetin yalnızca kadınları tanımlayan bir kategori olduğu algısını değiştirmeye başlamıştır. Bazı güç ilişkilerinde güçlü tarafın genelde “görünmez” olmak gibi bir avantajı vardır. Görünmezlik derken, erkeklerin erkeklikleri üzerine düşünmemelerini kastediyorum. Erkek Muhabbeti oluşumunun 2012 yılında yaptığı sokak röportajları videosunda, bazı erkeklerin “Erkek/erkeklik nedir?” sorusu karşısındaki şaşkınlıkları bunun güzel bir örneği. Röportajdaki cevaplardan biri aynen şöyle: “Erkek, erkektir”. Bu cevap erkeklerin cinsiyetlerinin görünmezliğini çok net anlatıyor. Çoğu erkek için erkeklik en nihayetinde doğuştan gelen bir ayrıcalıktır ve üstüne düşünülmesi gerekmez. Erkekliğin doğal olarak sahip olunan bir şey olarak görülmesi, dönüşümünün önündeki en önemli engellerden biridir. Bu yüzden Erkeklik Çalışmaları’nın erkekliği bir araştırma, inceleme, eleştiri nesnesi olarak ele alması çok önemli. Bu alanın bir diğer katkısı, erkekleri kadınların karşısında yekpare bir grup olarak görme alışkanlığını değiştirmesidir. Özellikle Raewyn Connell’ın hegemonik erkeklik kavramsallaştırması ve ardından gelen çalışmalarla birlikte erkeklerin de hiyerarşik güç ilişkileri içinde konumlandığını biliyoruz. Diğer bir deyişle, erkekler arası iktidar paylaşımı da eşit değil; her erkek makbul erkekliğin nimetlerinden aynı derecede faydalanmıyor. Ayrıca her erkek makbul erkekliğe uygun yaşamak da istemiyor. Dolayısıyla bu çalışma alanı sayesinde farklı erkeklik icra etme biçimleriyle ilgili daha geniş bilgi sahibiyiz. Erkeklik Çalışmaları’nın bununla bağlantılı bir üçüncü katkısı da, erkeklerin özellikle makbul erkeklikle kurdukları ilişkinin ciddi anlamda çelişkiler, çatışmalar ve kaygılar barındırdığını açığa çıkarmış olması. İktidar sahibi olarak kalabilmek, o iktidarı sürekli yeniden üretmeyi gerektiriyor. İktidar sahibini de yıpratan bir süreç bu. İçinde barındırdığı kırılmalar ve çatlaklara işaret etmek, normatif erkekliği dönüştürme çabasının sacayaklarından biri. Tüm bu noktaları ortaya koyduğu için Erkeklik Çalışmaları cinsiyet ilişkilerini anlama konusunda bize elbette yeni bir bakış açısı kazandırmıştır.

Erkeklik çalışmalarının feminist teori ile karşılaşma alanlarına ya da birbirinden uzağa düştüğü noktalara dair ne söylenebilir?

E.G.: Feminizm, kadınların ve erkeklerin eşit olduğunu savunur. Bu fikir doğrultusunda mücadele verir. Yapılan eleştirileri sadece erkeklerin kadınları ezmesi, ikincilleştirmesi olarak tartıştık, o nedenle sistemin erkekliği nasıl kurguladığını düşünmek de gündeme gelmeye başladı. Erkeklik ile ilgili tartışmalar da buradan çıktı. Çünkü kadınların içinde bulunduğu durumun temelinde erkek egemen toplum var. Toplumsal yaşam içinde kadının ikincilleştirilmesi tartışılıyorsa, ilk önce erkeğin egemenliğini nasıl kurduğunu da anlamak gerekir. Bu nedenle, feminizmin erkeklik çalışmalarının ortaya çıkmasında önemli bir etkisi vardır. 19’uncu yüzyılın sonları ve 20’nci yüzyılın başlarında feminizmin yükselişe geçmesi ile beraber, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin tehlikeye girmesinden dolayı yaşanan erkeklik krizi sonrası erkeklik çalışmaları da hız kazanmıştır.

Feminizmden uzağa düştüğü noktalara bakarsak eğer feminist mücadele en başından beri bir hak mücadelesidir. Mehmet Bozok’un da dediği gibi erkeklik çalışmalarında bir hak talebinden değil erkekliğin eleştirisinden bahsediyoruz. Çünkü zaten toplumun her alanında erkek egemenliğini hissetmek mümkün. Ancak bunu söylerken erkeklik çalışmalarının hak savunuculuğu yapmadığını iddia etmiyorum. Kadın, eşcinsel ve trans haklarını da savunuyor erkeklik çalışmaları.

