Duvar yazılarının tesir ilişkileri bağlamında okuması

Herhangi bir ideolojik söyleme yaslanmayan, gündeliğin içinde, kültürel yapıları bozarak, tarih içerisinden sesleri, dil ve anlam sınırlarıyla oynayarak tesirli yüzeylere dönüşen duvar yazıları, temsilsiz tekilliklerin dillenme ortamları...


@e-posta
Her Şey, 11 Mayıs 11:01
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Duvarların, çok uzun yıllardır, politik anlamları ve kullanım tarzlarının olduğunu biliyoruz. Duvarlar, toplumsal, tarihsel hafızamıza yerleşmiş pek çok olguyu içlerinde barındırıyorlar. Mağara duvarlarına çizilen ilk resimler geçmişi yorumlayabilmemizin anahtarlarındandı. Bugün İstanbul’un birçok yerinde görebildiğimiz kale ve surlar, imparatorlukların kentlerini uzun yıllar çevreleyen yapılardı, tüm coğrafyaları kasıp kavuran ideoloji savaşlarının kapitalizm lehine çözülüşünün sembolü Berlin duvarının yıkılışıydı, dış mihraklar korkusu yaygınlaştırılarak Çin halkına inşa ettirilen Çin Seddi halen yeryüzünün en uzun -uzaydan dahi görüntülenebilen- duvarı. Duvarlar, toplumların izlerinin, hafızalarının, gündeliklerinin, duygu ve düşüncelerinin taşıyıcıları olan bir konumu işgal ediyorlar. Hâl böyleyken taş, duvar vb. sözcüklerle oluşmuş, dile yerleşmiş onlarca betimleyici cümlenin, sıfat ve ifade kalıbının olması şaşırtıcı değil. Bir çeşit duygu tıkanıklığını, donukluğu imleyen veya tanıklık etmeye elverişli olmayan varlıklar olduklarını çağrıştıran örnekler ilk akla gelenler: Duvarların dili olsa da konuşsa, kalbi taşlaşmak, taş olsaydım da görmeseydim, mahkeme duvarı suratlı, taş olsa çatlardı, seni doğuracağıma taş doğursaydım gibi örnekler hep duvarları bir çeşit dilsizliğe, görüsüzlüğe, hissizliğe eşitleyen yerleşik kalıplar. Ben burada, yazı yazma ediminin olasılıkları ve tekilliklerlle kesişen duvarların artık hissileştiğini, dile geldiğini ve tanıklık edebildiklerini iddia edeceğim. Şüphesiz ki yazının icadı, kamuya mal olması, genel anlamda yazmak, metinsel içerik ve metinlerarasılık üzerine fikri teatiler bu makalenin biçimsel sınırlarını zorlayacaktır. Yine de duvar yazılamalarını, ait oldukları çevrenin dokusuna dair açtıkları uzamsal imkân ile metinsel içerikten ayrı, parça- bütün ilişkisi açısından sinematografik imgelere daha yakın bir yere konumlayarak okumayı tercih ediyorum. Burada, duvar yazılarını, özellikle araştırma/ soruşturma nesnesi olarak konumlamadığımı vurgulamak istiyorum: Yazılamalar, ilerleyen bölümlerde detaylandırılacağı üzere tesir ilişkileri kuran, öznelliklerin belleklerini üstlenen, atıf ve ilişkisellik barındıran yeni bir ifade tarzı, bir bağ, bir yoğunlaşma alanı ve tesirli uzamlar.

2016 yılı, Türkiye’nin sınırları içinde ve dışında savaş ve çatışmalar döngüsüne girdiği bir yıl oldu. Olağanüstü hâl, kanun hükmünde kararnamelerle aylardır sürdürülüyor. Ben bu tarihsel dönemeçte sokakların kullanım tarzını, duvar yazıları ve iktidar söylemleri arasındaki ilişkide, duvar yazılarını: tanıklık, hafıza, bellek oluşturma; biyopolitikaya direniş gedikleri açabilme; kamusal alana çıkışın uzamsal bir imkânı olarak arayüz (interface) olma ve tesir ilişkileri kuran şeyler olarak beğeni oluşturma boyutlarıyla tartışacağım. Tekillikler ve temas noktaları olarak okumaya çalışacağım duvar yazılarının tesirli kullanım tarzı ve iktidar söylemli “mono-pod” 1 terimini önereceğim, “tek ayak” kullanım tarzının karşılaşmalarını mesele ediniyorum. Bu bağlamda, Sokak Hareketi’nin 2016 yılı listesi, 2017 yılının ilk haftalarında paylaşılanlar ve çevremden topladığım yazılamalar ayrıca iktidar söylemli bir kullanım modeli olarak Türkiye’deki operasyon ve ablukalar sırasındaki duvar yazılarını ele alacağım. Feminist, fenomenolojik bir yaklaşım ile söylem analizi yer yer tartışmaları belirleyecek metodolojik dayanaklar olacak.

