Çocukluğun dünya ağrısı

Dünya Ağrısı, aile kavramıyla çocukluğundan beri yıldızı barışamamış bir “aile babası” olan Mürşit’in çocukluk travması üzerinden şekillenir...


@e-posta
Dosya, 02 Mart 10:59
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“İçimde sevilmeyen insan vücudunun cıvıklığının bulantısı hâlâ devam ediyor.”

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Walter Benjamin, “Ne diye adlandırır insan? Kendisini kime iletir?” diye bir soru atar ortaya.1 Bu soruyu yanıtlarcasına, şöyle bir cümle öne sürer Nurdan Gürbilek de: “Adlandırmak, çoğunlukla bir cümlenin öznesini tayin etmektir.”2 Ayfer Tunç’un 2014’te yayımlanan Dünya Ağrısı romanı ise bize, hayatının en şedit travmasını çocukluğunun gizli bahçelerine gömdüğü için bir türlü yüksek sesle adlandıramayan ve dahi bu travmanın açık/gizli öznelerini tayin edemeyen Mürşit’in hikâyesini anlatır. Bu yazı da, bu bağlamda roman boyunca dünya ağrısı çeken Mürşit’in çocukluğuna ait bu travmanın yetişkinlikteki sıkışmışlık ve tutunamama hâli üzerindeki izlerine yakından bakabilmeyi amaçlıyor.

Dünya Ağrısı, kendini her şeyin, herkesin uzağında tutmak istediği için hiçbir topluluğun bir parçası olmak istemeyen, bu yüzdendir ki aile kavramıyla çocukluğundan beri yıldızı barışamamış bir “aile babası” olan Mürşit’in üzerinde şekillenir daha çok. Bir taşra şehrinde yaşamaktadır Mürşit, ölen babasından kalan oteli işletmek zorunda kalmıştır ve hayatındaki her şey gibi bu otel de onun ruhunu mengene gibi sıkıyordur. Taşradan dışarı çıkıp üniversite okumasına müsaade etmeyen, arzu ettiği gibi yolcu değil de, hancı olmasına sebep olan babasının ölümünü dilemiştir defalarca, babasını bizzat kendi öldürmek istemiştir yıllarca; ona “Gel başımızda erkek olarak dur” diyen annesini asla affedememiştir, ne karısını gerçekten sevebilmiştir, ne de doğdukları ve “benliğinde koparamayacağı bir bağ yarattıkları için”3 çocuklarını. Aynada kendini gördükçe içi ağrıyan Mürşit’in bu halinin sebebi ise romanda gizli bir gölge olarak ara ara kendini gösterir: Şehirde ya da ülkede, kulağına ne zaman şiddet içerikli bir olayın haberi gelse, Mürşit’in zihni de zehirleniveriyordur, geçmişten gelen bir anıya takılı kalıyordur. Kimselere anlatamadığı bu meseleyi yalnızca tek bir kişiye açabilmiştir ve biz de olan biteni romanın son aşamasında ancak bu şekilde öğrenebiliriz: Kendi gibi ağrılı, kendi gibi tutunamamış bir figür olan, romanda “Madenci” olarak geçen Mühendis Uzay’a açılmıştır Mürşit; travmatik azabını, onu anlayacağını düşündüğü tek kişi olan Madenci ile paylaşabilmiştir. Mürşit çocukken, kendisi gibi bir çocuk olan ancak kötücüllüğü, şiddet eğilimini ruhunun her zerresinde açığa çıkaran Cumhur’un kışkırtmasıyla, şehirde bir hamalı linç eden güruha dâhil olmuştur. Sonradan düşündüğünde içindeki öldürme güdüsünü açığa çıkaran bir şeytan olarak gördüğü Cumhur’un etkisinde kalıp, hamalın gözüne taş saplamıştır. Linç sonucu öldüğünü öğrendiği bu hamala uyguladığı şiddet, Mürşit’in hayatının kırılma noktalarından biri olacaktır. En unuttuğunu sandığı anlarda bile içini saran ağrıyı şiddetlendirecek, bir çocukluk travması olarak Mürşit’in kalbinde ve zihninde yaşayacaktır.