"Feminist mücadele en başından beri bir hak mücadelesidir. Mehmet Bozok’un da dediği gibi erkeklik çalışmalarında bir hak talebinden değil erkekliğin eleştirisinden bahsediyoruz. Çünkü zaten toplumun her alanında erkek egemenliğini hissetmek mümkün."

M.G.: Feminist kuram ve pratik, son 150 yılda oldukça büyük kazanımlar elde etti. Erillikle sorunu olan ve eril zihniyeti reddederek bir çıkış arayan erkeklerin feminist kuramdan ve mücadeleden öğrenecekleri çok şeyin olduğunu düşünüyorum. Farklı feminist yaklaşımlar ve mücadele tarzları, bana göre, temelde kriz üreten bir kurumsal yapı olarak ataerkinin dönüştürülmesi ve eril tahakkümün sona erdirilmesini amaçlar. Bu nedenle, erkekliğin ve erilliğin eleştirisi özünde profeminist bir tavrı benimser ve feminist mücadeleye destek vermeyi amaçlar.  Bu açıdan bakıldığında, farklı erkekliklerin var olduğunu ve erkekliğin erillikten arındırılmış hâllerinin de mümkün olabileceğini savunan eleştirel erkeklik çalışmaları kadın ve LGBTİ+ mücadelesinin başarıya ulaşmasında kilit rol oynar zira bugün kadın sorunu ya da LGBTİ+ sorunu olarak tartıştığımız birçok kriz, temelde erilliğin üretmiş olduğu yapısal krizlerdir ve erkekleri ve erilliği yeniden tanımlamadan ve dönüştürmeden bu sorunları aşmamız ve çözmemiz mümkün görünmemektedir.  

N.Y.S.: Öncelikli olarak feminizmi ve Erkeklik Çalışmaları’nı birbirine karşıt olarak düşünmemek gerekiyor. Bu alanın feminist teorinin açtığı alanda doğduğunun ve geliştiğinin altını çizmek gerek. En veciz ifadesini Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz, olunur” sözünde bulan, cinsiyetlerin doğal değil, toplumsal olduğu argümanı üzerine temellenir Erkeklik Çalışmaları. Tabii şunu da eklemek gerek, alanın kendi tarihine baktığımızda, 1960’lar ve 1970’lerde yapılan ilk çalışmalarda erkekliğin bir cinsiyet rolüne indirgendiğini görüyoruz. Cinsiyet rolleri argümanı, kadınlık ve erkekliğin birbirini tamamladığı düşüncesine dayanır ve gerek kadınlarla erkekler, gerekse de erkekler arası güç ilişkilerini verimli bir analize tabi tutmaktan uzaktır. Nitekim ilk dönemin araştırmalarına yönelik bu eleştiriler neticesinde Erkeklik Çalışmaları 1980’lerin sonu itibariyle feminist teoriden daha yoğun beslenerek, onu belli bir alanda ilerletme çabası olarak gelişmiştir. Bugün özellikle Eleştirel Erkeklik İncelemeleri olarak adlandırılan alanı feminizmden uzak düşünmek mümkün değil. Ben de dâhil birçok feminist de zaten bu alanda çalışma yapıyor.

Hegemonik erkeklik kavramını kendi çalışma pratiğiniz, alanınız içinde nasıl konumluyorsunuz? Dönüşümleri ve kullanımları hakkında ne söyleyebilirsiniz?

E.G.: Connell, çalışmasında bazı erkeklerin, kadınlar ve diğer erkekler üzerindeki hakimiyetini nasıl normal ve zaruri olarak gösterebildiğini, pek çok erkek ve kadının gönüllü olarak baskı altında kalmayı neden kabul ettiğini açıklarken hegemonik erkeklik kavramına başvurmuştur. Bu kavram gerçekten erkeklik çalışmaları için zihin açıcı bir kavramdır. Tarihin farklı dönemlerinde ve farklı kültürlerde erkekliğin farklı şekillerde inşa edildiğini; belirli bir kültür içinde birden fazla erkeklik biçimlerinin karşımıza çıktığını anlatma açısından da gerçekten önemlidir. Kendi çalışmalarımın temelini de bu kavram çerçevesinde geliştirdiğim doğrudur. Ancak ben çalışmalarımda melez erkekliklerin de olduğunu tartışıyorum hegemonik erkeklik çerçevesinin yanında.