Türkiye’de duvar yazıları

Duvarların iç dökme, aşk ilanı, tarihin içinde bulunulan ânına tanıklık etme, bellek ve hafıza ortamları olarak kullanımı çok eskilere dayanıyor. Buna dair en iyi örnek, İzmir, Agora kazılarında bulunan duvar yazıları. Kazıyı yürüten Yrd. Doç. Dr. Akın Ersoy, duvar yazıları hakkında şunları söylüyor:

“Duvar yazıları, geç Roma dönemi yaşantısına ilişkin ilginç bilgiler veriyor. Duvarlarda boya ya da kazıma yoluyla yapılmış gemi, balık, cinsel organ figürleri ve portreler var. Yazılar arasında memleketlerini övme amacı taşıyan, aşkına karşılık bulamadığını belirten, gladyatörlere gönderme yapan, kızdığı birisini öldürdüğünü anlatan yazılar var.”2

Duvar yazıları, epik bir fenomen olarak Gezi Parkı Direnişi sırasında ve sonrasında kendini gösterdi demek haksız bir belirleme olmayacaktır. Gezi’nin ne’liğine, nasıl’lığına dair çok şey yazıldı, filmler, belgeseller, animasyonlar yapıldı, hatta Michelle Gurevich (Chinawoman), meydanın dumanı tüterken Kiss in Taksim Square, isimli bir şarkı yayınladı. !f İstanbul Bağımsız Film Festivali tanıtım fragmanını 3 “gaz adam” ve “acımadı ki” diyerek kalabalıklaşan civcivler üzerine kurdu; onlarca dergi, fotoğraf, karikatür ve bir dolu hatıranın yanı sıra 90’ların popüler oyunlarına referans veren, esprili, devrimi Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin “tam bağımsızlığı”nda arayan bu duvar yazıları dolaşıma girdi, sahiplenildi, sosyal medya hesapları üzerinden yaygınlaştırıldı. Duvar yazıları, “Gezi ile birlikte belirgin bir fenomen hâline geldi” iddiamı, internette ulaşılabilen ve düzenli paylaşımlarıyla arşiv niteliğindeki hesapların ortaya çıkış tarihleri de destekliyor; fakat bu konuda yapılmış herhangi bir niceliksel araştırmaya rastlayamadım. Duvar yazılarının görünür ve önemli hâle geldiği iddiası için de iki örnek seçiyorum: Batman yerel gazetesi haberi ve en çok izlenen dizilerden biri olan Poyraz Karayel dizisinin yeni sezon fragmanı. Batman örneğinde, 2015 yılında, “Duvar yazıları moda oldu” başlığıyla verilmiş bir paragraflık bir haber var.4 Haberde, oldukça farklı tesir ilişkileri kurabilecek bir duvar yazısı görseli olmasına rağmen -Semt Bizim Bilader Ev Kira- duvar yazıları fenomeni, “Büyük şehir ve metropollerde sıklıkla rastlanılan duvar yazıları, Batman’da da moda hâline geldi” biçiminde yorumlanmış ve genellikle aşk sözleri yazan boş şeyler olarak değerlendirilmiş.

İkinci örnek, üç sezondur ekranlarda olan, Oğuz Atay göndermeleri ile ünlü Poyraz Karayel dizisinin, 2016 yılında yayınlanan, yeni sezon fragmanı.5 Fragmanın açılış karesinde, elinde boya kutusuyla kadraja giren boyacı, Poyraz’ın evinin duvarına yazılmış olan “BİR MUCİZE OLSUN” yazısının üstünü boyuyor. Yazıların üstünün boyanması, Gezi Direnişi sonrası, özellikle Beyoğlu Belediyesi’nin duvar yazılarını kapatmak için seçtiği “gri boya” furyasına doğrudan bir gönderme. Ufak bir Google araması ile yazıların üstünü kapatmaya dair örnekler bulmak mümkün, hatta boyacının kendisine seslenen birçok yazı var. Tekrar diziye dönecek olursak “duvar yazısı” bu dizinin bölüm temalarına uygun olarak anlamı tamamlayıcı, estetize eden bir unsur olarak kullanılıyor.6 Gezi Parkı’nın toplumsal, siyasal ilişkilerimize tesirini, 2013 yılından beri depolanan duvar yazıları ve onların kamusal, kültürel üretimlere yayılış tarzları üzerinden okuyabilme olanağına da sahibiz. Duvar yazıları, Benjaminci anlamıyla çakan bir ışık gibi belirir, tüm hissiliğiyle hafızalarda parlar ve kaybolur. Duvar yazıları, Gezi Direnişi’nin geçmişini ve şimdiki ân’ın koşullarını aynı ânda üstlenebilirler.

