Kristof'tan üç: Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan

Derin keder öldürür sözcükleri, sonra sessizlik katleder her şeyi. Zaman geçer, bedenleri örter. Zaman mezar taşı üstüne mezar taşı diker. Agota Kristof’unki yaşamın dile getirilemez yanının öyküsü…


@e-posta
Dosya, 02 Şubat 10:47
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Cefa anlatıcısıdır Agota Kristof; dili zulümden geçer. Merhametsiz bir hayatın temelini yazıda kurar. Sınırları aşmak zorunda kalan, doğduğu ülke olan Macaristan’dan İsviçre’ye gitmeye mecbur bırakılan bir yazar olarak romanlarını göçmenlikle, kimlikle, savaşla örer; yokluğu, eksikliği döker söze, “yeni topraklarda” başlayan “yeni” hayatları; geçmişin bile sarsılmaz olmadığını, pekâlâ değişebileceğini “taştan” bir dille anlatır. Yazının her şeye muktedir olduğu bir evrendir onunki.

Büyük Defter, Kanıt ve Üçüncü Yalan içinde kahramanların yaşamadığı bir dünyada, cansız gövdeler arasında, ölümün yanına çömelen ikizlerin, Lucas ve Claus’un, tuttuğu bir kayıt:

1

Dün her şey daha güzeldi

Ağaçlarda müzik

Saçlarımda rüzgâr

Ve senin uzanan ellerinde

Güneş

Dün her şey daha güzeldi. Savaş sürüklememişti henüz kimseyi hiç tanımadıkları bir anneannenin yanına. Dün her şey daha güzeldi. Baba cepheye gönderilmemiş, anne ikiz çocuklarını bu “cadı” kadına teslim etmek zorunda kalmamıştı. Ölüm hastalığı daha kapıyı çalmamıştı.

Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan, Agota Kristof, Çev: Ayşe İnce Kurşunlu, YKYAdsız bir ülkede adsız bir savaşın, adsız bir yoksulluğun içine düşüldü sonra. Birlikte düşüldü ama. Birlikte doğulanla. Bir kez ayırmayı denemişlerdi ikisini. Okul zamanıydı; bir bina mesafe vardı aralarında. Vücutlarının yarısı eksilmişti sanki. Dengeleri bozulmuş, başları dönmüş, bayılmışlardı. Anne merhamete gelmişti sonra. Sonra okul kapanmıştı, bombardımanlar sıklaşınca.

Bu yüzden işte, şimdi, “eğitimlerine” anneannenin evinde devam edeceklerdi. Önce, hatırlayınca gözlerini dolduran sözcükleri unutacaklardı. Taşınamayacak kadar ağır bir anıya dönüşenleri, bir daha asla söylenemeyecek olanları unutacaklardı. Tekrarlamaktan anlamlarını yitirecekti sözcükler, içerdikleri acı da dinmeye başlayacaktı. Fiziksel acıya da başkaldıracak, birbirlerini öldüresiye döveceklerdi; ağlamamayı öğreneceklerdi. Dilenecek, kazandıkları her şeyi çalılıkların arasına atacaklardı; bir tek saçlarındaki okşayışı atmaları mümkün olmayacaktı. Bakışlarını içeri çevirecek, kulaklarını her türlü sese kapatacaklardı. Ve her şey defterlere kaydedilecekti; yazmak, bir yel gibi gelecek, ufalanarak dağılıp giden bir yalnızlığa mahkûm bu iki yaşamı dolduracaktı. “Olanı yazmalıyız, gördüğümüzü, duyduğumuzu, yaptığımızı” diyeceklerdi. “Belirginlikten ve nesnellikten uzak” sözcükleri ne yüreğe ne de kâğıda yaklaştıracaklardı. “Çok ceviz yiyoruz” yazabilirlerdi örneğin; ama “ceviz severiz” yazamazlardı çünkü “sevmek” kesin bir sözcük değildi. Bir insanı sevmekle cevizi sevmek bir tutulamazdı: Duyguları tanımlayan sözcükler çok belirsizdi. Kullanımından kaçınılmalı; “nesnelerin, insanların kendileriyle, yani olayların sadık betimlemeleriyle” yetinilmeliydi. Yazı, insanı her yere götürecek olsa da sıradan şeylerden söz edilmeliydi.      

Sonra anne gelecek, yüreğe kan binecekti. Onlar olduğu yerde kalacak, çukurlar kazacaktı.

Yeni yabancılar gelecek, savaş bitecekti. Tayına bağlanılacaklardı karneyle. Herkesin eksiği gediği çokken, anneanneyle onların hiç eksiği olmayacaktı. Yepyeni bayraklar bütün resmi binalarda dalgalanacaktı. Liderlerin fotoğrafları dört bir yana asılacak, onların şarkıları, dansları, dilleri öğretilecek, diğerleri yasaklanacaktı. Sıradan bir ihbar yetecek, insanlar sorgusuz sualsiz hapse tıkılacak, buhar olup uçacaktı. Giysiler tek kol yahut tek bacakla yetinecek, ülke dikenli tellerle çevrilecekti.

Anneanne yataklara düşecekti.

Baba, ayrılığı getirecekti sonra. Kanıt’ı geride kalanın hikâyesine dönüştürecekti ve önce Kanıt ardından da Üçüncü Yalan, yalnızlığa her zaman deliliğin eşlik ettiğini doğrulayacaktı.

2

“Şimdi nasıl davranmalı?

Aynı eskiden olduğu gibi. Sabahları uyanmaya, akşamları yatmaya ve yaşamak için gerekli olan şeyleri yapmaya devam etmen gerek.

Uzun sürecek. 

Belki bütün bir ömür.”