Dünya Ağrısı, Ayfer Tunç, Can YayınlarıRoman boyunca okuyucu olarak bizler, “Bunca ağrısını çekerken yenemem” dediği (267) dünyanın içinde son derece ayrıksı, kimlik ve kişilik bunalımlarının içinde bir boşlukta yüzen, ne içinde bulunduğu taşra şehrine, ne de yaşamını sürdüğü dünyaya sığabilen, “İnsan bir uçurumdur” cümlesini iliklerine kadar hisseden bir başkişinin zihniyle karşı karşıyayız. Esrarlı bir yürüyüşe sahip olan roman, açılışını bir rüya sahnesi ile gerçekleştirir. Boynuzlu bir şeytan görür rüyasında Mürşit, çocukluğuna ait biri olduğunu ilerleyen sayfalarda öğreneceğimiz, ona “Unuttun mu?” diye soran 30 yıl önceki Cumhur’u görür. Mürşit’in unutmadığını satırlar bize fısıldıyor aslında, ama neyi unutmadığını son sayfalara gelene kadar bilemiyoruz. Ama seziyoruz işte, anlıyoruz; bir şey var, Mürşit’in unutamadığı fakat bastırdığı, herhangi bir şeye parmaklarını uzatıp dokunmaya cesaret edememesine, dokunamayınca tutunamamasına da sebep olan bir şey var. Ve bu şeyin kökleri geçmişe ait, en derine, çocukluğa. Rüyayı tetikleyen olay; şehirde bir peynircinin, altınlarına göz diktiği genç bir kadını öldürmesi ve aynı zamanda tecavüz söylentilerinin de çıkması sonucu halk tarafından lince uğraması olunca, satır araları bize yine ipucu vermiş oluyor. Mürşit’e boynuzlu bir şeytanı çağrıştıran ve kendi yüzünü tırmalayarak uyanmasına sebebiyet veren, zaten sancılı, ağrılı geçen hayatını daha da karanlıklaştıran olay her ne ise, bunun ağır şiddet içeren bir şey olduğunu roman bize fısıldıyor. Ancak Mürşit’in olayı açıklaması için romanın sonuna kadar beklememiz gerekiyor. Çünkü sayfalar ilerledikçe görüyoruz ki roman, “Modernitede şiddet ruhsallaştırılmış, psikolojikleştirilmiş, içselleştirilmiş biçimlerde ortaya çıkar.”4 diyen Byung-Chul Han’ın‘ı haklı çıkaracak; Mürşit’in dünyaya ve dahi kendiliğine olan yabancılaşmasının kökleri daha da derinde.

Küçük bir çocukken bile taşrasından dışarı fırlama arzusuyla dolup taşan Mürşit, babasının mâliki olduğu oteli istikbal olarak görmediğini, büyük şehirde okumak istediğini ailesine her dile getirişinde kocaman bir tepki ile karşılaşır. İstanbul’a felsefe öğrenimine gittiğinde kurtulduğunu sanan Mürşit, babası hastalanınca direnemez ve istemeye istemeye annesinin sert ve net çağrısına boyun eğmek, babasının yerine hem otelin, hem de ailesinin başına geçmek zorunda kalır. “Taşra Sıkıntısı” adlı makalesinde çocukluğun bizzat kendini bir taşra olarak nitelendiren Gürbilek’in:

“Tıpkı taşra gibi, uzakta yanıp sönen, parlayıp yiten ışığın vaadiyle yaşar çocuk. Her gün onu bekleyen, her sabah onu yanına çağıran bir dünya! Orada, dışarıda, bir anlam vaadi olduğunu fark etmiştir bir kez. (…) Çünkü çocuk, anlamı kendi içinde, kendi bedeninde, kendi dilinde üretemez henüz. Dışarıdaki anlamı da yakalayamayacak kadar bodur, ona ulaşamayacak kadar çelimsizdir. Bu yüzden anlam vaat eden dünyanın kıyısında, simgesel düzenin kenarında, cinselliğin taşrasında, annesinin eteğine yapışmış öylece kalakalır. Ama anneyle birliği bozulmuştur çoktan; bu yüzden geri döner ama bu kez ona mahkûm kalmanın, ondan uzaklaşamamanın, hayatı büyüklerin dünyasının taşrasında yaşamaya mahkûm olmanın sıkıntısıyla.”5