Politik bir olasılık olarak duvar yazılamaları ve tesir ilişkileri

Duvarların öncelikle yüz, yüzey, içerisi - dışarısı ayrımı yapan “arayüz” ve bunlarla birlikte düşünülmesi gereken karşılaşma, tekillikler arası temas formları, “ortam”ları olduklarını iddia ediyorum. Bir şeyin yüzeyi aslında “başka” ile, “ben olmayan” ile temas noktasıdır. Bedenimizin yüzeyi, başkalarını hissedebildiğimiz, başkalarına açılan ama aynı zamanda bize ait kalan biricik yapısal imkânımızdır. Duvarlar ise içi ve dışı belirleyen, teması koparan sınırlar olarak inşa edilir, hane içini ve dışını kesin bir biçime birbirlerinden ayırarak özel alanı ve kamusalı belirler. Sokaktaki duvarların, aşk itirafları, gündelik hayatın dertleri, ortak hafıza ve deneyimlere atıfta bulunarak fikirlerin boşaltım alanı olarak kullanılması, bu biçimsel farkı ortadan kaldıran bir yöntemdir, duvarları özerkleştirme, tekilleştirme pratiğidir. Peki bu yöntem, sömürgeleştirilmiş, cinsiyetlendirilerek sistematik olarak ezilmiş, sesi, sözü, dolayısıyla varoluşları işgal edilmiş topluluklar için boşlukları yeniden yorumlama imkânı verir mi? Farklı hareketlere alanlar, “bütünlüklerde” çatlaklar açarak sızıntılar oluşturur mu? Kitlesel protesto ve itiraz olanaklarının olağanüstü hâl hukukuyla askıya alındığı bir dönemde, normlara kısa devre yaptırmada ya da başka tekillikler ile temas konusunda imkânlar sunar mı? Politika yapma biçimlerimizi, başka tekilliklerle bağımızı, çağımıza tanıklığımızı, “şimdiki zaman”ın tarihini yapabilme olanaklarımızı etkiler mi?7 Yüz, başkalarıyla karşılıklı bakış ilişkisi kurabildiğimiz bir organdır, bedenimiz başkalarıyla temas ilişkisi kurabildiğimiz bir yüzeydir, arayüz iç ile dış arasındaki sınırı anlamsız kılan imkândır. O hâlde, daha önce bunlarla ilişkili bir biçimde “ortam” olarak tariflenen duvarlar ve yazılar, yüzleşmenin dolayısıyla politikleştirmenin tesirli alanı olarak okunabilir mi? Fenomenolojik8 bir bakışla duvar yazılarının kurdukları ilişkisellik türlerine yönelmek; hissi olanı fikri olan ile paralel okumaya imkân veren tarzları vesilesiyle, dünya ile, “başka” ile, “öteki” ile temasları kavrayabilme 9 olanağı açacaktır.

Duygular ve “affect” hakkında

“Passion” (tutku) ve “passive”(edilgen) kelimelerinin, Latincedeki “acı çekmek” (passio) kelimesiyle aynı kökü paylaşmaları önemlidir. Edilgen olmak, zaten acı çekme biçiminde hissedilen bir olumsuzlama olarak, hükmedilmektir. Edilgenlik korkusu duygusallık korkusuna bağlıdır ki, burada zayıflık başkaları tarafından şekillendirilmeye eğilimli olmak diye tanımlanır. Yumuşaklık incinmeye meyillilik olarak ifade edilir. Tutku ile edilgenlik arasındaki bağıntı yol göstericidir. “Duygu”nun nasıl “düşünce” ve “mantık” yetilerinin “aşağısında” kabul edildiğini hatırlatır. Duygusal olmak kişinin yargılarının duygu tesiri altında olmasıdır: Aktif olmaktansa reaktif, bağımsız olmaktansa bağımlı olmaktır.” 10

Sara Ahmed’in bu pasajı, duygular ve akıl konusundaki düalist kurgu açısından çok çarpıcıdır. Pasajda, duyguların akıldan tamamen kopuk olduğu iddiasının, yargı vermede duygulara dönüklüğü pasiflik, edilginlik olarak konumlandırma vasıtasıyla, kadınsılığı bir çırpıda akıl dışına dolayısıyla daha aşağıda konumlandırmaya yaradığı görülüyor. Aynı kitabın ilerleyen sayfalarında, Sara Ahmed, Descartes’ın Ruhun Tutkuları (Passions of the Soul, 1985) kitabından, duygular konusundaki görüşünü aktarır: nesneler iyi ya da kötü oldukları için değil, bize zarar ya da yarar verebildikleri ölçüde tutkular yaratır.11

Spinoza’ya göre, düalist yanılsamalar, varoluş kaygısını azaltmak için bilincin kendini kandırması sonucu oluşmuş yanılsamalardır. Beden ve bilinç birbirleriyle paralel yapıdadır, bedensel iz, zihinsel imge paralel işler, birbirlerinin sureti, sonsuz bağlantılarıdırlar. Ruhta (veya bilinç) eylem olan zorunlu olarak bedende de eylemdir; bedende tutku olan zorunlu olarak ruhta da tutkudur. ( Ethica, III, 2, Not (ve II, 1, Not))

Spinoza, tüm her şeyi hayatta kalma çabası (conatus) içinde kavrar. Affect, tesir ilişkilerinin tamamıdır: yaşam içinde, canlılığını sürdürüp koruma çabası içinde, “her canlının kendini gerçekleştirme ve varlığını sürdürme” istenci (conatus) sebebiyle, çarpışıp durmaları, her karşılaşmada diğer tüm şeyler ile birlikte şekillenen kudret dereceleri ve tesir güçleri nispetinde hareket etmeleridir. Descartes gibi Spinoza için de bir şey, tek başına ne iyidir ne de kötü, bedenle bir ilişkideki etkisine göre iyi veya kötü olur.

Spinoza’da, arzu, “kendinin bilincinde olan iştah” olarak:

“...her şeyin kendi varlığı içinde, her bedenin uzamda, her ruhun ya da her fikrin düşüncede kendini sürdürebilmesi için sarf ettiği çabadan (conatus) başka bir şey değildir...[/]... Bilinç, kudretsiz bütünlüklerin daha kudretli bir bütünlüğe (veya ters yönde) geçişi ya da daha ziyade geçiş hissidir. Bilinç, tamamen geçişlidir. . .”12

