Dünyanın bitmeyen ağrısını sırtında taşıyan insan: Tahir Elçi

Muharrem Erbey: Unutturmak için çaba varsa, unutturmamak için de bir çaba olmalı dedim. Onu görünmez kılmak için çaba varsa, onu görünür kılmak için de çaba olmalı dedim...


@e-posta
Söyleşi, 03 Ocak 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Türkiye’de yaşanan pek çok faili meçhul hikâyesinin içerisinde son zamanlarda en çok aklımıza gelen hikâyelerden biridir Tahir Elçi. Bir televizyon kanalında katıldığı bir tartışma programının ardından uğradığı sosyal linç ve devamında kaybettiğimiz, davasının sümen altı edildiği bir İnsan Hakları Savuncusu. 28 Kasım 2015’te uğradığı saldırıda yaşamını yitiren Tahir Elçi’nin davasının arkasında herkes tarafından bilinen fakat yine herkes tarafından bilinmesine rağmen yapılmayan koca bir “hiç” var.

Tahir Elçi’nin katledilmesinin üzerinden üç yıl geçti. Onun hem meslektaşı hem arkadaşı olan Muharrem Erbey, h2o Kitap tarafından yayımlanan “Tahir Elçi Hikâyesi” kitabını hazırladı. Bu kitap içerisinde Tahir Elçi’nin yakın aile bireylerinin yanı sıra onunla aynı sırayı aynı evi paylaşmış pek çok insan Tahir Elçi’nin hikâyesini ve şahidi oldukları katliam gününü, ânını anlatıyorlar. Eşi Türkan Elçi, Tahir Elçi’nin işini nasıl yapan bir insan olduğunun haricinde onun bir eş, bir baba, bir dost olarak hayatta duruşunu anlatıyor.

Kitabı hazırlayan Muharrem Erbey ile Tahir Elçi ve bu kitabın yayına hazırlanış sürecini konuştuk. 

Kitabın girişinde yazmışsınız ama kitabı henüz edinmeyenler için bu kitabın hikâyesini bize anlatır mısınız?

Aslında kitabın girişinde önsöz mahiyetindeki yazımda kitabın neden hazırladığını anlatmaya çalıştım. Bu kitap, avukat, insan hakları savunucusu, arkadaş, dost, eş olan sevgili Tahir Elçi’nin biyografi çalışmasıdır. Arkadaşım olan Tahir’i, yaşadığı o acılı coğrafyada nasıl dişiyle tırnağıyla avukat olduğunu, hangi badirelerden geçtiğini sevenlerine göstermek istedim. Tahir ile birlikte ailesinin, arkadaşlarının neler yaşadıklarını insanlara anlatmak istedim. Tahir Elçi’nin vurulmasından iki gün sonraydı, onun evinde oturmuştuk. Beni BBC’den aradılar, Tahir Elçi’yi yazmamı rica ettiler. Eve gittiğimde ne yazacağımı bilmiyordum. Bilgisayarın başına oturunca acı boğazımda düğümlüyken, elim tuşların üstünde durmadan gezindi. O akşam çok defa okunan “Tahir Elçi: Bir Zühre Hikâyesi” adlı makalem tamamlanmıştı. Tahir Elçi’nin öldürülmesinin birinci yılında BBC benden Tahir ile ilgili yeniden bir yazı yazmamı istedi. Yine ne yazacağım derken bilgisayarın başına geçmemle “Tahir Elçi: ‘Masumiyetin ve Dik Duruşun Timsali’ Bir Barış Elçisi” makalem bir anda bitti.  İkinci yılında bu sefer düzenli yazdığım ahvalnews adlı internet sitesine “En Sevdiğin Öldüğünde Büyürsün” başlığıyla bir makale yazdım. Her üç makale çok sevildi. Kasım 2017’de “acaba bunlardan yola çıkarak bir Tahir Elçi Kitabı yazabilir miyim” dedim. Sevgili eşi Türkan’dan bir kitap çalışması konusunda ne düşündüğünü sordum. Türkan buna çok sevindi, destek olacağını da söyledi. Başladım çalışmaya. Önce masa üstünde çalıştım. Ailesiyle ön görüşmeler yapıp görüşme yapacağım insanları belirledim ve Mayıs 2018’de çıktım sahaya.