cümlelerine paralel olarak; Mürşit’in linç meselesiyle iç içe olan bir diğer travması da budur zaten: Bu yüzden büyüyemez, hep çocuk kalır, işte bu yüzden, gerçekten toy bir çocukken erkenden büyümesi beklenen, hem biyolojik hem de sonradan kurduğu (ya da kurmak zorunda kaldığı) ailesinin beklentilerinin altında ezilirken arafta kalan ve nihayetinde hiçbir zaman yetişkinliği gereği ona yüklenen sorumlulukları almak istemeyen, topluluklardan ve dahi kendinden kaçan, büyüyemeyen bir çocuk vardır karşımızda. Romana keskin bir sessizlik hakimdir ve Mürşit’in mırıltılı iç konuşmaları bile sessizliği bozamaz; tıpkı babasından korkan bir çocuğun evin içinde sesini azıcık bile yükseltmeye cesaret edememesi gibi, Mürşit de hayatı boyunca yüksek perdede konuşamamıştır. “ ‘Başınızda erkekle ne alakası var? Binin paytona gidin işte!’ Annesi ‘Aldırma terliği elime,’ dedi. Erkek olmaktan çocuk olmaya geçmesi bu kadar kolay oldu.” (135). Böyle araflarla dolu bir ömürden sonra karısı ve çocuklarıyla kurduğu ailenin bağlarının lime lime oluşu da elbette şaşırtıcı değil. Aslında sevmeyi bilmeyen biri değildir Mürşit kendince, karısını da, oğlunu da, kızını da seviyordur ama bu sevgi için biçtiği teşbih ilginçtir: “Kavanozda bir cenin”dir bu sevgi, “kalbinden parmaklarına kadar bütün unsurlarıyla tamam; ama ölü”dür (22). Bir an önce kurtulmak istediği dünyanın minyatür halidir içinde bulunduğu ev ve insanlar. Hâliyle, çok sık aralıklarla gördüğü rüyalarından kendi tırnaklarıyla yüzünü tırmalaması sonucu yaralı izlerle uyanan Mürşit, kendi kendine bile anlatamadığı Cumhur’u, aidiyet hissedemediği, onu sürekli “normal” olmaya, yani başka biri olmaya zorlayan ailesine anlatamaz, anlatmaz. Bir başka yazısında “İnsan anlatınca küçük düşer, yanlış anlaşılır, çünkü bazı kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıkmıştır ama görüntü olarak kalmaya devam eder, çünkü kelimeler o görüntüyü hiçbir zaman tam olarak anlatamaz”6 diyen Gürbilek’in tespiti Mürşit için de geçerlidir; kelimeleri yoktur Mürşit’in, başkalarına anlatamadığı gibi kendi zihninde kelime bulamaz, adlandıramaz. Madenci’ye anlatması bile anlatmak değildir aslında, Madenci’nin ona kendi yaralarını, ağrılarını, irinlerini açması üzerine artık kelimelerin ağzından “taşması”dır, “günahının ağzına sığamaması”dır, kelimeleri “kusması”dır (290).

Mürşit, ilkokulu bitirdiği yaz, tam da babasına oteli sevmediğini söylemeye cesaret edip sessizlikle dolu ağır bir tepkiyle karşılaşıp babası tarafından görmezden gelinmekle cezalandırıldığı günlerde, şiddetin ve zalimliğin “saf” görülen çocuklukta da çok güçlü bir şekilde gözlenebildiği savını gözler önüne seren Cumhur’la karşılaşır. Çocuklukta kötücül eğilimin bir başka yazıya konu olabilecek kadar başarılı bir temsilcisi olan, kurbağa vuran, meyve dallarını kıran, öldürme güdüsünü çekinmeden açığa vuran Cumhur, Mürşit’e bir hamalın “cezasını vereceklerini” söyler ve eve gitmesine izin vermez. “Şiddet, içselleştirilemediği halde içeriye alınırsa, hâlâ dışımda konumlanmış bir introjeksiyon, içyansıtım oluşturur. Kapsül içindeki bu travma şiddettir, çünkü herhangi bir konu gibi üzerine düşünülüp konuşulamaz ve halledilemez.”7 diyen Byung-Chul Han’ı haklı çıkararak, Cumhur kadar yoğun ve bilinçli bir şiddet dürtüsüne sahip olmayan Mürşit, istemese de Cumhur’u reddetmeye cesaret edemeyerek boyun eğer ona, eve gitmez ve Cumhur’un peşine takılarak meydandaki linç güdüsüyle toplaşmış kalabalığın içine karışır. Artık ellerde sopalar belirmiştir, hakkında kendi oğluna tecavüz ettiği iddiası bulunan hamalın linci, Tanıl Bora’dan ödünç alınan tabirle “şiddet pornografisi”8 haline gelmiştir, tüm şehir halkını davet eden seyirlik bir eğlence olmuştur. Birden kendini çok iyi hisseden Mürşit, Cumhur’la göz göze gelir ve Cumhur’un, hayatı boyunca travmasını taşıyacağı kötücül gülüşünü gördükten sonra, yine Cumhur’un verdiği ucu bıçak gibi sivri bir taşı sonra güçlü bir öldürme güdüsüyle hamalın gözüne saplar. İşte bu yüzden geçen yıllara rağmen Cumhur rüyalarında hep şeytandır, Mürşit’e “Öldür!” diyen, onu heyecanlandıran, içindeki şiddet dürtüsünü açığa çıkaran Cumhur’dur. “Şiddet hiçbir arabuluculuğa, hiçbir barışmaya izin vermeyen bir yırtılmadır”9 (72) diyor Byung-Chul Han; Mürşit de ne kendisiyle barışabilir yıllar boyu, ne Cumhur’la, ne de dünyayla.

