“Dünyayı edebiyat üzerinden okuyorum”

Meltem Gürle: Herkesin hayatı anlamak ve yaşadıklarına anlam verebilmek için bir yöntemi vardır. Kimi biliminsanı olur, kimi hayatı tecrübe ederek anlamak ister kimi de seyyah olup dere tepe gezerek arar gerçeği. Ben dünyayı edebiyat üzerinden okuyorum


@e-posta
Söyleşi, 01 Aralık 11:10
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Meltem Gürle’nin geçenlerde yayımlanan kitabı Kırmızı Kazak’taki yazılar etrafında döndükçe, pek çok soru da aynı şekilde zihnimde dönmeye başladı. Çünkü Kırmızı Kazak yazıları hayatı, dünyayı edebiyatla algılayan bir isimden gelmişti ve onun kendi yazılarına dair neler düşündüğünü merak eder olmuştum. Neyse ki bu meraklı hal çok uzun sürmedi de Gürle’yle bir söyleşi gerçekleştirip aklımdan geçenleri sorma imkânı buldum. Ortaya da hayatı, edebiyatı, kitapları, roman kahramanlarını konuştuğumuz; dahası, aslında onların bizi konuştuğunu gördüğümüz bir söyleşi çıktı.

Kırmızı Kazakın hikâyesinden başlayalım: Önsözde de epey bahsetmişsiniz, çok güzel bir hikâyesi var. Kitabı edinenler mutlaka okuyacak ama burada da kısaca bahsetmenizi istesem...

Selami İnce’nin BirGün yazılarına vesile olması hikâyesinden bahsediyorsunuz. Evet, bu hikâyeyi birkaç kez değişik vesilelerle anlattım. Selami çok eski arkadaşımdır. Onun Ankara’da benim İstanbul’da öğrenci olduğumuz senelerden beri tanışıyoruz. Selami benim ufak tefek bir şeyler yazdığımı biliyordu. BirGün’ün Genel Yayın Yönetmeni olduğunda, gazetede edebiyat yazıları yazmamı istedi. Ama ben ayak sürüyüp durdum. Bunca işin arasında, ne vakit oturup yazacaktım? Zaten ders programım çok yüklüydü ve öğrenciler bütün zamanımı alıyordu. Ayrıca her hafta yazmak disiplin gerektirirdi ve bende bunun kırıntısı bile yoktu falan filan. Böyle bir sürü mazeret sıraladım ona. Ama Selami kolay kolay pes edecek biri değildir. Bir gün bana telefon etti ve bir Oğuz Atay yazısı yazmamı istedi. Beni zayıf noktamdan yakalamıştı, bunu reddedemeyeceğimi biliyordu. Bu zaten senin konun, dedi. Sadece bir kereliğine yazacaksın, dedi. Ben de bunları duyunca ikna oldum. Yazı hemen o hafta basıldı. Selami, yolladığım metni köşe yazısı formatına sokmuş, tepesine de internetten bulduğu bir fotoğrafımı yerleştirmişti. Bana telefon etti o gün, “Artık köşe yazarı oldun,” dedi ve o meşhur kahkahalarından birini patlattı, “Bundan sonra her hafta yazıyorsun.” İşte ben böylece BirGün’de köşe yazmaya başladım.

Kırmızı Kazak, Meltem Gürle, Can YayınlarıBaşlangıçta her hafta yazacak olmak beni korkuttu. Bir de gazete yazılarının diline uyum sağlamakta zorlanacağımı düşündüm. Ama Selami iyi gazeteci olduğu gibi, çok da becerikli bir editördür. BirGün’deki görevini sürdürdüğü müddetçe, yazdığım her satırı okudu, önerilerde bulundu, düzeltmeler yaptı. Her şeyden önemlisi de üslubuma hiç müdahale etmeyerek bana yazdığım hikâyelerin ve kullandığım dilin köşe yazısı için uygun olduğunu hissettirdi. Onun sayesinde, gönülsüzce başladığım bu işi keyifle sürdürür oldum.

Ayrıca kitaplaşma sürecinden bahsetmenizi isteyeceğim. Kitap fikri nasıl doğdu? Hangi fikirle yola çıkıldı? Bu yazıları bir araya getiren amaç neydi? Yazılar nasıl seçildi ya da seçildi mi?