Tahir Elçi Hikâyesi, Muharrem Erbey, h2o KitapBu kitabı hazırlarken en büyük desteği eşi Türkan Elçi’den aldım. Ona, Tahir’in Cizre’deki ailesine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Arşivinden Tahir Elçi ile ilgili çokça bilgi, belge, fotoğraf aldığım Diyarbakır Barosu’na teşekkürlerimi sunuyorum. Benimle konuşan, yazı yazan, röportaj yapan okul arkadaşlarına, meslektaşlarına, insan hakları savunucularına teşekkürlerimi sunuyorum. Henüz kitap hazırlıklarının başında kapak fotoğrafı için konuştuğum ve son aşamada Sur ile ilgili “Yoktunuz - Never There” (2017, Enstalasyon, 320x750x100 cm) eserinin fotoğrafını veren ressam sevgili dostum Ahmet Güneştekin’e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ahmet Güneştekin eserini şöyle tanımlamaktadır: “Mekânı anlamlandıran nesneler var olmadıklarında sadece yaşam alanlarımızı değil, benliğimizi de eksik tanımlamış oluruz. Yoktunuz mekân ve nesnelerin sınırlandırdığı bir iç kabuğa, Pierre Nora’nın tanımladığı gibi ‘hafızanın mayalandığı yere dönüşürken bu önermelerden hareket eder.’” Ben bu kitabı yaşam alanlarımızı, benliğimizi, bizi eksiltmeyi görev edinenlere cevap olsun diye hazırladım. Ben bu kitabı Tahir Elçi'ye olan Barış borcumuzun bir nişanesi olsun diye hazırladım.

Süreç nasıl gelişti? Bu kitabı hazırlamak sizin için manevi olarak ne demekti?

Bu süreç beni çok etkiledi. Tahir defalarca rüyalarıma girdi. Boğazımın düğümlendiği anlar oldu. Uyuyamadığım, nefesimin kesildiği, sustuğumun, dayanamadığım anlar oldu. Bir iki kez ara verdim. Hatta vazgeçtim. Evet bunu ilk defa size söylüyorum. Bunaldım ve yazmayacağım dedim. Birincisi arkadaşlarının ağır davranmasından, ikincisi ise anlatılanların bende yarattığı derin boşluktan dolayı kendimi kötü hissettim. Bir gün Instagram’dan yurt dışında yaşayan birisi bana hazırlamakta olduğum Tahir Elçi Hikâyesi kitabıyla ilgili mesaj yazdı. Çok duygulanmış etkilenmiş ve bana teşekkür ediyordu. O anda yeniden başladım. Tahir’le temas kuran, birlikte çalışan arkadaşlarını, kişileri, kadim dostlarını projeye dâhil etmeye özen gösterdim. Kimin ismi geçtiyse mutlaka ulaşmaya çalıştım. Diyarbakır Baro Başkanlığı yapan tüm başkanlara, yakın olduğu meslektaşlarına, birlikte çalıştığı insan hakları savunucularına telefon açtım. Onlara projeyi anlattım. Whatsapp’tan grup kurdum, çok sayıda insana projeyi anlatan sorular, notlar, mesajlar gönderdim. Yazmak istemediğini söyleyenlere de teşekkür ettim. Sosyal medyadan projeyi anlatarak destek istedim. Tahir Elçi Kitabı Whatsapp grubundaki arkadaşlarına on beş günde bir mesaj atarak Tahir ile ilgili yazılarını yazmalarını hatırlatıp rica ettim. Diyarbakır’da olanların tümüyle yüz yüze görüştüm. Sorular sordum, notlar aldım.

Sevgili eşi Türkan Elçi ile İstanbul’da uzun bir görüşmemiz oldu. Onun için acı oldu ama yine de tüm sorulara cevaplar verdi. Bizlerle Tahir hayattayken onunla yaşadıklarını paylaştı. Tahir’i, sevdiklerini, anılarını anlattı. Daha sonra Cizre’deki ağabeyleri, yengesi ve yeğenleriyle görüştüm, Tahir'i onlardan dinledim. Ardından Cizre’deki, Diyarbakır’daki okul arkadaşlarına, üniversiteyi okuduğu Diyarbakır’daki ev arkadaşlarına, Diyarbakır ve dünyanın birçok yerinde tanıştığı, çalıştığı meslektaşlarına, insan hakları savunucusu arkadaşlarına, baro başkanlarına ve baro çalışanlarına sözü verdik. Bizlere yüreklerini açtılar. Kitabı bitirdiğimde üstümden ağır bir yük kalktı. Ona karşı olan borcumuzun bir kısmını verdiğimi düşününce rahatladım.