Sabahları uyanmanız, akşamları yatmanız ve yaşamak için gerekli olan şeyleri yapmaya devam etmeniz gerekir çünkü ölmediğiniz sürece gün pencerelere gelir. Yaşamaya nasıl devam edeceğinizi bilip bilmemenizin bir önemi yoktur. Yaşam önemsemez çünkü bir bütün oluşturduğunuz kardeşinizin yanınızda olup olmadığını. Lucas’ın yaşamı da önemsemez Claus’un yokluğunda zamanın artık geçecek yer bulamamasını. Kalbin olduğu yere baktığında atışının daha farklı, daha uzak, daha yabancı gelmesini. Bunca çok gerçeğe dayanamayarak gündelik hayattan el ayak çekmesini. Fark etmez dünyanın dünya olmaması, bir “şeye” dönüşmesi. Uyansanız da uyanmasanız da doğdukça doğar, uyusanız da uyumasanız da battıkça batar günler. Bahçenizi ihmal etseniz, sütü bozsanız, yemek yemeseniz de doğar ve batar günler. 

Ne var ki, herhangi bir yılın son gününde, yokluğu çekilenin yerine, bir kadını, bir bebeği koyar belki. Çünkü zaman, ancak zaman içinde fethedilir.

Bir yaz gecesi yanlışlıkla öldürülenin yerine de sizi yahut Lucas’ı koyar. Özür bile diler; boynuna ilmeği yanlışlıkla geçirdiğini, hastaneye yanlışlıkla düştüğünüzü, yanlışlıkla delirdiğinizi söyler. Ölümcül bir yalnızlık içinde yanlışlıkla yaşadığınızı, her gece aynı rüyaları yanlışlıkla gördüğünüzü söyler.   

Böylece bir kâbusu yalnızca yeni bir kâbusla takas eder. Bir bedene başka bir bedeni, bir kemiğe başka bir kemiği ekler. Körelen bir anıyı, başka bir tanesiyle canlandırır. O doğan ve batan günler, işte bunu yapar.

Lucas’ı kimi kadınlara götürür; kimi kadınları Lucas’tan alır. Bir çocuğu onun kılar; onsuz bırakır. “Sevmek” sözcüğünün anlamını kendisi dahil kimsenin bilmediğini söyletir. Var olanların bir gün geri dönebileceğini… Ve iz bırakması gerektiğini hatırlatır. “Bütün insanların dünyaya en azından bir kitap yazmaya geldiğini…” Canın çok sıkılırsa, üzülürsen, kimseyle konuşmak istemezsen yazman gerektiğini.

Tam da böyle böyle, geceleri mezarlıkta geçirmekten yorgun düşüre düşüre, Kanıt bizi yalanlara hazırlar.

3

“Ama artık aramızda olmayacak. Onsuz her şeyin yerli yerinde olmasının ne önemi var.

Tam tersine. Artık her an ve her yerde senin yanında olacak.”

“Bir tür günlük mü bunlar?

Hayır yalanlar.

Yalanlar mı?

Evet. Uydurulmuş şeyler. Gerçek olmayan hikâyeler, ama gerçek de olabilirler.”

Yalanlar: Sokaklarda yabancı bir ordunun askerleri dolaşırken, herkes çok sayıda siyasi tutuklu olduğunu bilirken, yurtdışına seyahat yasakken, bazı şehirlere bile gidilemezken sayfa sayfa, her gün yüzlerce kez “Biz özgürüz” cümlesini basmak; günde yüz kez, “Bolluk ve mutluluk içinde yüzüyoruz” cümlesini basmak.

Dünyayı değiştiren ve dünyayı değiştiğinden bile haberdar etmeyen o “şey” yüzünden öyle olduğunu sanmak; oysa istisna olmadığını öğrenmek. “Bolluk hak getire” hiçbir yerde mutluluk görmemek.

Yalanlar basmak. Yalanlar yazmak. Önce anlatması olanaklıymış gibi anlatmak, sonra vazgeçmek. Sonra böyle bir şeyin olması olanaksızmış yahut bunu olsa olsa sizin uydurmanız olanaklıymış gibi anlatmak. Her şeyin hafif, kolay ve güzel göründüğü bir dünyada bir mucize olarak anımsamak. Onu. Claus’u. Lucas’ı. Her yerde görmek onu. Klaus’u, Claus’u. Ya da Lucas’ı. Odada, bahçede, sokakta; yan yana yürürken. Her gece onunla, Lucas’la, konuşmak; aşağı yukarı hep aynı şeyleri söylemek. “Hayatın tümüyle gereksiz olduğunu; anlamsızlık, aldanma, sonsuz acı demek olduğunu; aklın almayacağı kötülükte Varolmayan bir Tanrı’nın icadı olduğunu…”

Umutsuzluğu, dokunulabilir, elle tutulabilir, kalıcı kılmak. Umutsuzluğun anısının insanın içinde kaldığını duyumsamak. 

Yine de her şeyi güzelleştirmek, olanları olduğu gibi anlatmaya cesaret edememek ve olmasını istediğin şekilde anlatmak. O ilmeği boyna geçirmemek, o arabayı o yola saptırmamak, onu o trenin altına göndermemek. Zamanın her şeyi silmesine, acıların dinmesine izin vermek. Unutmak. Otuz yıl boyunca ölümcül bir yalnızlık içinde yaşanıldığını unutmak. Onun yerinde olmak istediğini unutmak. En hüzünlü kitaplardan bile daha hüzünlü hayatlar olduğunu unutmak.

Çünkü derin keder öldürür sözcükleri, sonra sessizlik katleder her şeyi.  Zaman geçer, bedenleri örter. Zaman mezar taşı üstüne mezar taşı diker. Agota Kristof’unki yaşamın dile getirilemez yanının öyküsü…