Bu kavramın kullanımı ile ilgili dikkat etmemiz gereken bir nokta olduğunu düşünüyorum. Bu kavramın erkeklik çalışmalarında monopol olması gibi bir kaygı da mevcut tartışmalar içinde yer alıyor. Bu tartışmanın bir haklılık payı da var. İncelediğimizde Türkiye’de yapılan pek çok çalışma bu kavram üzerinden bir teorik çerçeve sunuyor. Ancak farklı yaklaşımlar da mevcut, kuir teorisi gibi.

M.G.: Bugün Türkiye akademisindeki erkeklik hâllerinin ve eril anlayışın toplumun genelinden çok ayrılamayacağını düşünüyorum. Türkiye’de akademinin yapılanması ve işleyişi her zaman sorunlu olmuştur ve bu sorunların başında merkezi, hiyerarşik ve itaate dayalı kurumsal yapı gelmektedir. Bütün eğitim kurumları gibi, üniversiteler de (var olan) bilgiyi çoğaltmayı ve yaygınlaştırmayı amaçlamaktadır ve bilginin üretimi aynı zamanda norm ve değer üretimi anlamına gelir. Bu sebeple, dünyanın her yerinde akademinin temel görevi bilimsel ilerlemeyi ve özgür düşünceyi yaygınlaştırmak değil var olan söylemsel iktidarı mutlaklaştırmak ve sorgulanamaz kılmaktır. Türkiye gibi kurumsallaşmanın aynı zamanda kendi iktidar alanını tahkim etmek anlamına geldiği yarı-modern ülkelerde bu durum daha da vahim bir hâl alır ve bilginin üretimiyle bireysel ve söylemsel iktidarın korunması neredeyse eş anlamlı olarak algılanır. Bu bağlamda, Türkiye’de akademinin temellerinin eril bir söylem üzerine kurulduğunu ve bu eril söylemi, ders içeriklerinden bilimsel araştırmalara, akademik iktidar ilişkilerinden bilimsel ahlaka kadar birçok alanda yeniden üretildiğini söylemek yanlış olmaz. Akademide cinsel tacizin ve cinsiyet ayrımcılığının bu kadar yaygın ve kanıksanmış olması, unvan hiyerarşisine dayalı akademik yapılanmanın kendine has (neredeyse) militarist bir emir komuta zinciri içinde kendini var ediyor olması, ve hegemonik erkekliğin rekabete ve güce dayalı doğasının akademi içindeki varlık mücadelesinin temelini oluşturuyor olması Türkiye’deki akademik dünyada eril zihniyetin ilk akla gelen birkaç örneği olarak sıralanabilir. Türkiye’deki akademisyenlerin erkeklik ve erillik algısı ile ilgili olarak Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Duygu Altınoluk’un Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifinin yayınlandığı Masculinities dergisinde yer alan son derece etkileyici ve başarılı makalesi, bu konuda birçok çarpıcı örneği göz önüne sermektedir.   

"Akademide cinsel tacizin ve cinsiyet ayrımcılığının bu kadar yaygın ve kanıksanmış olması, unvan hiyerarşisine dayalı akademik yapılanmanın kendine has (neredeyse) militarist bir emir komuta zinciri içinde kendini var ediyor olması, ve hegemonik erkekliğin rekabete ve güce dayalı doğasının akademi içindeki varlık mücadelesinin temelini oluşturuyor olması Türkiye’deki akademik dünyada eril zihniyetin ilk akla gelen birkaç örneği olarak sıralanabilir."

