Ülke olarak nasıl güldüğümüzün yanıtı: Sarı Kahkaha

İlk kitabıyla edebiyatta “kendine ait bir oda” ayıran Murat Özyaşar, yedi yıl aradan sonra ikinci öykü kitabı Sarı Kahkaha ile okurla buluştu. Özyaşar, derdin dermanının da dertte aranacağını bilenlerin öyküsünü anlatıyor


@e-posta
Kritik, 19 Mart 00:09
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Murat Özyaşar ismi, yayımladığı ilk öykü toplamı Ayna Çarpması'ndan beri akıllarda.

Akıllarda çünkü Özyaşar, daha bu ilk öykü kitabında "kendine ait bir oda" ayırmıştı edebiyat dünyasından. Yazarın, Ayna Çarpması kitabı yayımlandıktan sonra Haldun Taner ve Yunus Nadi gibi iki nitelikli edebiyat ödülüne değer bulunması da bu odanın Özyaşar'a ayrıldığının önemli göstergeleri aslında. Ona ayrılan bu oda ise oldukça korunaklı ve kendine has döşenmiş ziyaret edilesi bir âlemdi adeta. Geriye, Özyaşar tarafından bu odayı her yazdığıyla biraz daha genişletmek, daha kendinden bir evren haline getirmek kalmıştı ancak bunun için uzunca bir zaman beklemek gerekti. Çünkü Özyaşar, verimlerini hemen ortaya çıkarmak konusunda biraz çekingen davranan bir kalem açıkçası. Her ne kadar daha ilk öykü kitabıyla dikkatleri üzerine çekip kendi dönemindeki öykücüler arasında farklı bir yerde durduğunu hemen belli etse de, ikinci öykü kitabını okumak için yedi yıl beklemek gerekti.

Semih Gümüş, Murat Özyaşar'ın öykü dünyasını anlattığı "Bir anlatım ve dil ustalığı" başlıklı yazısında şöyle bir not düşüyor bu durum için: "Murat Özyaşar öyküyü bir yaratıcı yazı sorunsalı olarak görüyor. Bunun için de az, öz, acelesiz yazmak gibi bir seçim yapmış." diyor. Durum belki tam da Semih Gümüş'ün bahsettiği gibi, belki de bilmediğimiz başka nedenler var. Ne ki, sonuçta Özyaşar'ın ikinci öykü kitabını okumak için yedi yıl bekledik. Şunu ise daha baştan belirtmekte yarar var. Murat Özyaşar'ın yedi yıl aradan sonra gelen ikinci öykü kitabı Sarı Kahkaha'da, metinlerdeki her kelimenin üzerine uzun uzun düşünmüş, evrenine katacağı dünyaları tartıp biçmiş, dahası bu dünyaları anlatırken "nasıl" bir biçemi yakalayacağı üzerine de metinle arasına ciddi mesafeler koyarak hesaplamış bir yazarın verimlerini okuyoruz. Yani, Murat Özyaşar'ın kitapsız geçirdiği yedi yılın, öykü dili ve anlatımı üzerine uzun uzun düşündüğü ve bu "nasıl"ın yanıtlarını bulduktan sonra yazdığı öykülerden meydana getirdiği bir yedi yıl olduğunu anlıyoruz. Sarı Kahkaha'nın her öyküsünde, hikâye anlatışının nasıl olması gerektiğine dair işte bu yedi yıllık düşün hissediliyor.

Şunu da söylemek gerek: Kitapta yer alan "Kalan" ve "Altıotuzbeş" adını taşıyan iki öyküyü, daha önce "Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle" dizisinden yayımlanan Bir Dersim Hikâyesi ve Merhaba Asker adlı kitaplardan biliyoruz. Sarı Kahkaha'daki diğer tüm öyküler ilk defa bir kitap altında toplandı.