Kitap fikri bir süredir vardı. Okuyucular soruyordu, ben acaba yapsak mı diye düşünüyordum. Hatta kitabın önsözünde anlattığım gibi, çok sevgili bir öğrencim bana kendi elleriyle bir kitap hazırlayıp hediye etti. Fakat Kırmızı Kazak’ın ortaya çıkmasını aslında iki kişiye borçluyuz: Uzun süredir bu denemeleri bir araya getirip kitaplaştırmak isteyen editörüm Çiğdem Uğurlu ve bu projenin gerçekleşmesini sağlayan Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sırma Köksal. İkisine de çok şey borçluyum. Çiğdem, bütün denemeleri satır satır okudu, hikâyelerin akışını, düzenini sağladı ve de en önemlisi hangi yazıların bu kitaba gireceğine karar vermekte büyük yardımı oldu. Kurgu masasının başında o vardı yani. Sırma Köksal da bu sürece katıldı ve hem yazıların seçilmesinde hem de bu sürecin hızlı ve pürüzsüz bir şekilde ilerlemesinde bize yol gösterdi. Bu iki titiz ve çalışkan kadın olmasaydı, Kırmızı Kazak bir proje olarak kalacaktı. İkisine de buradan bir daha teşekkür etmek istiyorum.

“Yazıları nasıl seçtiniz?” diye sordunuz. Bence en önemli kararlardan biri buydu. Hangi yazıların bu kitaba gireceğine karar vermek kolay olmadı. En sonunda, Çiğdem Uğurlu’nun ve Sırma Köksal’ın önerisiyle edebiyat ve gündelik hayat ile ilgili yazıları ön plana çıkarmaya karar verdik. Böylece, günlük gazete yazısı olarak değerlendirilebilecek ve daha çok güncel olaylardan söz eden yazılar (en azından şimdilik) dışarıda kalmış oldu. Bu kararın arkasında, bu denemelerin yeniden ve yeniden okunabilecek edebiyat yazıları halinde bir araya getirilmesi fikri vardı. Bir de, toplam altı senenin ürünü olan gazete yazılarının hepsini bir kitapta toplamak pek de gerçekçi bir proje değildi. Şimdi elime aldığımda bakıyorum ki kitap bu haliyle bile beklediğimden daha hacimli olmuş. Art arda uzayıp giden hikâyelerle umarım okuyucuyu yıldırmamışızdır.

“Edebiyat tarihinin çok kişisel bir okuması”

Yazdıklarınızı "deneme" adı altına toplamışsınız. Ancak, dost sohbetiyle yoğrulmuş ciddi bir masanın ortak kararıyla rahatlıkla söyleyebilirim ki Kırmızı Kazak, aynı zamanda çok güzel bir hikâyeler toplamı. Siz nerede görüyorsunuz kaleminizden çıkanları ya da illaki bir sınıflandırma yapmak, adını koymak gerekir mi?

Her şeyden önce şunu söyleyeyim, kitabımın dost sohbetleri ile uzayan sofralarda konuşuluyor olması kadar hiçbir şey mutlu edemez beni. Siz masa demişsiniz ama ben illaki bir sofra hayal ettim. Sofranın başında aldığınız karara gelince, yanlış sayılmaz herhalde.

Kırmızı Kazak’ın bir hikâyeler toplamı olarak okunabilmesinin altında yukarıda sözünü ettiğim seçimin büyük bir payı oldu. Çiğdem’in de önerisiyle, bunları gazetede yayımlandıkları sırayla değil de, konular etrafında toplayarak yerleştirmeye karar verdik. Çocukluk, gençlik, yetişkinlik falan derken, bu yazılar toplamı kendi içinde bütünlüklü bir yaşam öyküsünü anlatır hale geldi. Bunun dışında da, kimi denemeleri (mesela kitaba adını veren “Kırmızı Kazak”ı, hayatımın dönüm noktalarından birini anlatan “İncelikler Yüzünden”i ya da İstanbul’da bir lisede öğretmenlik yaparken şahit olduğum bir olayı aktaran “Fareler ve İnsanlar”ı) kendi içlerinde birer öykü olarak okumak da mümkün elbette. Ama bu durum, kitabı bir öykü kitabı yapar mı bilmiyorum.