N.Y.S.: Hegemonik erkeklik bu alanın en temel ve en çok tartışılan kavramı. Kavramın geçirdiği en önemli değişim sanıyorum çoğulluğunun kabulü oldu. Belli bir toplumda, belli bir tarihsel dönemde geçerli bir tür çatı hegemonik erkeklik tanımlamak mümkün elbette – erkeklerin çoğunun önünde ideal olarak duran özellikler bütünü olarak. Ama araştırmalar sayesinde farklı cinsel, sınıfsal, etnik, dini vs. grupların farklı hegemonik erkeklik idealleri olduğunu da biliyoruz. Dahası, hegemonik erkekliğin kalesi olarak düşünebileceğimiz ordu gibi bir kurumun içinde bile farklı erkeklik formları olduğunu görüyoruz. Frank Barrett’ın Amerikan donanması üzerine yaptığı araştırma mesela, donanma subaylarının, ikmal subaylarının, donanma pilotlarının ve masa başı iş yapan askerlerin erkekliklerinin farklı normlar temelinde oluştuğunu ve bunların hiyerarşik bir yapı içinde olduklarını gösterir. Hiyerarşinin tepesinde bulunan donanma subayları kendi erkekliklerini hem ordudaki diğer erkek gruplarına hem de kadınlara karşıt olacak şekilde tanımlarlar. Ben de benzer bir mantıkla, erkeklik, askerlik, sakatlık ve bakım ekseninde yürüttüğüm araştırma çerçevesinde medya temsilleri üzerine yaptığım çalışmada subaylar ve zorunlu askerler arasında bir ayrıma işaret etmiştim. İncelediğim anaakım medya röportajlarında, askerlik sonucu fiziksel sakatlık yaşayan subaylar aile içinde karar verme hâkimiyeti gibi zihinsel kapasiteleri üzerinden hegemonik idealle ilişkilendirilirken, zorunlu askerler cinsel hayatlarının devamı ve çocuk sahibi olma üzerinden bedensel kapasiteleri dolayısıyla hegemonik erkeklik çerçevesine dâhil ediliyorlardı. Diğer bir deyişle, askerler arasındaki sınıf farklılığının zihin-beden hiyerarşisi olarak tezahür ettiğini ortaya koymuştum. Erkeklik Çalışmaları bu tür nüansları görmemize olanak sağlıyor.

Erkeklikler” derken neden bahsediyoruz? Hegemonik erkeklik pratiklerinden doğan şiddet biçimlerinin kadınlara, çocuklara, cinsel yönelimlere, cinsiyet kimliklerine, artılara, doğaya, erkeklere, hayvanlara yönelmesinde toplumsal normların (aile, okul, devlet, askerlik…) etkileri üzerine neler söylenebilir?

E.G.: Erkeklik “evrensel, doğal, ezeli ve ebedi değildir.” Erkeklik, biyolojik ve/ya fiziksel olarak başlayıp, toplumsal ve kültürel araçlarla şekillendirilmektedir. Başka bir deyişle, erkek öznelerden değil, herkesi etkileyen erkeklik anlayışlarından ve metaforlarından, onları yönlendiren bir erkeklik tahayyülünden söz ediyoruz. Erkek kimliği, doğuştan gelen bir nitelikten çok, edinilen bir anlamdır. Bireyin kültürel alana adım atmasıyla başlayan erkek olma girişimi, yaşam boyu sürecek olan bir sürecin de başlangıcıdır. Çeşitli ritüeller gerçekleştirilerek, acılar, zorluklar aşılarak ve ataerkil yeniden üretim organlarınca gözetlenerek ve biçimlendirilerek onaylanan erkeklik, hep korunması, yeniden onaylanması gereken bir kimliklenme sürecidir. Hegemonik erkeklik kavramı, “ideal” erkeğin ne olması gerektiğine ilişkin özellikleri anlattığı için tüm özellikleri tek bir bireyde bulamayız. Hegemonik erkeklik durağan değildir, bu nedenle eski biçimlerle yeni biçimler, sürekli yer değiştirir. Bu açıdan, sabit, değişmez bir erkek tanımlaması yapılamaz. Bununla birlikte, sinema, medya, romanlar, öyküler, mitoslar gibi metinler ile erkeklik yeniden inşa edilir. Bu nedenle evrensel bir erkeklikten değil ancak farklı erkeklik deneyimlerinden yani “erkekliklerden” söz edilebilir.