Edebiyata kendi toprağından uzanıyor

Sarı Kahkaha, daha açılış öyküsü "Kepenk", ikinci cümlesinin hemen başında kendine yer bulan Mecburiyet Caddesi ve bu Mecburiyet Caddesi'nin müdavimlerinden Kâmil'le bildiğimiz ama her anlatışta yeniden yaratılabilecek bir dünyanın habercisi olduğunu belli ediyor. Aslına baktığımızda bildiğimiz de bir hikâye anlatılan "Kepenk"te ve Özyaşar'ın öykü anlayışını da bir bölümüyle yansıtıyor bize. Herkesin hayatının bir döneminde illa ki mecbur kaldığı Mecburiyet Caddelerinden bir cadde ve onu bilmem kaçıncı kez turlayan iki arkadaşın öyküsü anlatılan. Ama burada önemli olan, Özyaşar'ın bu iki arkadaşı nasıl bir dünyanın içinden geçirdiği, onların gördüklerinden bize ne yansıttığı ve bunu nasıl bir dille anlattığı.

Sarı Kahkaha, Murat Özyaşar, Doğan Kitap"Kepenk"te, bir kepenk kapatma eylemine gidecek yolu görüyoruz aslında. Sosyal olaylar, Murat Özyaşar kahramanlarının gözü önünden geçiyor. Göstermek, söylemek istediklerini bir şekilde okutuyor bize yazar ancak önemli olan, bu olayların metnin akışına nasıl sızdığı. Öykünün, bir yansıtmadan çıkıp edebiyat değeri kazanması da tam bu noktada yerini buluyor. İki arkadaşın can sıkıntısı girdabındaki küçük dünyalarından çekilmiş bir kareyle... Gözümüze sokmadan, hayatın akışından çıkmış çok doğal bir fotoğrafla anlatıyor bunu yazar ve öykü de, döneme tutulan ayna olma özelliğinden, has edebiyat diyarına uzanmış bir metin olma özelliği kazanıyor.

Toplumları etkileyen hiçbir olay yok ki bir şekilde edebiyatın kıskacına takılıp eserlerde can bulmasın. Bu yadsınamaz bir gerçek ancak şöyle de bir gerçek var ki bazı toplumsal olaylar, sömürü ya da türlü kazanç için taşınıyor edebiyata. Özellikle de Gezi, bunun sınanması açısından önemli bir eşik olarak çıkmıştı karşımıza. Ancak Murat Özyaşar'ın toplumsal olayları edebiyata taşımadaki samimiyetinin sorgulanabileceğini düşünmüyorum çünkü en başından beri böyle bir anlayışın içindeydi yazar. Kendi toprağından, oradan doğan hikâyelerden uzandı edebiyata. Kendi toprağının, Doğu'nun köklerinden tutundu edebiyat trenine. Bu da doğal bir gözlemin yanında, yazdıklarına da bunun en doğal haliyle sirayet etmesini sağladı. Yetiştiği kültürün renkleri de öykülerinde, plastik meyveler olmadı. Birçok tartışma var edebiyatın ve edebiyatçının bu konuda nerede duracağına dair ama ikinci kitabını karşıladığımız Murat Özyaşar, bu konuda önemli nüveler veriyor bize.

Kendi topraklarından, has edebiyat diyarına yolculuğun öyküleri aynı zamanda Murat Özyaşar'ın Sarı Kahkaha'sındaki öyküler ve kendi yazı macerası bu bağlamda.

Dil, öykünün dünyasını başka bir evreye taşıyor

Öykünün var oluşunu tamamladığı en önemli etmen olan "dil", Murat Özyaşar öykülerinin de en çarpıcı yanını meydana getiriyor. Öykü, kendi doğası gereği dil üzerine en çok emek verilmesi gereken tür. Bunun yanında, yazar yaratıcılığına bağlı olarak birçok anlatım olanağı da tanır onu kaleme getirene. Ancak bazı sınırların aşılması, öykünün öykü olmaktan çıkmasına ve metnin, tehlikeli dikenli teller haline dönüşmesine sebep olur. Bazı çetrefil kelime oyunları uğruna yabana atılan hikâye ise bu dikenli tellerin başlıca müsebbibleri...