Türkçe literatürde, “affect” kavramı, Ulus Baker’in önerisi ile yerleşmiş olan “duygulanım”, “duygulanış” sözcüğü ile karşılanıyor; daha az kullanılmakla birlikte “tesir” sözcüğünün de çevirilerde tercih edildiğini görebiliyoruz: Sara Ahmed’in, Duyguların Kültürel Politikası kitabının çevirisinde bu Arapça kökenli sözcük tercih edilmiş. Tesir, anlam uygunluğuna sahip, oldukça yoğun bir kelime, fakat etkin ya da edilgin bir ima taşımadan tesir ilişkilerinin “tesirli”lik dereceleri, farklı konumlanışlar için farklı kullanım tarzlarına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yeni bir terim öneremesem de etimolojik bir egzersiz yapmak istiyorum: Tesir, Arapça, “asr” kökünden türetilmiş bir kelime, “asr” kökü aynı zamanda eser, kelimesi ile bağlantılı bir kök. Eser ise “ayak izi, iz, işaret”, “iz bırakma” ve “bir eser bırakma” anlamlarına geliyor. Yine aynı kökten gelen “teessür” yani duygulanma, etkilenme; “müteessir” teessür gösteren, “tesir altında kalmış”, “hissiyatına dokunmuş” anlamında kullanılıyor. Burada, “hissiyatına dokunmak” açılımının hem üzüntü hem sevinç için kullanılabiliyor olması önemli. Son olarak “infial” kelimesi de ilginç, her türlü düşünce ile etkilenme (Yunanca pathos’un karşılığı), kelimenin ilk anlamıyken tamamlayıcı ikinci anlamı, “etme”, “eylem” yani “fiil”.13 Bu kelimeler arası dolaşım gerçekten çok Spinozacı bir izlek sunuyor. Spinoza için bir duygu, bir izdir, bir fikirdir. Bedende meydana gelir, karşılaşmalar sonucu, bedenin eyleme kudretini arttıran ya da azaltan, bedende meydana gelen değişikliklerdir.

“Uzamdaki her beden, düşüncedeki her fikir ya da muhakeme, bu bedenin bölümlerini, bu fikrin parçalarını bir bütün içinde ele alan belli ilişkilerden oluşur. Bir beden başka bir bedenle ya da bir fikir başka bir fikirle “karşılaştığında”, bu iki ilişki kimi zaman daha kudretli bir bütünü oluşturmak için birleşir; kimi zaman da biri diğerini çözüp dağıtır ve parçalarının biraradalığını yok eder.” 14

Tesir (affect) yani etkilenme, hem hüzün hem neşe, hem fikirlerin izi hem de doğrudan eylemle bağlantılı. Burada, ileride benim de sıklıkla kullanacağım “iz” kavramı için Sara Ahmed’in Hume’un felsefesi içerisinden yaptığı aktarım önemli:

“David Hume’un duygular üzerine çalışmasında kullandığı “impression” [izlenim/ iz/ bastırma sonucu kalan iz] kavramını ele alalım (Hume 1964, s.75). Bir izlenim yaratmak, duygunun yanı sıra algı ve idrak edimleri de içerebilir. Fakat bir izlenim yaratılması da nesnelerin bizde nasıl iz bıraktığına bağlıdır. Bir izlenim öznenin hisleri üzerindeki bir etki olabilir (“O (kadın) bir izlenim bıraktı”). Bir inanç olabilir (“izlenime kapılmak”). Ya da yüzey üzerinde bir iz olabilir (“bir iz bırakmak”)”15

Tamamen Spinozacı kavramlarla düşünen Deleuze duygu, duygulanım yani ifade edilen konusunda şöyle söyler:

“Duygularda, kişilerde ve şeylerde olan bireyselleşme yoktur, ama yine de boşluğun kayıtsızlığı içinde birbirlerine karışmazlar. Onlarda virtüel birleşmeler içine giren ve her seferinde karmaşık bir kendilik oluşturan tekillikler vardır. Tıpkı füzyon, kaynama, yoğunlaşma, pıhtılaşma vb. noktaları gibidirler. İşte bu nedenle çeşitli duyguları ya da aynı duygunun çeşitli noktalarını ifade eden yüzler, onları silecek tek bir korku içinde birbirlerine karışmazlar (silen korku yalnızca bir sınır durumdur.) ” 16