Hegemonik erkeklik incelemelerine baktığımızda, hegemonik erkeklikte erkeklik inşasının agresiflik, mücadele, kahramanlık ve heteroseksüellik ile tanımlandığını görürüz. Başka bir deyişle, erkek egemenliği bu tanımda güçlülük miti üzerine kurulmaktadır (Connell, 1995). Bu anlamda hegemonik erkekliğin kendisine baktığımızda erkekler arasındaki hiyerarşik yapıda hegemonik erkeklik en üst konumdadır ve iktidarı elinde tutan erkeklerin sahip olduğu güçlü erkeklik imgesine işaret etmektedir (Connell, 1995, 2000). Hegemonik erkeklik, aynı zamanda ataerkilliğin meşruluğuna zemin hazırlayan toplumsal cinsiyet pratikleridir. Bu pratikler, Connell (1995)’a göre, kadınların ikincil ve erkeklerinse egemen konumlarını garanti altına alır. Bu anlamda, erkeklere egemenlik kurmada önemli stratejiler sağlayan ise eril şiddet pratikleridir: Kadına karşı, homofobi ve ırkçı şiddet. Toplumdaki erkeklik algısı, erkekleri hayat boyu sınava tabi tutmayı sürdürür. Bu yüzden de erkekler kendi hemcinsleri tarafından “onay” görmek için uğraşıp dururlar. Erkeklerin, erkek olduklarının ispat edilmesi noktasında şiddete başvurma önde gelen ispat kaynaklarından bir tanesidir. Şiddetin toplumda erkeklik eylemi olarak tanımlanması, şiddetin hem normal hem de kaçınılmaz bir eylem sayılmasının temelidir. Şiddetin bu kadar görünür olmasının, erkekliğin olmazsa olmaz bir parçası olarak sunulmasının nedeni yaşanan erkeklik krizi sonrasında silikleşmeye başlayan, netliğini kaybeden erkek kimliğinin, cinsiyet üzerinden tekrar geri kazanılmaya çalışılmasıdır da aynı zamanda. Erkek kimliği, toplumdaki diğer erkeklerin gözetimi ve denetimi altındaki bir onaylanma sürecidir. Bu nedenle erkekler kendilerine bir “öteki” yaratmak zorundalar. Erkek olduklarını, kadın ya da eşcinsel olmadıklarını, erkekliklerini kaybetmediklerini göstermek için. Erkeklikler kanıtlarken kullanılan yollardan biri şiddet kullanımıdır. Sert, güçlü ve iktidar sahibi olmak bir bakıma erkek olmayı vurgulamaktadır.

"Erkek kimliği, toplumdaki diğer erkeklerin gözetimi ve denetimi altındaki bir onaylanma sürecidir. Bu nedenle erkekler kendilerine bir 'öteki' yaratmak zorundalar. Erkek olduklarını, kadın ya da eşcinsel olmadıklarını, erkekliklerini kaybetmediklerini göstermek için. Erkeklikler kanıtlarken kullanılan yollardan biri şiddet kullanımıdır. Sert, güçlü ve iktidar sahibi olmak bir bakıma erkek olmayı vurgulamaktadır."

M.G.: Raewyn Connell, çığır açan kitabı Masculinities’de, erkeklik temsillerinin ve erilliğin asla erişilemeyecek bir ideal, bir hegemonik erkeklik hayali etrafında katmanlar hâlinde meydana geldiğini ve bir bireyin erkekliğinin ve eril iktidarının bu geçişli katmanlar içinde nasıl hareket ettiği ve bu hiyerarşiyi nasıl ürettiği ile doğrudan ilişkili olduğunu öne sürmektedir. Bu bağlamda, aynı kadınlık ya da eşcinsellik gibi, erkeklik de çoğul kimliklerden oluşur ve farklı erkeklik kimlikleri ve durumları farklı iktidar ilişkileri içinde kendine yer bulur. Bu sebeple, erkeklik ya da erillik dediğimizde sabit, evrensel ve tarih dışı bir tahakkümcü güçten değil, kendi yarattığı iktidar ağı içinde asla tamamen hükmedemeyeceği bir iktidar konumuna öykünen farklı erkekler/erkeklikler/erilliklerden bahsetmiş oluruz. Bu ideal erkeklik durumuna erişmenin imkânsızlığı sürekli olarak krizler doğurur ve eril zihniyetin bu krizleri deneyimleme ve yansıtma şekli çoğu zaman şiddetle kendini gösterir. Bu şiddet, daha az erkek olana/görünene, kadın ya da LGBTİ+ olana karşı bir fiziksel şiddet olabildiği gibi, daha yaygın ama görünmez bir şekilde, sözel, sembolik, ekonomik, ve psikolojik şiddet şeklinde de tezahür edebilir. Bu bağlamda, erilliğin ve erkekliğin farklı görünümleri, iktidarlarını perçinlemek ve kendilerine vaat edilen iktidarı daim kılmak için, ilişkide oldukları bireyleri, doğayı ve toplumsal kurumları bu zihniyete göre biçimlendiriyor ve bu zihniyetin karşısında yer alan herhangi bir muhalefetin ya da farklı bakışın kendi erkek/eril konumlarına bir tehdit oluşturduğunu düşünüyor.