Edebiyat türleri arasında böyle bir sınıflandırma yapmak gerekir mi? Bir okuyucu olarak buna cevabım, hayır. Böyle bir tasnife gitmeye gerek yok. Metnin ne niyetle yazıldığı da pek önemli değil. Önemli olan, okuyucunun onu hangi tadı alarak okuduğu ve zihninde, gönlünde, kitaplığında nereye yerleştirmek istediği herhalde. Doğrusunu isterseniz, ben öykü olsun diye niyet ederek yazmadım. Ama yazılı her metnin, bir miktar kurgu içerdiğini bilerek yazdım. Aksini iddia etmek safdillik olur. Bu denemeler de, her biri kendinden menkul birer öykü olarak okunabilecekleri gibi benim yaşam öykümden izler taşıdıkları için bir otobiyografinin parçası olarak da okunabilirler. Bana sorarsanız –ki soruyorsunuz- ben onları edebiyat tarihinin çok kişisel bir okuması olarak görüyorum. Ya da hayatın edebiyat üzerinden okunması diyelim. Bu da aslında verdiğim derslerden pek farklı sayılmaz. Orada da edebiyatı hayattan ayrı bir yerde görmüyorum çünkü.

Bu paralelde denemenin bugünün edebiyatındaki yerini de konuşmak isterim. Ciddi bir geleneğe sahibiz bu konuda fakat bugün için güdük kaldı diyebilir miyiz? Düşüncelerinizi merak ediyorum...

Deneme bence çok önemli bir edebi tür. Biraz üvey evlat gibi, haklısınız. Yani roman gibi bir büyük ağabeyin ve öykü gibi ele avuca gelmez fişek gibi bir kardeşin yanında, deneme kıymeti anlaşılmamış ve biraz kenarda köşede kalmış bir çocuk gibi duruyor. Halbuki en aklı başında olan o. En zeki, en becerikli, en derli toplu olan da o. En şiirsel olan değil belki ama kendini en anlaşılır şekilde ifade eden de o. Karamazov kardeşlerden biri olsaydı, Ivan Karamasov olurdu mesela. Bir fikir adamı olurdu yani.

Kendi adıma denemenin kıymetini, düzgün bir edebiyat okuyucusu haline geldikten sonra anladım. Elime geçen her şeyi oburca okuduğum “Aslan Okuyuculuk” dönemini geride bırakıp, karşıma çıkan kitapları ince eleyip sık dokuyan bir gözle okumaya başladığım “Kurt Okuyuculuk” dönemine geçtikten sonra yani. Bunu yapmaya başladıktan sonra, hem edebiyat eleştirisi hem de deneme hayatımda çok önemli bir yer tutmaya başladı. Birileri benim okuduğum metinleri ya da dünyanın kendisini bambaşka yerlerden okuyor, o vakte kadar görmediğim şeyleri gösteriyordu ve bunda çok heyecan verici bir taraf vardı.

Türk edebiyatında da hakikaten köklü bir deneme geleneği var. Cemil Meriç’ten Nurullah Ataç’a, Salah Birsel’den Tahsin Yücel’e, her biri farklı üslup ve dille yazan ama hepsi keyifle okunan yazarlar bunlar. Ben mesleğim ve ilgi alanlarım nedeniyle, daha çok edebiyat eleştirisi yazan denemecilerin okuyucusu oldum. Çok sevdiğim ve yazdığı her satırı heyecanla okuduğum Nurdan Gürbilek bunların başında geliyor.

Günümüzde denemenin güdükleştiği fikrine ise pek katılmıyorum. Bence dünyada da Türkiye’de de hâlâ çok zevkle okunan bir tür bu. En büyük avantajı da belli bir tez üzerine kurulu olduğu için “fikir yazısı” diye nitelenen makale gibi akademik türler ile bütünüyle kurmacaya dayalı diğer edebiyat türleri arasında kalan gri alandan konuştuğu için, her iki tarafla da kolayca buluşabilmesi ve yazı için yeni özgürlük alanları açabilmesi bence.

“İyi hikâyeler her zaman hatırlanır”

İlk sorudaki hikâye meselesinin üzerine gitmek istiyorum biraz. Kırmızı Kazakın bütününe baktığımızda bir kahramanın –ki bu kahraman siz oluyorsunuz- belli bir kurgu altında toplanmamışsa da hikâyeler yumağıyla hemhal olmuş hayatını görüyoruz. Aslında bir kurgu da yok değil; çocukluğunuzdan bugününüze gelen doğrusal bir zaman akışı söz konusu. Bu anlamda hiç abartmadan şunu söyleyebilirim; farklı kurgusuyla dikkat çeken bir roman âdeta Kırmızı Kazak. Ne dersiniz? Kitabı, yayımlandıktan sonra tekrar okuma fırsatınız oldu mu bilmiyorum ama dışarıdan bir gözle Kırmızı Kazaka baktığınızda gördüklerinizi merak ediyorum bu bağlamda. Yani “bir roman kahramanı olarak Meltem Gürle”yi görmek ne hissettirdi size?