Zihninin en diplerine ittiği bu travmayı ancak Madenci’ye anlatırken bütüncül bir şekilde düşünebilen Mürşit’in romana adını veren dünya ağrısının, çocukluğa ait bir vicdan ağrısıyla koyun koyuna olduğunu okumuş oluruz biz okuyucular da. İçine doğduğu taşra şehrini boğucu bir fanus olarak görmüştür hayatı boyunca ama bir türlü o fanustan kurtulamamıştır. Hayatının ipleri dâhil hiçbir şeyi tutamamıştır sıkı sıkı, çocukluğunun soğuk gecelerini ne kadar dibe iterse itsin bir türlü unutamamıştır. Aldığı canın, uyguladığı şiddetin sorumluluğunu kendi içinde bile tam olarak alamamıştır; rüyalarında linç anını görmüyordur, ölen hamalı görmüyordur, kendini bile görmüyordur; Cumhur’u görüyordur. Kelimeleri kullanarak olayı hatırladıktan sonrasını ise biz okuyucular bilmiyoruz, final muallak. Rüyasında Cumhur’u görmeye devam edip etmeyeceği, bizlerin muhayyelatına bırakılmış. Çocuk kalmış Mürşit bir gün büyüyebilecek mi, bilmiyoruz. Bütün bu soru işaretlerinin sonucunda, Gürbilek’ten son bir alıntı yapabiliriz ve bu alıntı Dünya Ağrısı’sının sayfalarına gömülü bir sorgulamanın da sirayeti olabilir aynı zamanda: “Büyüdüğümüz için mi parçalanıyoruz; yoksa “içimizdeki bazıları”na katlanabildiğimiz için mi büyüyoruz?”10

Ana görsel: Bill Stoneham,The Hands Resist Him eserinden detay.
Kaynaklar
Benjamin, Walter. “Kendi Başına Dil ve İnsan Dili”, Son Bakışta Aşk. Haz.:Nurdan Gürbilek. İstanbul: Metis Yayınları, 2014.
Bora, Tanıl. Türkiye’nin Linç Rejimi. İstanbul: Birikim Yayınları, 2014.
Gürbilek, Nurdan. “Adlandırılmak”, Vitrinde Yaşamak,İstanbul: Metis Yayınları, 2014.
--- “Babalar ve Ustalar”, Benden Önce Bir Başkas, İstanbul: Metis Yayınları, 2012.
--- “Oyun ve Adalet”, Ev Ödev. İstanbul: Metis Yayınları, 2014.
--- “Taşra Sıkıntısı”, Yer Değiştiren Gölge, İstanbul: Metis Yayınları, 2014.
Han, Byung-Chul. Şiddetin Topolojis. Çev.: Dilek Zaptçıoğlu. İstanbul: Metis Yayınları, 2016.
Tunç, Ayfer. Dünya Ağrısı. İstanbul: Can Yayınları, 2014.
1Benjamin, Walter. “Kendi Başına Dil ve İnsan Dili”, Son Bakışta Aşk. Haz.:Nurdan Gürbilek. İstanbul: Metis Yayınları, 2014, s. 171.
2 Gürbilek, Nurdan. “Adlandırılmak”, Vitrinde Yaşamak, İstanbul: Metis Yayınları, 2014, s. 48.
3 Tunç, Ayfer. Dünya Ağrısı. İstanbul: Can Yayınları, 2014, s. 249. Yazının bundan sonrasında roman alıntılarında sadece sayfa numarası verilecektir.
4 Han, Byung-Chul. Şiddetin Topolojisi. Çev.: Dilek Zaptçıoğlu. İstanbul: Metis Yayınları, 2016, s. 15.
5 Gürbilek, Nurdan. “Taşra Sıkıntısı”, Yer Değiştiren Gölge, İstanbul: Metis Yayınları, 2014, s. 56-57.
6 Gürbilek, Nurdan. “Oyun ve Adalet”, Ev Ödevi. İstanbul: Metis Yayınları, 2014, s. 18.
7 Han, Byung-Chul, a.g.e., s. 71.
8 Bora, Tanıl. Türkiye’nin Linç Rejimi. İstanbul: Birikim Yayınları, 2014, s. 68.
9 Han, Byung-Chul, a. g. e., s. 72.
10 Gürbilek, Nurdan. “Babalar ve Ustalar”, Benden Önce Bir Başkası, İstanbul: Metis Yayınları, 2012, s. 72.