N.Y.S.: Erkeklikleri bir pratikler bütünü olarak düşünmek gerek. Az önce erkekliklerin icra edildiğini söylerken de bu yaklaşıma işaret ediyordum. Bu pratikler bir erkeğin ne söyleyeceği, nasıl yürüyeceği, nasıl davranacağı, hangi aktivitelerle ilgileneceği vs. gibi geniş bir alanda hâkim olan çeşitli normlar tarafından belirlenir ve denetlenir. Normların yeniden üretimi, uygulanması ve denetimi de, saydığınız aile, okul, devlet, askerlik, din, şirketler gibi kurumlar içinde gerçekleşir. Dolayısıyla normatif erkekliğin etki alanı çok geniştir ve dönüşüme dirençlidir. Bu da mücadeleyi güçleştiren bir etkendir elbette. Normatif erkeklik ayrıca başka güç ilişkileri ile de sürekli etkileşim halindedir. Örneğin, devlet militarizmin toplumsal popülaritesini artırmak için kahramanlık, savaşçılık, cesaret gibi ideallere dayalı bir erkekliği devreye sokar. Buna karşılık, arkasına devlet gücünü alan bir erkeklik biçimi de başta çocuklara ve kadınlara, ayrıca makbul sayılmayan erkeklere yaklaşımını güç devşirme mantığı üzerinden kurar. 

"Tecavüzcü erkeklerin ve çok sayıda tecavüz vakasının yaşandığı vakıfların hangi kurumlar aracılığıyla koruma altına alındığına bakalım: Küçük yaşta çocukların bile tecavüzde rızası olduğunu iddia edebilen yargı, tecavüzü ve istismarı görmezden gelen, örtbas etmeye çalışan aileler, sponsorluğun devamı üzerinden şirketler ve her toplumsal infial döneminde kimyasal hadım ve idam gibi cezaları çözüm olarak sunan hükümetler."

Eril hegemonya pratiklerinin son 10 yıl içindeki değişimini nasıl değerlendirirsiniz?

M.G.: Son 10 yıllık süreci, küresel bir perspektifte, Amerika’da, Polonya’da, Almanya’da ya da Hindistan’da süregelen muhafazakârlaşma ve kutuplaşma süreçlerinden bağımsız düşünmemek gerektiğini düşünüyorum. Erkeklik ve erillik, daha önce de belirttiğim gibi krizlerden beslenen, kriz üreten ve bizatihi krizin kendisi olan ideolojik kurgulardır; toplumsal ve ekonomik kriz dönemlerinde, eril zihniyet, sorunları ve kriz odaklarını dışsallaştırarak marjinalize eder. Bu noktada, naçizane, bir noktaya dikkat çekmek isterim. Erkeklik ve erillik sorununu aşmak için, erkeklerin ve eril hiyerarşi ile uzlaşma ve onu yeniden üretme eğiliminde olan kadın ya da LGBTİ+ bireylerin sonuçlardan daha ziyade sebeplere ve kökenlere eğilmeleri gerekiyor. Erkek ve eril zihniyetin yarattığı sorunların çözümü daha fazla erkekleşme, daha fazla erilleşme ve daha fazla şiddet değil, erkekliğin sorunlu dünyasını terk edip daha çok kuirleşme ve kuir bir tavrı yaygınlaştırmada bulunabilir. Kuirlik, Jack Halberstam’ın da belirttiği gibi, bir eyleme şeklidir, söylemsel düzlemden daha çok eylemsel pratiğe dönüktür ve bu nedenle, söylemsel düzeyde bir dönüşümden daha çok gündelik hayat pratiklerinde eşitlikçi, çoğulcu, ve akışkan kimliklerin gelişmesi ile kendine bir yer bulabilir. Türkiye özelinde, özellikle genç, eğitimli, ve şehirli kitlede bu yönde bir sorgulama ve bilinçlenme olduğunu yadsımamak gerekiyor ancak egemen söylemin katılığı ve tavizsizliği, bu bilinçli hareketin olağan seyrinde ilerlemesini de engelliyor bana göre.  