Kırmızı Kazak’ın bir roman olarak okunabileceğini hiç düşünmemiştim. Ta ki bir arkadaşım, denemeleri okuduktan sonra beni arayıp “Bu roman olmuş!” diyene kadar. Sonra bunu birkaç kez daha duydum. Şimdi siz de aynısını söylüyorsunuz. Buna sevinmeliyiz herhalde. Fakat daha önce de söylediğim gibi ben böyle niyet ederek yazmadım. Zaten haftada bir gazete yazıları yazıyorsanız, bu kadar uzun soluklu düşünemiyorsunuz. Bir gün bütün yazılar toplanıp basılacak, sonra da otobiyografik roman niyetine okunacak deselerdi, tutulup kalır hiçbir şey yazamazdım herhalde. Bu denemeleri farklı zamanlarda yazdım ve bir araya gelince nasıl bir bütün oluşturacaklarını hiç düşünmedim. Dolayısıyla ortaya çıkan sonucun benim için de şaşırtıcı olduğunu söyleyebiliriz.

Yayımlandıktan sonra kitabı yeniden okumaya kalkıştım, evet. Fakat çok kısa sürdü. Birkaç bölüm okuduktan sonra elimden bıraktım. Artık burada olmayan bir dünyanın renklerini, ışıklarını gördüm, sesini duyar gibi oldum çünkü. Sanki bütün hikâyeler birleşmiş ve tek bir hüzünlü hikâye haline gelmişti. Halbuki yazdığım zaman böyle değillerdi. Neşeli olanlar bile acıklı göründü gözüme. Beşiktaş’ta, Hisar’da, Taksim’de gittiğim kahveler, esnaf lokantaları, kitapçılar, sinemalar, eski arkadaşlarım... Hepsi, kaybolmuş bir zamanın işaret fişekleri gibiydi. Onların böyle gözümün önünde patlayıp patlayıp sönmelerine dayanamadım. Kitabı kapatıp bir yere kaldırdım. Elbette yine açarım. Ama bu ne zaman olur bilmem.

Roman kahramanı olmak meselesine gelince, bunu 10 yaşındaki Meltem’e söylemiş olsaydınız herhalde çok sevinirdi. O sırada en çok istediğim şey buydu çünkü. Moby Dick’i yeniden yazacak ve kahramanı ben olacaktım. Okuduğum onca kitap içinden her nedense Melville’in romanını seçmiş, bu görkemli hikâyenin anlatıcısı olmayı hayal etmiştim. Diğer denizcilerle birlikte Pequod’ya binecek ve okyanusa açılacaktım. Bana İsmail diyebilirsiniz yani... Düşündüm de, bu beni şimdi bile mutlu ederdi. Kendi hikâyemin İsmail’i olabildim mi bilmiyorum. Dediğim gibi İsmail kahramandan çok anlatıcıdır. Öyle umalım ki Melville’in bazen acemi ve şaşkın ama her zaman iyi bir gözlemci olan bu meşhur karakteri gibi ben de hikâyeleri mümkün olduğu kadar kenarda durarak ve kendimi çok parlatmadan anlatmış olayım.

Hayatı edebiyat ve kitaplar üzerinden okuyabilmenin yazıları var Kırmızı Kazakta. Hayat bize edebiyatla alımlanacak kadar naif bir çerçeve açıyor mu sizce?

Bu “naif” lafı benim lanetim. Her yerde karşıma dikiliyor, iki elini beline koyup benden hesap soruyor. Artık bir sözcük değil de, kanlı canlı bir kişi sayıyorum onu. Onunla ne zaman karşılaşsam irkiliyorum, çünkü sırtında bir sürü önyargıyla birlikte geliyor. Genellikle gerçeklikle bağı zayıf olan insanları anlatmak için kullanılıyor. Bazen de iyi niyetli ama biraz safça kişilere istinaden söyleniyor. Her koşulda, hayatın gerçekleri ile yüzleşemeyen ve hayal dünyasında yaşayanlar ima ediliyor. Çoğu kez idealistler, romantikler, kimi zaman da edebiyatseverler kastediliyor bu lafla.