Buna paralel Murat Özyaşar öykülerinde hikâyenin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz ki bu güzel bir şey. Okuru metne, metni kendi yoluna bağlayan bir unsur. Ancak hikâye kendi akışındayken Özyaşar, öykünün kendine sağladığı olanaklardan çok iyi ve yerinde bir tavırla yararlanıyor. Yer yer şiire kadar uzanan bir dil devinimi burada bahsettiğim. Özyaşar da öykülerindeki bu dilsel hareketliliğin peşinden gidiyor. Bunu ise öykü akışında gayet işlevsel bir yere oturtmayı başarıyor. İşlevsellikten kastım ise şu: Birkaç cümleyle hem öyküdeki havayı başkalaştırıyor Murat Özyaşar hem de öyküyü bir dönem tanıklığının parçasına katıyor.

"Şehre karakış gibi bastırdı devlet, yola devrilmiş ağaçlar gibi indi kar. Günlerce ama günlerce yağdı; kurşun ve kar, kurşun ve kar." Kitabın ikinci öyküsü "Yan"dan alınan bu iki cümle bir şiirden başka ne? İşte, Murat Özyaşar öyküsünün en kuvvetli yanı da buradan geliyor. Öykü dilinin içine sızan böylesi çıkmalarla dünyamızı ve öykünün dünyasını başka bir evreye taşıyor.

Özyaşar'ın, öyküde hikâyeyi önemsediğinin en güzel yansıması ise "Felç". Kitabın da en güçlü öyküsü kanımca. Kahramanı sakat kalmış, yaşı da biraz ilerlemiş Ekber'in kadınlarla yaşadığı farklı cinsel deneyimlerin anlatıldığı hikâye "Felç" ancak iş burada bitmiyor tabii. Özyaşar'ın anlattığı cinsellikten çok insanlık. Burada da yine Özyaşar'ın bizi farklı "şey"ler üzerinden tanıştırdığı, götürdüğü yeni dünyaların yansımasını görüyoruz. Murat Özyaşar'ın farklı "şey"ler üzerinden bizi taşıdığı bu farklı dünyalarla Sar Kahkaha'da çokça karşılaşıyoruz.

Nedir bu sarı kahkaha?

Yazarın her öyküsünde ise peşinden koştuğu bir "dert" var. Kitaptaki on öyküde de "dert", yazarın bulmak ve bizi vurmak istedidği esas nokta. Hatta bu konuda çok katı diyebiliriz Murat Özyaşar için. "Kâmil" adını verdiği öyküde, ilk iki öyküde kahramanlardan biri olarak karşımıza çıkan Kâmil'in öykülerden ve anlatıcının dünyasından ayrılışını görüyoruz. Aradığı arkadaşının telefonunu yanıtlayan annesinden uyuyor yanıtını aldığında; "Annesinden önce uyuyanların derdine inanmıyorum Kâmil," deyip yapıyor bunu Özyaşar. Derdin dermanının da dertte aranacağını bilenlerin öyküsünü anlatıyor.

Peki nedir bu sarı kahkaha?

"Bütün yas evlerinde olurmu, herkes gider, geriye çekirdek aile kalırmış. Ölenin ardından konuşmanın vaktiymiş artık başlayan. Kimi zaman komik bir anı, kimi zaman ölenin anlattığı bir fıkra, bazı bazı yaptığı şakalar, en sevdiği film, hep unuttuğu o şarkı, beleş tepede izlenen o maç, olur olmaz sızdığı uyku ve daha neler neler anlatıldıkça yas evinde kahkaha tufanı koparmış. Kahkahalar gitgide kolaylanır, bir sese bir işarete bakarmış herkes katıla katıla gülmek için. Evin önünden biri geçse o ara, yemin billah edebilirlermiş o evin yas evi olmadığına. Herkes ölüsünün ardından kahkaha atar, işte bu krizin, işte bu kahkahanın adıymış Sarı Kahkaha."

Murat Özyşar öykülerinin kapladığı hava da bu işte.

Ülke olarak nasıl güldüğümüzün yanıtı aslında...

Fotoğraf: Mehmet Tütüncü