Siz bu kitabı hazırlarken Tahir Elçi ile ilgili neler öğrendiniz?

Tahir Elçi’nin ne zor şartlarda büyüdüğünü, okuma azmini, adalete olan ilgisinin küçük yaşlardan itibaren yeşerdiğini, herkese güven verdiğini, işini çok iyi yapan biri olduğunu, hayatı derin ve anlamlı yaşadığını, kuru kuruya hiçbir şeye inanmadığını, Kürdi damarının ne kadar güçlü olduğunu öğrendim.

Tahir Elçi ile sizin arkadaşlığınızı kitaptan ve daha önceki yazılarınızdan biraz biliyoruz. Yine de Tahir Elçi sizin için ne demekti? Tahir Elçi Türkiye için ne demekti?

Tahir Elçi barışçıldı, hümanistti, sorunların çözümünde hem ortak aklı ön planda tutuyordu. Sert, marjinal ve kırıcı değildi. Ona güvenebilirdiniz. İşinde en iyi olmak istiyordu. Bunun için çok çabalıyordu. Kendi kendine İngilizce öğrendi. Bir keresinde AİHM’den gelen İngilizce yazıları okuyup cevap yazabildiğini keyifle söylemişti bana. Gerçek bir aydındı. Silahı ve şiddeti sevmezdi. Herkesi eleştirirken bile nezaketi elden asla bırakmadı. Kimseye torpil yapmadı. Türkiye’de böyle insan az yetişir. Aydındı, bir çok makale kaleme aldı. Hukukçuydu. Davalarını ciddi takip eden ve sonuna kadar götüren bir yanı vardı. Türkiye’de her şey yarım yamalak yapılır. Tahir, AİHM’den birçok emsal karar çıkardı. Tahir, benim için cesur bir aydın ve hukukçuydu. Tahir, Türkiye’deki hukuksuzluğun canlı hafızasıydı.

Tahir ElçiPek çok ödülü olan bir yazarsınız bunun yanı sıra bir avukatsınız. Tahir Elçi davasının yargılama sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dava Türkiye gibi pek çok faili meçhul cinayetin işlendiği bir ülke için ne ifade ediyor?

Tahir, ömrünü kamu görevlisi olanların hep aklanmasına karşı cezasızlıkla mücadeleye adadı. Onun öldürülmesinden sonra faillerin cezasız kalması için olağanüstü bir çaba var. Tahir’in ölümü ve sonrasında sürdürülen soruşturması aslında Türkiye’nin muhalif Kürtlere reva gördüğü ikili hukukun somutlaşmış hâlidir. Tahir Elçi, yıllarca faili meçhul cinayetleri araştırdı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürdü, köy yakmaları, ağır işkenceleri ortaya çıkardı. Olmadı, yaşanmadı denilen birçok hukuksuzluğu belgeledi. Avrupa’da hukuk ve mahkeme arşivlerine taşıdı. Türkiye, AİHM’de aldığı mahkumiyet kararlarıyla dünyanın utanç listesinde yer alıyor. 1990’lı yıllardan itibaren tüm faili belli/meçhul cinayetlerin soruşturma dosyaları yok edildi. Tahir,  bunlardan bir çoğunu, araştırdı, sonuçlandırdı. Türkiye’de 1980’den beridir süren hukuksuz karanlık dönem bittiğinde, özgür bir yargı var olduğunda beklenti içinde olabiliriz. Ona sadece biz Kürtler değil, insanlık da borçlu.

Ortaya koyduğunuz kitap aynı zamanda Tahir Elçi’nin hafızalardaki yerini de tazeleyen bir belge niteliği de taşıyor. Bu toplumun hafızası ya da hafızasızlığı için ne söylersiniz?