Hepsine ayrı ayrı itirazlarım var ama madem edebiyattan bahsediyoruz, ben de oradan tartışayım bu meseleyi. Edebiyatın hayal gücünden beslendiği doğrudur ama yazarlar ya da edebiyatseverler “hayaller içinde yaşayan” kişiler değildir. Evet, edebiyat hayatın ilk bakışta görünmeyen yerlerini konu alır ve en büyük toplumsal meseleleri bile bize insan ölçeğinde gösterir. Fakat ona naif diyebilir miyiz? Kafka naif midir mesela? Ya da Dostoyevski, Zola, Flaubert? Bir sabah uyandığında ne olduğunu bilmediği bir suç nedeniyle tutuklandığını fark eden Josef K.’nın durumu, bugün hayatlarımızın gelip dayandığı yeri açıklayamayacak kadar “uçuk” bir hikâye midir? Cinler’de, kendi benliğinin karanlık odasında hapsolmuş Stavrogin’in şeytani gücünün ve karşı konulmaz cazibesinin anlatıldığı sahneler, milyonları peşinden sürükleyen diktatörlerin varlığını izah etmeye çalışan siyasi teorilerden daha mı zayıftır mesela? Maden işçileri hâlâ Germinal’deki gibi mücadele etmiyorlar mı? Taşranın bir mekândan çok bir duygu olduğunu sosyologlar bize söylemeden önce Flaubert’den öğrenmemiş miydik? Bu liste böyle uzayıp gider.

Hayat zalimdir. Ve herkes sonunda ölür. İyi yazarlar bunu bilirler. Ama incelikli bir yerden anlatırlar. İnsan ilişkileri üzerinden hikâye ederler. Bunun için onları ancak tebrik edebiliriz. Çünkü olaylar insanlar ve dönemler gelip geçer, ama iyi hikâyeler her zaman hatırlanır.

“İncelikler Yüzünden” başlıklı yazınızda şöyle diyorsunuz: “Bizi mahvedenin kabalıklar olduğunu zannederiz. Oysa asıl incelikler yıkar hepimizi.” Bir önceki soruyla paralel düşünürsek; edebiyat, hayat gibi “zorba” bir kavramla nasıl mücadele edebilir? Ya da edebiyattan böyle bir yükü sırtlanmasını istemek haksızlık mı olur?

Tennessee Williams’ın oyunu Arzu Tramvayı’nın finalinde Blanche DuBois der ki: “Yabancıların nezaketine her zaman güvenmişimdir!” Oyunun tümünü düşününce, Blanche’ın lafı ironiktir belki. Ama “İncelikler Yüzünden” tam da bu fikir üzerine kurulmuş bir yazıydı. Bizi etkileyecek ve dönüştürecek olanın hiç tanımadığımız birinden gelen anlayışlı bir davranış olduğunu söylüyordu. Yani kabalık yerine incelik, kötülük yerine iyilik, nefret yerine sevgi. Dünya o kadar hoyrat bir yer ki, çoğu kez bunun farkına bile varamıyoruz. Oysa iyilik ve güzellik vardır. İnsanın yabancı birine hiçbir şey beklemeden yardım etmesi mümkündür. “Öteki”ni hiçbir zaman kendimiz gibi bilemeyiz belki ama yine de ona kendimizden bir şeyler verebiliriz. Bu yazı da bunu anlatıyordu: Tanımadığım birinden gelen beklenmedik bir incelikle birlikte uzun süredir inkâr ettiğim yasımı tutmaya başlayışımın hikâyesiydi.