Duvar yazılarının tek ayak kullanım tarzı ve tesirli direniş imkânı

2011 yılından beri, Kuzey Afrika kıtası, arka arkaya patlak veren isyanlara sahne oldu, ayaklanma sonrası süreç en ağır bedelleriyle Suriye topraklarında yaşanıyor.Türkiye, Rusya ile anlaştığı tarihe kadar -Aralık 2016-, Suriye'deki isyana dair Esad rejimine karşı, muhalif grupları destekleyici bir konumdaydı. Çok çetrefil ve onlarca veçhesi olan ulusal güvenlikçi bir politikanın tarihi gelişimini ya da analizini burada yapmak imkânsız. Yalnızca Türkiye içinde ve Suriye’nin Türkiye sınırında yer alan Rojava bölgesinde, Kürt siyasi hareketinin PKK ideolojisi çizgisiyle çatışma, savaşma politikasının belirleyici olduğunu, silahlı operasyon ve ablukaların bu çizgi üzerinden yürütüldüğünü belirtmek yeterli olacaktır. Bu kısmı akılda tutarak uzun süreli dilimleri de kapsayan sokağa çıkma yasakları eşliğinde sürdürülen operasyon ve ablukaların, duvar yazılarında somutlaşan hâlleri ile yüzleşmek bu bölümdeki tartışmanın ağırlık noktasını oluşturacak. Ulus devletlerin, kendilerini tesis ettiği ırkî ayrımlar ve iktidar mekanizmalarının yaslandığı “kimlikleştirme” mekanizmalarının çarpıcı örneklerini, duvar yazılarında kolaylıkla görebiliyoruz. Jandarma Özel Harekat (JÖH) ve Polis Özel Harekat (PÖH) imzaları taşıyan duvar yazılarının önemli bir kısmı, ülkücü siyasetin sembollerini taşıyor (üç hilal), liderlerine selam yolluyor (başbuğ) ve Türk olanın gücüne atıfta bulunuyor. Duvar yazılarının çoğunda, PKK ideolojisine doğrudan gönderme ise yok, daha çok “siz” ve “biz” karşıtlığı hâkim. Söz söylenen tarafı kadınsılaştırarak “aşağılama” neredeyse olağan. Yazılar için okullarda sınıf tahtası, sokakta duvarlar ve bakkal tabelaları, ev içinde yatak odası aynaları vb. çok farklı yerler tercih edilmiş. Dini referanslar, daha az olmakla birlikte duvar yazılarında yer buluyor. Devletin kolluk güçlerinin, operasyon ve abluka sürecinde, duvar yazılarını kullanım tarzı tipik “özneleştirme” yoluyla “öteki” mekanizmasını işleten, toplumsal alanda kuralı koyan “özne” modeline işaret ediyor. Duvar yazılarının kimlik ve temsili ilişkiler tarzında (tek ayak) kullanımına başka bir örnek: PKK ideolojisi ile kolluk güçlerinin duvarlarda karşılaşma ânı, burada yine “imha” ile özetlenebilecek bir tepkisel yaklaşım söz konusu. 12 Ocak 2017 tarihli Milliyet gazetesi web sitesindeki “Polis duvar yazılarını tek tek sildi” başlıklı haberde17: “Adana'da asayiş, terör ve narkotik şube ekiplerinden oluşan 450 polisin katıldığı huzur operasyonunda, terör örgütü PKK'yı öven duvar yazılarak [yazıları] tek tek silindi” açıklaması bulunuyor.

Duvar yazılarının, ikili karşıtlıklara yaslanarak (etkin- edilgen, erkek- kadın, yöneten- tabii olan vd.) kimlikler kuran, özneleştiren dolayısıyla temsil iddiası taşıyan “tek ayak” kullanım tarzına direnen, bir manevra alanı açabilen tesirli karşılaşma potansiyelini göstermek istiyorum. Irkîleştirme mekanizması ve “ırk” söyleminin kendisine, kendisi üzerinde, onu “imha” etmeden, bozarak direnen ve yüzleşmeye imkân sağlayan bir kullanım tarzı. Bu örnek, duvar yazılarının, farklı tekilliklerin karşılaşmalarına, çok katmanlı ve yüzleşmeye olanak açan bir “ortam” sağlayabilecekleri, dolayısıyla yeni bir direniş tarzı doğurabilecekleri iddiamın taşıyıcısı olacak. Silvan’daki ablukalar sırasında, yine kolluk kuvvetlerince yazılmış bir duvar yazısını ele almak istiyorum: “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” yazısının üzerine, Türkiye’de ülkücü siyasetin simgesi olan üç hilal çizilmiş ve yazılama için Türkiye’nin iki renkli bayrağındaki renklerden biri olan kırmızı boya seçilmiş. Ablukalar kalktıktan sonra duvar yazısının üzerine siyah boya ile aynı duvarda yeni bir karşılaşma ve ilişki kuruluyor, kimliksiz, anonim bir ilişki. Hilallerin boş tarafı tam yuvarlak olacak şekilde tamamlanıyor, içine gülen yüz çiziliyor, ve “Türk” kelimesinin sahiplik anlamı veren eki, “Türkü” kısmından kesilerek kalan kısmın üzeri tamamen kapanmayacak şekilde üzerine çizgi çekiliyor, üçüncü ve son bozum ânında, atılan kısmın altına “Söyleyene!” kelimesi eklenerek anlam tamamlanıyor. Irkçı söylem hâlâ yerinde dururken bir çırpıda anlamının altı oyuluyor, yeni duvar yazısı “NE MUTLU TÜRKÜ SÖYLEYENE!” Irkçılığa ve onun yok ediciliğine karşı, kendi içinden, “bozarak” ve ırkçılığın ayrıştırıcı, kısır yanını orada tutarak bir direniş.

Duvar yazısının, metinden farkı tam bu noktada, başkalaşma ve tesir yoğunlukları oluşturma “ortam”ı oluşunda bulunur. Duvar yazısı, tüm bağlamıyla o ânda, oradadır, çevresine ve bağlamına aittir, bulunduğu duvarın dokusunu ve ilişkilerin izini taşır, ve tüm bu izlerle birlikte dile gelir. Silvan’daki duvar yazısı, silahlı bir operasyonun göbeğinde, ırkçılığın deneyimlerine, söz söyleme gücünü elinde bulundurduğu iddiası taşıyan bir öznenin diline aittir. Bu, hakiki “mutlu”luğu “Türk” olma ile eşitlemiş özneye itiraz, duvar yazısının tüm bu dokusu üzerinde, ikinci bir boyutta meydana gelir. Bulunduğu duvarın dokusu, tarihsel yer bilgisi, ırkçı deneyimlerin hafızası, artikülasyon sahibi özne ve güç gösterisi içinde, ne kadar kırılgan bir bağ ile orada var olduğunu bir hamlede teşhir edebilen kimliksiz, anononim bir tekillik. Yaşama dair ortak bir deneyimin, şarkı söylemenin temas ettiği yerde, bir anda görünüp kaybolan ırk. İkinci bir örnek de mavi renk boya ile yazılmış “ÜLKÜCÜ HAREKET” yazısı üzerinde gerçekleştiriliyor. Kırmızı renk boya ile başa eklenen “T” ve “L” harfi üzerine yazılan yeni harf “R”. Artık katmanlı bir duvar yazısı ve bağlamı söz konusu: TÜRKÜCÜ HAREKET.