N.Y.S.: Şu an gündemde olan kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel şiddet ve istismar tartışmalarında da aynı şeyi görmek mümkün. Tecavüzcü erkeklerin ve çok sayıda tecavüz vakasının yaşandığı vakıfların hangi kurumlar aracılığıyla koruma altına alındığına bakalım: Küçük yaşta çocukların bile tecavüzde rızası olduğunu iddia edebilen yargı, tecavüzü ve istismarı görmezden gelen, örtbas etmeye çalışan aileler, sponsorluğun devamı üzerinden şirketler ve her toplumsal infial döneminde kimyasal hadım ve idam gibi cezaları çözüm olarak sunan hükümetler. Özellikle kimyasal hadım sanki tecavüz güçsüz üzerinde bir hâkimiyet kurma eylemi değil de erkeklerde cinsel dürtü fazlasından kaynaklanan bir arızaymış izlenimi yaratarak esas meselenin normatif erkeklik olduğunu gizlemeye çalışır. Başta kadınlara ve çocuklara yönelik şiddetin artmasını son birkaç on yılda erkeklerle kadınlar arasında belli alanlarda bir miktar eşitlik sağlanmasının sonucu olarak gören yorumlar önemli. Kadınların işgücüne katılımının artması, ev içi iş bölümünün daha eşit yapılması taleplerinin artması, bazı hukuki kazanımlar ve bazı teknolojik gelişmeler – örneğin kadınların kendi cinsellikleri üzerindeki denetimlerini artıran doğum kontrol yöntemlerinin gelişmesi – erkeklerin ayrıcalıklarının bir kısmının azalmasına neden oldu. Gerçek bir cinsiyet eşitliğinden henüz çok uzak olmamıza rağmen bu sınırlı ayrıcalık kaybı bile bir erkeklik krizi olarak yine kadınların ve normatif olmayan erkeklerin karşısına dikildi. Dolayısıyla kadınlığı ve erkekliği iki zıt kutup olarak değil, farklı şekillerde icra edilebilen bir skala olarak tanımlayan bir cinsiyet eşitliğinin sağlanabilmesi mevcut normatif erkekliği ortadan kaldırmakla mümkün.

"Kadınlığı ve erkekliği iki zıt kutup olarak değil, farklı şekillerde icra edilebilen bir skala olarak tanımlayan bir cinsiyet eşitliğinin sağlanabilmesi mevcut normatif erkekliği ortadan kaldırmakla mümkün."

Türkiye’deki hegemonik erkeklik kavramının dayandığı meseleler ve sınırlar bağlamında erkeklik çalışmalarının günümüzde geldiği yere ilişkin ne söyleyebiliriz?

E.G.: Türkiye’de akademi erkeklik çalışmalarına ilgi duymaya 2000’li yıllarda başladı. Zamanla erkeklik üzerine yapılan çalışmaların sayısı giderek artmıştır. Türkiye’de farklı erkeklik deneyimlerini çözümleme amacı güden çalışmalar sünnet törenleri, askerlik, iş bulma ve evlilik gibi yapıları incelemişlerdir. Türkiye için de tek bir hegemonik erkek tipi belirleyebilmek mümkün değildir. Günümüzde giderek artan bir şekilde erkeklik çalışmalarına rastlıyoruz. Bu çalışmaların içeriği giderek de zenginleşiyor, medyada erkeklik temsillerinden, erkek dergilerine, askerlikten, futbolda erkekliğe, duvar yazılarında erkekliğin inşasından cinselliğe artık pek çok konuda erkeklik incelemelerine denk gelmek mümkün.

Türkiye’de henüz kadın çalışmaları gibi kökleşmese de günümüzde erkeklik çalışmaları pek çok araştırmacının dikkatini çekmeye başladı. Kadının ikincil konumuna karşı erkeğin ayrıcalığını kuran erkeklikler, erkeklik algısı yalnızca erkek araştırmacılar tarafından değil, pek çoğu kadın çalışmalarında feminist metot ve araştırma geçmişinden gelen kadın araştırmacıların da dikkatini çekiyor ve Türkiye’deki kadın çalışmalarına destek olan, birbirlerini güzel tamamlayan, etkileşim içerisindeki alanlar olarak çalışmalara hızla devam ediliyor.