Ama siz buradan yola çıkarak, biraz daha ötesini soruyorsunuz. Bu soru bir öncekinden farklı aslında. Bu sefer, kötülüğü edebiyat vasıtasıyla yenebilir miyiz diye soruyorsunuz. Bu soruya en güzel cevabı, 1970 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü aldığında yaptığı konuşmada Aleksandr Soljenitsin veriyor. Kırmızı Kazak’ta Dostoyevski’nin “Dünyayı güzellik kurtaracak” sözünden bahsettiğim yazıda, bu konuşmanın daha detaylı bir özeti var. Soljenitsin, Dostoyevski’nin bu meşhur sözünün ne anlama geldiği hakkında uzun uzun düşündüğünü söylüyor. Güzellik ya da sanat, insan ruhunu yüceltir ve hayata bakışımızı derinleştirir diyor. Ama ya dünyayı kurtarmak? Bu edebiyatın işi midir? Fakat hemen ardından, sanatın karşı konulmaz bir ikna gücü olduğunu kabul etmemiz gerektiğini söylüyor. Ona göre, gerçek bir sanat eserinin gücü o kadar büyük ki dile getirdiği fikre karşı olanları bile kendi önünde diz çöktürebilir. Soljenitsin ile bu konuda aynı fikirde olduğumu söylemeliyim. Sanat ya da edebiyat sandığımız kadar kırılgan ve uçucu bir şey değil. Tam tersine, birbirimizi anlamak için kullandığımız diğer araçlardan çok daha kuvvetli aslında. Bir fikir tartışmasında, insanlar farklı taraflar seçebilir ve tümüyle ayrı kamplara düşebilirler. Halbuki bütün bu uzlaşmaz kişileri, tek bir sanat eserinin karşısında aynı duyguda birleştirebilirsiniz. Onun için Soljenitsin, Dostoyevski’nin bu sözü için “Dikkatsizce söylenmiş bir laf değil, bir kehanettir bu,” der ve hepimizi birleştirecek hakikate ancak güzellik yoluyla varabileceğimizi söyler.

“Hayat bir süre sonra edebiyatlaştı...”

Kırmızı Kazak yazıları bir anlamda yaşamınızın da farklı bir bakışla dökümü gibi. Katılır mısınız? Sık sık romanlar, romanlardan sahneler ve roman kahramanları aracılığıyla hafızanın çok da görünür olmayan yerlerinde dolaşıyorsunuz kitap boyunca. Bunu yapmak nasıl hissettirdi size?

Evet, doğru bu. Bu kitabı oluşturan denemeleri yazarken hayatımın değişik dönemlerini ziyaret etmek zorunda kaldım. Bunların hepsinden aynı derecede mutluluk duyduğumu söyleyemeyeceğim. Kimi çocukluk ve ergenlik anılarına geri dönmek acı vericiydi. Kaybettiğim yakınlarımdan bahsetmek de öyle. Yine de yazının onarıcı tarafını küçümsememek lazım. Kısa bir an için bile olsa, sevdiklerimle yeniden buluşmak bu zahmetli işin belki de tek tesellisiydi. Bir ressam arkadaşım vardı. Onu ilk kez evinde ziyaret ettiğimde, bana odasını göstermişti. On kadar karakalem portre yapmış ve baş ucuna asmıştı. Ben merak edip sorunca, hepsinin yakın arkadaşları olduğunu ama artık eskisi kadar sık görüşmediklerini söylemişti. Bir gün onları çok göresi gelmiş ve oturup bir bir resimlerini yapmış. Sonra da hepsini duvarına asmış. “Şimdi istediğim zaman görüyorum onları,” demişti bana. O zaman tam olarak anlamamıştım ne demek istediğini. Fakat artık anlıyorum. Kırmızı Kazak’taki kişilerin bazıları da benim karakalem portrelerim sayılır. Kimileri artık hayatta değil, kimileriyle yollarımız çoktan ayrıldı. Bazıları ise gerçek hayatta asla bir araya gelmezlerdi. Ama işte şimdi baş ucumda yan yana duruyorlar. İstediğim zaman açıp bakabilirim.

Kırmızı Kazakın edebiyat ve hayatın sınırları üzerine de tekrar düşünmeye çağırdığını söylemek isterim. Sahi; hayat nedir, edebiyat bunun neresindedir? Ya da bir başka bakış açısıyla edebiyat içinde hayatın açtığı bir alandan söz etmek ne kadar ve niye mümkündür? Yine farklı bir bakış; kurgu nerede biter hayat nerede başlar?

