Enver Ercan bir eylemciydi: Anılarla bir şiirden...

Kuşkusuz önce şâirdi Enver Ercan, az sayıda şiir yayınlasa da yalınlığın, sözcüğün ustasıydı. Yetiştirdikleri, özendirdikleri çoktur. Edebiyatımıza katkısı büyüktür


@e-posta
Her Şey, 08 Şubat 10:28
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Kalemin Ucu: XXXVII

Ne zaman tanıştığımızı anımsayamıyorum, 1983 olmalı diye düşünüyorum; ya bir eksik ya bir fazla. O yıllarda ülke hâlâ 12 Eylül faşizmiyle inlerken bizler de o karanlıkta, tabiî ki yol göstericilerimizin fenerinde yazar-şâir oluyoruz. Benim YAZKO’lu yıllarım. Orada mı tanıştık, Varlık’ta mı yoksa – dört sayı yayın yönetmenliğini yaptığım– Günümüzde Kitaplar’da mı?

İlk düzyazı

Yayınevlerine, dergilere bir çay içimi, fikir alışverişi için misafirliğe gidildiği yıllar; edebiyatın yoğun olarak konuşulduğu, iliklere kadar hissedildiği, bir yaşama biçimi olarak algılandığı yıllar. Ama bir yandan üst kuşaklarla tatlı bir “didişme” de var kuşkusuz. Tanışmanın nerede olduğunu anımsamıyorum da çok iyi anımsadığım Günümüzde Kitaplar’da Enver Ercan’ın bir yazısını yayınlamam. Bunu çok iyi anımsıyorum. İstemiştim, beni kırmamıştı. Bildiğim kadarıyla bu Enver’in ilk düzyazısıydı; ve Hilmi Yavuz’un bir kitabı üzerineydi. Sanki Yaz Şiirleri. Aklımda öyle kalmış. Tuhaf olan şu, belleğin teklemesi değil, o sayıların bende olmayışı (ilk sayı var da!); çok çok tuhaf, neyse Gizemli Şiirler de olabilir, çünkü kitap o yıl (1984) yayınlanmış.

Enver ile dostluğumuzun arkadaşlığımızın yoğunlaştığı yıllar 1989 ve sonrası. Biraz “kader birliği” de var. Son kitabı Türkçenin Dudaklarısın Sen yayınlandıktan birkaç ay sonra Maya-Tiyatro Gerçek’in fuayesinde Enver ile ilgili bir söyleşi, imza günü düzenlemiştik; Emel Koşar yönetmişti. Unutmuştum, o gün söyleşi sırasında Enver anımsattı. Yeni Düşün dergisine girmesine ben vesile olmuşum. TYS’yi çok iyi anımsıyorum. Genel Sekreter seçilmiştim, Enver’i de üye yapmıştık, bizim kuşağın şâir, yazarlarını toplamak, etkinlikler yapmaktı amacım. Enver sağ olsun hep yardım etmişti. Cengiz Bektaş da anımsayacaktır, onun sâyesinde tuttuğumuz Şeyh Galip’teki (Tünel) sendikanın yerinin (geniş bir daire) Enver ile birlikte, boyanmasına, döşenmesine fiziksel olarak katılmıştık. Daha sonraki yıllarda danışmanlık yaptığım Atatürk Kitaplığı’ndaki edebiyat etkinliklerinin kotarılmasına Enver de etkin olarak katılmıştı, Faruk Şüyün ile birlikte.

Şiire tutulan ayna

1990 yılında Enver Varlık dergisinin genel yayın yönetmeni oldu. Varlık yalnız Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da eski dergilerinden biridir. Daha önce derginin başında Kemal Özer vardı (bir ara yazı kurulunda bulunmuştum). Kemal ağbi ile Enver “varlıkta-yoklukta” selef-halef! Bilindiği gibi Varlık’ı uzun yıllar yönetti; çok önemli sayılara imza attı. Yanı sıra, bir yandan çıkardığı dergiler (Yasakmeyve, Eşik Cini) ve yayınladığı kitaplar (özellikle gençler) ile yayın dünyasında etkindi; öte yandan TYS genel başkanlığı, Kültürlerarası Şiir ve Çeviri Akademisi’nin kurucu üyesi vb. idi. Evet o bir eylemciydi, bu edebiyatın eylemiydi. Kuşkusuz önce şâirdi, az sayıda şiir yayınlasa da yalınlığın, sözcüğün, “jest”lerin ustasıydı. Yetiştirdikleri, özendirdikleri çoktur. Edebiyatımıza katkısı büyüktür. “Eylemlerini” tek tek ele alıp izini sürdüğünüzde koca bir coğrafyayla karşılaşırsınız.