M.G.: Türkiye’de aslında son 20 yılda, erkekliğin ve erilliğin giderek daha çok sorunsallaştırıldığını ve bunun üzerinde gerek akademik gerekse de akademi dışı oluşumların daha da yoğun çalıştığını söylemek mümkün. Serpil Sancar’ın Erkeklik: İmkansız İktidar kitabı yazılalı 10 sene oldu neredeyse ve bu konudaki akademik araştırmalar her yıl giderek artan bir ivme ile farklı alanlarda yaygınlaşıyor. Dürüst olmak gerekirse, bu çalışmaların bir bölümü kariyer endişeleri ve bu alandaki boşluğu doldurma gayretleri ile yapılıyor ancak genel olarak genç araştırmacılar arasındaki ilginin ve gayretin meyvelerinin önümüzdeki yıllarda toplanacağını umuyorum. Türkiye’deki farklı üniversitelerde araştırmalarını sürdüren akademisyenlerden ve akademi dışı sivil toplum örgütlerinden aktivistlerin bir araya gelerek oluşturduğu Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi son 6 yıldır atölyeler ve toplantılar düzenliyor. 2014 yılında Türkiye’de bu alanda düzenlenmiş ilk uluslararası sempozyumu düzenledi ve sempozyum gerek yurtiçi gerekse de yurtiçinden çok önemli katılımcıları bir araya getirdi. İnisiyatif ayrıca yılda iki kez yayınlanan bir akademik dergiyi, Masculinities Journal’ı da yayınlamaya devam ediyor, önümüzdeki yıl içinde atölyelere ve çeviri faaliyetlerine ağırlık vermeyi planlıyor. Akademi dışında, hemen aklıma gelen TAPV ve AÇEV gibi vakıfların erkek cinsel sağlığı ve babalık ile ilgili çalışmaları artık yerleşmiş ve etkinliğini artırmış olsa da,  Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi’nin hazin sayılabilecek sonu ve Erkek Muhabbeti’nin yeterli destek ve çaba gösterilemediği için şu an faaliyetlerine ara vermiş olması, sivil örgütlenmelerde daha çok yoğunlaşılması gerektiğini ve akademinin başını biraz dışarıya uzatıp çalışmalarını kitleye yaymaları gerektiğini bize hatırlatıyor. Bu coğrafyada, diğer coğrafyalarda olduğu gibi, erkeklik ve erillik birçok toplumsal sorunun tam merkezinde yer aldı ve giderek çözülemez bir hâl almadan önce, daha çok gündemde tutulması, daha çok konuşulması ve tartışılması, bir sonuca varamıyor olsa bile, herkesin erillikle ve erkeklikle arasına koyduğu mesafeyi sorgulaması gerek.

"Bu coğrafyada, diğer coğrafyalarda olduğu gibi, erkeklik ve erillik birçok toplumsal sorunun tam merkezinde yer aldı ve giderek çözülemez bir hâl almadan önce, daha çok gündemde tutulması, daha çok konuşulması ve tartışılması, bir sonuca varamıyor olsa bile, herkesin erillikle ve erkeklikle arasına koyduğu mesafeyi sorgulaması gerek."

N.Y.S.: Erkeklik tartışmaları Türkiye’de giderek daha çok ilgi gören bir konu hâline geliyor. Bir parçası olduğum hem akademi içinde hem de akademi dışında erkeklikler üzerine araştırma yapmak, düşünmek ve tartışmak isteyen ciddi bir kitle var. Ancak Türkiye akademisinde ilgi olduğu ölçüde çalışma yapılabildiğini söylemek zor ne yazık ki. Erkeklik Çalışmaları çok sayıda akademisyen için henüz kabul gören bir çalışma alanı değil. Bu yüzden yüksek lisans ve doktora düzeyindeki araştırmacıların bir kısmının konu değiştirmek zorunda kaldığını biliyoruz. Bunun nedenlerinden birinin, akademi içinde de erkeklikler üzerine düşünmeye karşı gösterilen bir direnç olduğunu tahmin etmek zor değil. Diğer tarafa baktığımızda, akademi dışındaki ilginin kitleselleşmesinin önemini görüyoruz. Örneğin, AÇEV’in kısa süre önce sonuçlarını paylaştığı babalık araştırması ve hâlihazırda yürüttüğü babalık eğitimleri çok önemli bir dönüştürme potansiyeli taşıyor. Geçen hafta oynadıkları Başakşehir maçı öncesi Trabzonsporlu futbolcuların sahaya “İlk iş babalık” yazılı tişörtlerle çıkmaları konuyla ilgili kitlesel farkındalığın artırılması adına çok olumlu. Yalnızca çocuk değil, hasta ve yaşlı bakımının da kadınlar ve erkekler arasında eşit bir şekilde paylaşılması, erkeklerin bedenin kırılganlığı ve güçsüzlüğü ile bakım emeği üzerinden yüzleşmeleri erkekliğin dönüşümü açısından bence kilit önemde. Nasıl ki hegemonik erkeklik, erkeklerin ve kadınların genelinin rızası ve kabulü ile ayakta kalabiliyor, erkekliğin dönüşümü de yine erkeklerin ve kadınların cinsiyet eşitliğinin herkes için iyi olacağına inanmaları ve bu mücadeleye birlikte katılmaları ile mümkün olacak.

Ana görsel: Tom Humberstone