Herkesin hayatı anlamak ve yaşadıklarına anlam verebilmek için bir yöntemi vardır. Kimi biliminsanı olur, kimi hayatı tecrübe ederek anlamak ister kimi de seyyah olup dere tepe gezerek arar gerçeği. Ben de dünyayı edebiyat üzerinden okuyorum. Aslında seyyah olmak istiyordum ama korkak olduğum için edebiyatçı oldum. Sakarım, dağınığım, dalgınım. Evden okula kadar kazasız belasız gitmeyi başarırsam kendimi tebrik ediyorum. Böyle bir bünyenin doğal ortamı divandır. Divanda oturur ve okursunuz. Sonra kalkar, başka bir divana oturursunuz ve orada okumaya devam edersiniz. Ben bütün çocukluğumu ve gençliğimin büyük bir kısmını böyle geçirdim. En çok yaşamam gereken zamanı okuyarak geçirdiğim için hayat bir süre sonra edebiyatlaştı. Nereye bakarsam hikâyeler görür oldum. Dolayısıyla, benim için bu ikisinin arasındaki sınırlar çok geçirgen. Hangisinin nerede başlayıp hangisinin nerede bittiğini ben de bilmiyorum.

Pek çok kimliğinizle yazılardasınız kitapta; çocuk, ergen, genç, orta yaş... Aynı şekilde; akademisyen, öğretmen, köşe yazarı, okur, yazar, araştırmacı... Peki bu kitabı yazan hangi Meltem Gürle?

Herhalde bunların hepsi. Ama öğretmen sesimi kısmaya çalıştığımı itiraf edeyim. Bizim mesleği yapıyorsanız, biraz yüksek perdeden çıkan bir ses edinirsiniz. Hep biraz ders veren ve yukarıdan bir yerden konuşan bir sestir bu. Bir süre sonra o kadar içinize işler ki, ekmek alırken bile aynı sesle konuşursunuz artık. Meslektaşlarımda arada bir duyarım bu sesi. Bazen gülerim, kimi zamansa ürperirim. Bir keresinde başıma bir iş gelmişti, bir de onu hatırlarım. Bir gün Beşiktaş iskelesinde vapur beklerken yanıma küçük bir ayakkabı boyacısı yanaştı. Yedi sekiz yaşında var ya da yoktu. Belki de daha büyüktü ama bedeni yoksulluktan kavruk kalmıştı. Pabuçlarımı boyamak istedi. Ben de rengi solmuş süet botlarımı gösterdim ve boya tutmayacaklarını söyledim. Yine de para vermek istedim ama almadı. Bunun üzerine okula gidip gitmediğini sordum ona. Belki bir iki soru daha. Buna karşılık suratıma şöyle bir baktı ve “Sen öğretmen misin, abla?” dedi bana. “Nereden anladın?” dedim. “Sesinden anladım,” diye cevap verdi. Çok utanmıştım o zaman. Nasıl bir sesle konuştuysam artık! İşte yazarken o sesi kısmaya gayret ettim. Kimse sürekli ders veren bir tonda konuşan birinin yazdıklarını okumak istemez çünkü.

Son olarak bu ara yaptığınız bir şeyler olup olmadığını sormak isterim. Neler var masada bekleyen?

Şu ara en severek yaptığım şey, Yedi-Yetmiş dergisi için hazırladığım Karga ve Çocuk serisinin yeni bölümlerini yazmak. Karga ve Çocuk’u, Barış İnce’nin önerisi üzerine, çocuk dergisi için ne yazalım diye düşünürken bulduk. Huysuz bir kara karga olan Roko ile sekiz yaşındaki Nisa arasındaki diyaloglardan oluşuyor. Bir felsefe serisi olarak düşünüldü ve en az 10-12 hikâye olacak şekilde tasarlandı. Bu ikisinin arasındaki konuşmaları, Platonik diyaloglardan ilham alarak yazıyorum ve felsefenin temel problemleri etrafında şekillendiriyorum. Her açıdan nefis bir tecrübe benim için. Çocuklar için yazmak da ayrıca öğretici. Öyle her şeye gülmüyorlar, her şeyi hemen beğenmiyorlar. Beğenmedikleri zaman da kendilerini çok açık bir şekilde ifade ediyorlar. Üstelik uzun cümleler ve karışık ifadeler kullanmak da insanı kurtarmıyor. Yazarken iyice sadeleşmek gerekiyor. Felsefenin kendisi de böyle bir dili talep edeceği için, bu ikisi arasındaki benzerlikten yararlanarak mümkün olduğunca tutumlu bir şekilde yazmaya çalışıyorum. Karga ve Çocuk serisini Zeynep Özatalay resimliyor. Bence harika bir iş çıkarıyor. Buradan ona selam göndermek isterim. Tabii bütün Yedi-Yetmiş okuyucularına da.