Kısaca da olsa eşitli vesilelerle ve farklı yayın organlarında şâirler ile yaptığı röportajlardan (Şair Çünkü Onlar, 1990; Şiir Uçar Söz Olur, 1994) söz etmek istiyorum. Yayınlanmasına ön ayak olduğum bu iki ciltte kimler yok: İlhami Bekir Tez, Rıfat Ilgaz, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca, İlhan Berk (2), Cahit Külebi, Salâh Birsel, Sabahattin Kudret Aksal (2), Arif Damar, Attilâ İlhan, Mehmed Kemal, Can Yücel, Ahmed Arif, Şükran Kurdakul, Ercüment Uçarı, Turgut Uyar, Ece Ayhan (2), Cemal Süreya, Erdoğan Alkan, Kemal Özer (2), Özdemir İnce (2), Hilmi Yavuz (2), Metin Altıok, Ataol Behramoğlu, Güven Turan, Refik Durbaş, Hulki Aktunç. Sık sık bakıp durduğum bu iki cilt, Enver’in sorularıyla modern şiirimize tutulan bir ayna. Umarım ikisi birlikte, varsa yeni röportajlar da eklenerek yayınlanır.

Kızı için

Enver’in dört şiir kitabı var. Bunlardan ilkini (Eksik Yaşam, 1977) göremedik; bu gençlik heyecanıydı, bildiğim kadarıyla bir ikinci basım yapmadı! Sonra sırasıyla Sürçüyor Zaman (1988), Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman (1997) ve Türkçenin Dudaklarısın Sen (2014) adlı şiir kitaplarını yayınlandı. Kitaplarına almadığı bir şiiri (Kızım İçin Kırık Şiir) var. Bunu da ikinci kez yönettiğim bir dergide, Kavram’da (Eylül 1989) yayınlamıştık. Neyse ki bu sayı bende var:

 

yaşam ne ki bir orman; cankuşum özge

böylesine sırf insan oluşum özge

 

               ömür denen kitabın yaşanır okunuşu

                ama tersinden başladın sen de

 

bahara uzanan dal ucum özge

çiçeğe su veren avucum özge

 

                     o kara yalnızlığın korkutmasın duruşu

                      çirkin olan ne varsa çarpıp düşer sesine

                                                                                                                   10.7.1989

Şiirin bağlamını (metin dışı) bilmeden de şiirde geçen Özge’nin şiiri söyleyenin kızı olduğu çok açık. Bu noktada, şiirlerinde çoğunlukla şâir’in kendini şiire koyduğunu gördüğümüzden “şiir söyleyen” için de Enver Ercan diyebiliriz. Enver’in bu şiiri kitaplarına niçin almadığını bilmiyorum. Kızı için ayrı bir kitap mı düşünmüştü? İlk kitapta kızına ilişkin bir dize, şiir var mı? Görmediğim için, onu da bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla ilk kitap yayınlandığında Enver’in kızı yoktu, doğmamıştı. Bu da bir bağlam meselesi. Ancak bağlam dışına çıkarak metin içinde kalarak, bunun illâ da olması, yâni kızının doğması gerekmiyor. Ancak Sürçüyor Zaman’da şiiri söyleyenin kızıyla ilgili dizeler var.

 

kapını çalıyorsun

kızın zıplıyor kucağına (Güngenci)

(…)

el ayak çekildi

gecenin gölgesine bir düş gibi uzandın

kızının üstünü örtmüşsün

işe mişe de gitme

kızına kahvaltıyı sen yaptır (Gece)

(…)

kızım zaten ayrı âlem

ikide bir kitapların sonunu düşünüyor:

“bir de yağmur yağarsa…” (Deprem Senaryosu)

 

Üçüncü kitapta kızıyla ilgili bir şiir, dize de yok. Belki anlamlar katmanında ya da göndermelerde vardı, ben bulamadım. Bu kitapta çok sevdiğim, biraz da “öyküsü”nü bildiğim ve de üzerine bir deneme (Aşk Şiiri İsteriz, “Di”!, Mühür, Mayıs-Haziran, 2014; atillabirkiye.com) yazdığım “Di” (1989) adlı bir şiirinin olduğunu ve bunu son kitabının başına da koyduğunu hatırlatayım. Bu vesileyle şu dizeleri de:

 

elim sana değse

diniyor gece

saçlarından başlıyorum

günü çözmeye

 

Dördüncü kitapta “Her Şey Güzelecek” başlıklı bir şiir var, “okumam” beni yanıltmıyorsa bu da kızına yazılmış bir şiir ve son dönemdeki hastalık zamanları!