Spinoza için affect/ tesir, bedenin/ zihnin etkilenme tarzlarıdır, düşünce ise hafızamızı tümüyle kapsayan, heyecanlarımızı, olayları, duygularımızı (affectus), karşılaşmalardaki algı ve deneyimlerimizin tümünü kuşatan şeydir. Türk, türkü, mutlu ve söyleme kelimelerine dair fikir, bedenin tesirli etkileşimlerinin tümünü orada, o ortamda, yoğunlaştıracak ve eyleme kudretini arttıran ya da azaltan bir karşılaşmaya vesile olacaktır. Yazının dolaylılığını kıran duvar yazısı formu, doğrudan bir ilişkiye, dokunun içinden, ezici deneyimin içinden, bozarak deneyimleri kuşatan bir “çağrıya” olanak sağlıyor.

Duvar yazıları: Tekillikler, oyunbozan feministler

Sara Ahmed’in yapışkan/ yapışan şeyler (sticky things) olarak tanımladığı ilişkisellikler, tesir kudretleri nispetinde var olurlar. Mutluluk, çağımızın her şeye yapışan fenomenidir. Sara Ahmed Mutluluk Vaadi (2010) kitabında: “Mutlu ev kadını soykütüğü çıkararak mutsuz ev kadını ve oyunbozan feminist [feminist killjoy] figürlerin ortaya çıkarttığı politik manzarayı değerlendirebiliriz” yorumunda bulunur.18 İlerleyen sayfalarda Ahmed, “Feminizm kadınların mutluluk için nelerden vazgeçmesinin istendiğinin politik bilincini içerir” tespitinde bulunur. Ben de duvar yazılarında, oyunbozan feministlerin izlerini takip etmeye çalışacağım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “anneliği reddeden kadın eksiktir, yarımdır”, dediğinde, toplumsal alandan her düzeyde itirazlar yükseldi. Duvar yazıları da “tek ayak” söyleme direnen çıkışlarla bir dizi deneyime “dil” ve “ses” veren ortamlar olarak kamusal alanı kuşattılar. “Yarım değil yarimsin”, “tamsan sen doğur” diyen lezbiyen biseksüel feministler19, 404 kodlu hata sayfası ile “peki lezbiyen anne?” diye sordular; ve “bir yarım kadın, bir yarım kadına, ‘boşver gel sevişelim demiş’ ” diyerek mahalle duvarlarında belirdiler. Oyunbozan feministler, duvar yazısı ve tek ayak kullanım karşılaşmasına bir örnek daha vermek istiyorum: “Her erkek biraz da devlettir, aslında” duvar yazısını tesadüfen Kadıköy Çocuk Karakolu’nun arka duvarına yazan bir kadın -henüz 18 yaşını doldurmamıştı- gözaltına alındı, 2 yıl süren dava sonucunda, kamu malına zarar verme iddiasıyla para cezasına çarptırıldı, aynı duvarda reklamı bulunan emlakçı ise “bize bir şey diyen olmadı” beyanında bulundu.20 Bu karşılaşma ânı, daha sonra yazının misliyle sahiplenilmesine, dolaşıma girerek farklı yerlerde tekrar tekrar belirmesine vesile oldu.

Herhangi bir ideolojik söyleme yaslanmayan, gündeliğin içinde, kültürel yapıları bozarak, tarih içerisinden sesleri, hayaletleri duvarlara çağırarak, dil ve anlam sınırlarıyla oynayarak tesirli yüzeylere dönüşen duvar yazıları, aynı zamanda temsilsiz tekilliklerin dillenme ortamları. Başla türlü hissedişlere, düşünüşlere davet. Başka türlü bir temasa, dilin olanaklarına uzanma. Tanıklığa çağrı, varlığa iz bırakma telaşı. Olanaksızlıkların içinden olanak yoklaması ve ben de varım çığlığı. “Aklı” terk, deliliğe davet. Kimlikleri terk hatta evreni terk. Duvar yazılarının, politikanın “tek ayak” versiyonlarına direnen, öznelerarası bir boyutu olduğuna, kişisel olanı toplumsal olanla çakıştıran dokularına son birkaç örnek daha göstermek istiyorum: “modernizm vidadır”, “kalbim acıyor sandım, sütyen teliymiş”, “bütün boşluklar çok güzel”, “uzayı bilmem ama kalbinde hayat yok”, “tek sahip olduğum şu an”, “sabreden dervişi samimi bulmuyoruz”, “Suriyeliler gidene kadar kalsaydın bari”, “hayat güzel de bazen para yetmiyor”, “nükleere hayır, oralete evet”, “deleuze seni benim kadar sevecek mi?” ve daha onlarcası… Duvar yazılarında dile gelen tekillikler elbette ki sadece bunlarla sınırlı değil, “kürtler kısırlaştırılsın” da bir duvar yazısı, “biji serok atatürk” de. Duvarların “tek ayak” kullanımlarının yüzleşmeye imkân veren tekilliklerin dillenmesiyle birlikte okunması, sözün bittiği yerde de umudu taşıyacak tesirli dolaşımlar, kimliksiz dolaşıklıklar, dolayımlar yaratabilmeleri, mümkün müdür? Mümkündür.