Biz balık hafızalı bir toplumuz, hemen her şeyi bir süre sonra unutuyoruz. Unutturmak için çaba varsa unutturmamak için de bir çaba olmalı dedim. Onu görünmez kılmak için çaba varsa onu görünür kılmak için de çaba olmalı dedim. Ben bu kitabı yeni Tahir Elçi’ler yetişsin diye hazırladım. Tahir Elçi’lere en çok ihtiyaç duyduğumuz karanlık bir dönemdeyiz. Tahir, bizi tamamlamak için yola çıktı. Hayatında hep eksik hissettiği şey, dünyanın bitmeyen ağrısıydı. Onu gidermeye çalışırken kaybettik. Belleksizleştirmeye karşı bu kitabı hazırladım. Bundan yıllar sonra çok rahat koşullarda yaşayacak olan Kürtlere, Tahir Elçi adında bir aydını hatırlatmak istedim. Bu aydının hangi zorluklardan ve badirelerden geçerek, kendini halkının sorunlarına vakfettiğinin bilinmesini ve unutulmamasını istedim.

Tahir Elçi’nin bir televizyon kanalında yaptığı konuşma sonrasında hedef hâline geldiği her daim konuşuldu. Sizce o konuşma bir başlangıç ya da bir son muydu? O konuşma sonrasında neden bütün bunlar yaşandı?

Tahir Elçi’nin CNN Türk’te söylediğine insanlar katılır katılmaz. Ama linç kültürünün yaygınlaştırılmasına her kesimin katılması anlaşılmaz. Aydın insan her konuyu tartışır. Orada tartışmasına izin bile verilmedi. O konuşma ile elbirliğiyle örgütlü olarak linç edilmeye çalışıldı. Dört ayaklı minaredeki basın açıklaması sonrası sokağın başında iki polis vuruldu. Polisleri öldüren örgüt üyeleri kaçarken, sokakta 40-50 civarında avukat, gazeteci ve sivil insan vardı. Bu insanlar gözetilmeden polisin o tarafa ateş açması tümüyle hatadır. Bir sivil dahi olsaydı ateş açılmaması gerekiyordu. O konuşma onu hedef yaptı önce linç, sonra vurulması ve soruşturmanın yürümemesi hepsi tesadüf değildi diyebilirim. Kitap hazırlığından bahsettiğim insanların ilk sorusu şu oldu: “Tahir nasıl öldürüldü?” Ben onlara “Tahir’in nasıl öldüğünü değil nasıl yaşadığını yazıyorum” diye cevap verdim.

Tahir Elçi suikastını Türkiye tarihine nasıl yerleştirmek, hangi aksta okumak gerekir?

Türkiye suikastlar ülkesi oldu. Hukuksuzluğun ve antidemokratik uygulamaların, hukuk dışı referansların ayyuka çıktığı ülke olarak anılıyor. Biliyorsunuz Türkiye’de çok sayıda aydın, gazeteci, insan hakları savunucusu ve siyasetçiye suikast yapıldı. Muhalif olanların çoğu öldürüldü. Musa Anter, Uğur Mumcu, Vedat Aydın, Medet Serhat ve Hrant Dink gibi yüzlerce aydın muhalif insanın öldürülmesini tahammülsüzlüğün, tek tipleştirmenin, homojenleştirmenin bir yansıması olarak görmek lazım. Oysa ki Anadolu ve Mezopotamya gibi devasa iki uygarlığın kesiştiği çok renkli, çok dilli, çok kültürlü bir coğrafyada teklik asla olamaz.

Bu yalnız Kürt meselesiyle ilgili bir konu mudur?

Hayır değil. Farklı olana karşı tahammülsüzlük had safhada. Farklı olanın farklılığıyla onay ve kabul gördüğü toplumlar demokratiktir. Oysa burada herkes Türk/Müslüman/Sunni/Hanefi olmak zorundaymış dayatması söz konusudur.

Tahir ile Cizre Jitem davasında mağdurların avukatlarıydık. Dava devam ederken ben Aralık 2009’da tutuklandım. Cezaevinden bir yıl sonra kelepçeyle gelip tanık sıfatıyla duruşmada ifade vermiştim. Duruşmalar uzun süre devam etti, bir türlü bitmedi. 4-5 yıl sonra tahliye olduktan sonra bizi evine yemeğe davet etmişti. Yemekte konuşurken konu Jitem davasına gelmişti, Tahir, “Jitem davası başlarına bela oldu, kurtulmaya çalışacaklar” demişti. 28 Kasım 2015’de onu katlettiler. Beş altı ay sonra da Jitem davasındaki tüm sanıklar beraat etti. Kürtlere adalet bu kadar işte.

Ondan geriye kalanların mücadelesi var. Özellikle Türkan Eliçi ve çocukları, onlar ne ifade ediyor Türkiye için, gelecek için?