 

“derin” aşk yaşadım

yıllar yılı

“paralel” aşklar

en iyisiydi

birer simurg gibi

sırayla havalandılar göğsümden

hepsi uçtu gitti

 

ama biri var ki

hep başımda bekleyip

her şey güzelecek diyor

kollarını açınca melek oluyor

 

Yine bu kitaptaki şiirlerde “kızı” ile ilgili dizeler de şöyle:

 

tahlil sonuçları gelince

doktor yine çağırdı bizi

kızım biraz üzgündü

benim moralim iyi (Son Tahlilde)

(…)

kızınla hiç yan yana gelmedin fotoğraflarda

çocukluğundan beri canın sıkılsa bile

aklın hep onda kaldı

dolaşıp durdun kitaplarda

ağzında uçurum tadı

kızınsa zaten büyüyünce

oyuncak bebek olmak istiyor (Ayna)

 

Özge’ye akan imge

Tekrar “Kızım İçin Kırık Bir Şiir”e dönecek olursam, Enver’in değişik bir hece kullandığını söylemek yanlış olmaz. Bunun yalnızca bir denk düşme olduğunu düşünmüyorum. Belki biraz bu denk düşme meselesi de vardır. Klasik edebiyatın özelliği olan ikili dizelerle yazmış şiiri. Ancak bu daha çok –sanki– tasarımındaki melodiye ulaşmak için. Aslında hece için de öyle düşünüyorum: ilk ikili 12’li, ikinci ikili 14/10, üçüncü ikili 11’li, dördüncü ikili de 14’li. Dolayısıyla toplam sekiz dizede 3X14, 2X12, 2X11 ve bir tek 10’lu dize yer alıyor.

“Özge” (kızının ismi aynı zamanda) bir nakarat. Birinci ve üçüncü ikiliklerde var; yâni tek’lilerde. Çiftliler (ikinci ve dördüncü ikilikler) de sağa doğru, biraz “merdiven” dizeye benziyor. Üçüncü ve yedinci dizeler kafiyeli, “okunuşu/duruşu”; dört ve sekiz de kafiyeli, “de/sesine”. 1., 2., 5. ve 6. dize sonralarındaki nakarat olan Özge 4. ve 8. dizelerle de yarım kafiyeli. Ancak bu nakarat sözcüğünden yâni Özge’den önce gelen sözcüklere bakarsak ilk ikilikteki “cankuşum/ oluşum”; üçüncü ikilikteki “ucum/avucum” sözcüklerindeki kafiyeyi de görürüz. Bütün bunların tasarlanan melodiye ve akışa ait olduğunu düşünüyorum.

Özge’ye, sesleniş var. Şiiri söyleyenin seslenişi (bağlam ve bağlam dışı Enver Ercan). Cankuşum diyor, bitişik yazmış bir mecaz yâni “ruhum” anlamına geliyor. Özge’nin önce dikkati çekiliyor: yaşam denen o orman! İkinci ikilikte bir olumsuzluk sezilse de –ki yaşamın gerçeği– üçüncü dörtlükte umut var, yaşamayı sevme nedeni de aynı zamanda. Sonda da yalnızlığın duruşu ki kara’dır, bu Özge’yi korkutmasın. Özge’nin saflığına masumiyetine son dizede vurgu var, yine umutla örtüşüyor. Şiirin kırık olması kuşkusuz gerçekliğe ilişkin, acımasızca karşımıza çıkan olaylar, yaşadıklarımız, kötü ilişkiler falan. Dolayısıyla korumayı da duyumsuyoruz.

“Baba” figürüyle örtüşen şiiri söyleyenin (Enver Ercan’ın) sevgiyle yoğrulmuş kucaklayıcılığı (Özge’ye doğru açılan kollar), aynı zamanda şiirin de sevgiyle yoğrulmuş kucaklayıcılığı (Özge’ye doğru akan imge) değil mi?

bahara uzanan dal ucum özge

çiçeğe su veren avucum özge