Sonuç niyetine

Ann Cvetkovich, depresyonu derinlemesine ele aldığı çalışmasının ilk bölümünde, akademi dünyasındaki, özellikle de sosyal bilimlerdeki, yaratıcı olamama korkusunu, yeterince zeki olamama kaygısını, söylemek istediklerini söyleyememe endişesini ve tüm bunların rekabetçi iş piyasası ile çevrili olmasını, depresyonun veçheleri olarak yorumlar.21 Depresyon üzerine konuşmayı, düşünmeyi ve yazmayı ise bir çeşit sağaltım yolu olarak görür. Cvetkovich, “crafting”, “el sanatları”, “zanaat” kavramını, bir direniş ayağı olarak okur. Bu bağlamda, çatışmalar ve çok uluslu şirketlerle kuşatılmış dünyanın yol açtığı depresyonla mücadelede, el işleriyle uğraşmanın, fikri mesailerin, yazarak üretmenin, yaratıcı düşüncenin depresyonu yenmedeki etkisi de bir direniş olarak görülür. Makale boyunca, duvar yazılarının tesirli kullanımıyla özneleştirme ve kimlikleştirme politikalarını bozuma uğratma ve “tek ayak” bütünlük iddiasına gedikler açabilme imkânı yaratabileceklerini tartışmaya çalıştım. Türkiye’de duvarların dillenmesi Gezi Parkı Direniş’ine dönebilen bir hafızayla hatırlanıyor. Tarihsel konumlanışıyla umut, neşe ve mizahın birlikte şekillendirdiği bir hafıza. O günlerden günümüze, duvar yazılarının başka tür -ağır, acı- tanıklıklar üstlendiklerini takip etmek mümkün, yine de duvarların karamsar neşesini kaybetmediğini söylemek ihtimal dahilinde. Kanaatimce, duvar yazıları, hem Cvetkovich’in “zanaat”ine hem de Ahmed’in “temas bölgeleri” oluşturma niyetindeki direniş anlayışına karşılık geliyor. Umudun, sık sık yitirildiği sert toplumsal koşulların içerisinde, yazılamalar, hayale, uzaya ve neşeye sığınmaya devam ediyor. Ortaya dökülen tüm duygular, gündelik ve politik dertlerle sarmalanmış hâline rağmen tek tip değil. İç dökme, yalnızlığa ortak olma, duvar ile konuşma, uzaya ve uzaylılara çağrı, Suriye Savaşı, duvarları mesken edinen tekilliklerin açtığı gediklerde dolaşıp duruyor. Çeşitli ideolojilerin sözünü taşısa da duvar yazılarının kullanım tarzı daha çok deneyime ya da deneyimin imkânsızlığına, hissi etki ve etkilenmelere yönelikler. Eski tip siyaset üretmenin tek tipleştirici, propagandif, fraksiyonuna kadar sezilen tarzından çok farklı, anonim, kimliksiz ve belirsiz. Tekilliklerin neşeli -acı -çığlıkları görünümündeler. Deleuzyen anlamıyla tesir ilişkilerinin yoğunlaşma noktası olarak görülebilecek duvar yazıları, ırka ve cinsiyetlendirmeye dayalı temsili özne politikalarına yazarak direnme, şiddet ve imha yöntemlerinin yol açtığı yıkım ve umutsuzluğa karşı direniş çatlakları açabilirler. Spinoza’nın 17. yüzyılda söylediği hâliyle, hâlâ bir bedenin kudretlerini, imkânlarını, neler yapabildiğini bilmiyoruz. Acı duygusunun karmaşık yapısı, ne nörobilimsel ne de toplumsal ilişkiler düzeyinde çözülebilmiş değil. Sara Ahmed, umut ve acı üzerine çalışmaların hem pozitif hem sosyal bilimlerde yükseldiğini söylüyor. Küresel, finansal kapitalizmin bu çalışmalarla dönüşeceğini mi yoksa çok daha ince ehlileştirme pratikleri geliştirerek hayatı Matrixleştireceği mi, konusunda kuşkulanmaya devam edeceğiz. Umudu, kişisel yıkımda mı, toplumsal devrimde mi, kozmik felakette mi arayacağız, sorusu tüm ağırlığını her zamanki gibi koruyor.

Ve bir duvar yazısı:

Kaynakça
Duyguların Kültürel Politikası, Sara Ahmed, Çeviri: Sultan Komut, Sel Yayıncılık: İstanbul, 2014.
Mutluluk Vaadi, Sara Ahmed, Çeviri; Deniz Mayadağ, Sel Yayıncılık: İstanbul, 2012.
Pasajlar, Walter Benjamin, Çeviri: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları: İstanbul, 2002..
Depression, a public feeling, Ann Cvetkovich, Duke University Press: USA, 2012.
Sinema 1 Hareket-imge, Gilles Deleuze, Çeviri: Soner Özdemir, Norgunk Yayınları: İstanbul, 2014.
Spinoza Pratik Felsefe, Gilles Deleuze, Çeviri: Ulus Baker, İstanbul: Norgunk Yayıncılık, 2005.
Cumhuriyet, Web sitesi, Kamu malı mı, özel mülk mü?, 8 Aralık 2015, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/444627/Kamu_mali_mi__ozel_mulk_mu_.html, Son erişim: 19.01.2017
Milliyet, Web sitesi, “Polis duvar yazılarını tek tek sildi”, 12 Ocak 2017, http://www.milliyet.com.tr/polis-duvar-yazilarini-tek-tek-gundem-2377456/ , Son erişim: 14.01.2017.
Lezbiyen Biseksüel Feministler, Web sitesi, Facebook sayfası, http://www.lezbifeministler.com/ , https://www.facebook.com/lbfem/
1 Mono-pod teknik bir terimdir, kamerayı sabit tutmak için kullanılan yardımcı aparatlardan biridir, sabitleme işlevi görse de kamerayı tutan bir elin yokluğunda kendi başına durması imkânlı değildir. Yapısal olarak hep dışarıdan “doğrultulma” ve “kontrol edilme” gereksinimi vardır. Duvarların kimlikli kullanım tarzında göreceğimiz gibi güç kesildiğinde, aslında hayatın kendisindeki çeşitlilik “tek ayak” dengenin suniliğini karikatürleştirebilir. Irkçı, cinsiyetçi, heteroseksist “tek ayak” kullanım tarzları, güç ile yaratılan suni denge olduğu sürece stabildirler. Aksi hâlde ne kadar kırılgan olduklarını göstermeye çalışacağım.
2 Radikal kitap, Web sitesi, “Duvarlar iki bin yıldır pek değişmedi”, 12 Temmuz 2013, http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/iki-bin-yillik-duvar-yazilari-ziyarete-aciliyor-368622, Son erişim: 18.01.2017.
3 Youtube, !f İstanbul Youtube kanalı, “!f 2014 Reklam Filmi”, Ocak 2014, https://www.youtube.com/watch?v=_gwYWc4EbZ4 , Son erişim 18.01.2017.
4 Sonsöz, Batman yerel internet gazetesi, 17 Ağustos 2015, http://www.batmansonsoz.net/haber/6907/duvar-yazilari-moda-oldu , Son erişim: 14.01.2017.
5 Youtube, KanalD Youtube hesabı, 30 Ağustos 2016, https://www.youtube.com/watch?v=56uhc4LQ138, Son erişim: 14.01.2017.
6 N’oluyo haber, İnternet gazetesi, İrem Şık, “Unutamadığımız Poyraz Karayel duvar yazıları…”, 9 Ağustos 2016, https://noluyo.tv/haber/5877/unutamadigimiz-poyraz-karayel-duvar-yazilari- , Son erişim: 14.01.2017.
7 Benjamin’in tarih anlayışına yaslanan bir soru sorma biçimi tercih edilmiştir. Olağanüstü hâl, tanımı için Benjamin VII. tezine bakılabilir ve şimdiki ân’ın, durağan diyalektiğin tarihsel perspektifi için tezlerin tamamı incelenebilir. Pasajlar, Walter Benjamin, Çeviri Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları: İstanbul, 2002, Syf. 37-50.
8 Husserlci anlamda, en basit tanımıyla, yönelimselliğe vurgu yapan bir şekilde kullanılacak “Her bilinç, daima bir şeyin bilincidir.”
9 Kavrama, açıklama ve ima düzeylerinin her birinin dünyayı anlamanın veçheleri olduğu Spinozacı anlamıyla kullanılmıştır.
10 Duyguların Kültürel Politikası, Sara Ahmed, Çeviri; Sultan Komut, Sel Yayıncılık: İstanbul, 2014, Syf. 11.
11 A.g.e. Syf. 14.
12 Spinoza Pratik Felsefe, Gilles Deleuze, Çeviri, Ulus Baker, İstanbul: Norgunk Yayıncılık, 2005, Syf. 28 , 29.
13 Kavramlar etimoloji sözlüğü dışındaki popüler sözlüklerde gündelikte yerleşmiş haliyle tek anlamı öne çıkarılarak açıklanmış ve doğru değil. Ben etimoloji sözlüğü ile Osmanlıca, Türkçe sözlüğü karşılaştırarak kullandım. http://www.etimolojiturkce.com/ http://www.luggat.com/
14Deleuze, Spinoza Pratik Felsefe, 2005, Syf. 26
15 Duyguların Kültürel Politikası, Sara Ahmed, 2014, Syf 15.
16 Sinema 1 Hareket-imge, Gilles Deleuze, Çeviri; Soner Özdemir, Norgunk Yayınları: İstanbul, 2014, Syf. 140.
17 Milliyet, Web sitesi, “Polis duvar yazılarını tek tek sildi”, 12 Ocak 2017, http://www.milliyet.com.tr/polis-duvar-yazilarini-tek-tek-gundem-2377456/ , Son erişim: 14.01.2017.
18 Ahmed, Sara, Mutluluk Vaadi, Çeviri; Deniz Mayadağ, Sel Yayıncılık: İstanbul, 2012, Syf. 81.
19 Lezbiyen Biseksüel Feministler, Web sitesi, Facebook sayfası, http://www.lezbifeministler.com/ , https://www.facebook.com/lbfem/
20 Cumhuriyet, Web sitesi, Kamu malı mı, özel mülk mü?, 8 Aralık 2015, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/444627/Kamu_mali_mi__ozel_mulk_mu_.html, Son erişim: 19.01.2017
21 Depression, a public feeling, Ann Cvetkovich, Duke University Press: USA, 2012, Syf. 18.