Türkan, çok vicdanlı bir hukukçu olmaya aday. Okulu bitmek üzere. İyi bir kalemi ve merhametli bir kalbi var. Bize hepimize çok şey katan Tahir’in emanetleri. Dik, onurlu ve güçlü bir kadındır Türkan. Hukukçu ve yazar kimliğiyle çok şey yapacağına inanıyorum. Tahir’in yarım bıraktığı hukuksuzluğa, cezasızlığa dair çalışmaları olabilir. Nazenin Amerika’da okuyor. Kalbi kırık, üzgün ve burası ona hep kötü hatıralar bıraktığı için uzak duruyor. Zaman en iyi ilaçtır. Zekidir. Nazenin çok temiz, düzgün ve disiplinli bir kız olarak yetiştirdi annesi ve babası. Geleceğini o belirleyecek orada. Arin, babasının gençliğine çok benziyor. O da annesiyle İstanbul’da okuyor.

Elçi’nin öldürüldüğü yer de önemli. Dört Ayaklı Minare’nin nasıl bir tarihsel öyküsü var bir cinayet mahalline dönüştürülmesi ne demek?

Dört Ayaklı Minare, Fatih Paşa mahallesindedir. Bir zamanlar dinler ve dillerin hoşgörü içinde bir arada yaşadığı “Gavur Mahallesi” diye bilinen Fatih Paşa Mahallesi’ndeki Şeyh Mutahhar Camii ve Dört Ayaklı Minaresi, Akkoyunlu Hükümdarı Kasım Han tarafından 1500’de yaptırılmıştır. Camii Şeyh Mutahhar Türbesinin bulunduğu arsa üzerinde inşa edildiği için bu adı almış. Hâlâ dört ayağı üzerinde duran Şeyh Matar Camii’nin minaresi, türünün tek örneği. Türkiye’de bu tarzda bir minare hiç bulunmuyor. Minare ile ilgili anlatılan farklı efsaneleri biliyoruz. Bunlardan birisi, minarenin ayakları arasından yedi kez geçenlerin dileklerinin kabul edildiğine dairdir. Kimilerine göre dört ayak, Diyarbakır Surları’nın; Mardinkapı, Urfakapı, Saraykapı ve Dağkapı’dan oluşan dört kapısını temsil ediyor. Kimilerine göre ise, İslamiyet’teki dört mezhebi temsil etmesidir. Dört temel üzerine oturan minarenin İslam dininin tekliğini ifade ediyor olmasıdır.

Son üç yıldır, Diyarbakır’a gelen tüm yabancıların ilk uğrak yeri oldu Dört Ayaklı Minare. Şehre gelenlerin taksi şoförüne Tahir’in vurulduğu yeri bir mabedi sorar gibi sorduğunu biliyor musunuz?

Sur bütün o çatışmalardan sonra bugün ne hâlde?

Sur’da hayat durdu. Çarşı açık, insanlar geziyor ama öteye geçme şansları yok. Her yer yıkık. İçeride olan biteni kimse bilmiyor. Evler yıkıldı hafriyatlar çıkarıldı. Benim bir müvekkilimin evini yıktılar. Ona 12.500 TL para verdiler. Adam mahkemede hakim bey ben bu parayla kümes alamam, evimi istiyorum dedi. Bir kısım evler beton ile yapılıp çevresi bazalt ile kapatılıyor. Orijinal evler yıkıldı. Betonarme evlerin makyaj ile sunulması doğru değil.

Bu ülkede barış için yapılması gereken en temel şey sizce nedir?

Barışın yolu Kürtlerle konuşmaktan, diyalogdan geçiyor. Hoşgörüden geçiyor. Kürtler siyasal hayata mutlaka katılmalıdır. Yönetimde söz sahibi oldukları bir sisteme ihtiyaç vardır. 1921 anayasası buna güzel bir örnek olabilir. Bir arada yaşama dışında bir şans yoksa bunun yasal düzenlemesinin yapılması gerekir.  Herkesin Türk olmadığı çok kültürlü bir toplum olduğunun anayasal düzenlemesinin yapılması, herkesin hayata, siyasete, toplumsal yaşama katılması gerekiyor. En temel şey, herkesin tarihsel bir özeleştiride bulunması ve ötekinin reddinden vazgeçmesidir.