"Bugün daha dogmatik bir yaklaşım egemen"

Celâl Üster: Sanat servislerini bir lüks olarak gören gazeteler, gündemin yoğunlaştığı durumlarda kültür sayfalarına “ilk kurtulunması gereken safralar” olarak bakar


@e-posta
Dosya, 06 Aralık 11:15
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Siyasî olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var.” Bu sözler, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait. Kültürel hegemonya kavramını tartışmaya açan bu sözlerin ardından geçen bir yıllık süreçte, birçok kitap eki ve kültür-sanat dergisi kapandı, gazeteciler işsiz kaldı… Dünyaca ünlü pek çok yazar ve düşünürün metnini Türkçeye kazandırmasının yanı sıra, 20 yılı aşkın bir süredir kültür-sanat gazeteciliği yapan, onlarca yazı ve habere imza atan Celâl Üster’le, kültür sanat gazeteciliğinin dününü ve bugününü konuştuk.

Onlarca yazı, haber ve söyleşi... Kültür sanat gazeteciliği yolculuğunuz nasıl başladı?

Gazeteciliğe 1978’de Aydınlık gazetesinin kültür sayfalarını yöneterek başladığımı söyleyebilirim. Gerçi o sıralar politik ve ideolojik bakımdan dogmatik sayılırdık, ama gündelik olayları, toplumu ve dünyayı ânı ânına izleyerek her gün sayfalarında yansıtmak zorunda olduğun gazete o kadar dönüştürücü bir ortam ki giderek senin bağnazlığını törpülüyor, seni hayata daha esnek, daha nesnel bakmaya zorluyor. Daha sonra askere gittim. Askerden dönüşümde, bir süre yeni kurulmuş olan Adam Yayıncılık’ta editörlük yaptıktan sonra, Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladım. 1982 yılıydı. Daha önce E Yayınları’nı yönettiği sıralar tanıştığım Aydın Emeç’le birlikte, daha doğrusu onun zorlamasıyla Cumhuriyet’te buldum kendimi. O, Kültür Servisi şefi oldu, ben de onun yardımcısı. Aydın’ın 1986’da çok genç sayılabilecek bir yaşta hayata veda etmesinden sonra, 1993’teki ayrılışıma kadar ben yönettim Kültür Servisi’ni. Bugün kuşkusuz 40 yıllık, 50 yıllık gazeteciler var, ama bir gazetede, hele o dönemin Cumhuriyet gibi bir gazetesinde 11 yıl çalışmak, bir insanın gazeteci olması için fazlasıyla yeterlidir diye düşünüyorum. Her gün iki sayfa hazırlamak, bu arada muhabirliği sürdürmek, yazarlarla, sanatçılarla söyleşiler yapmak, Cumhuriyet Kitap’ın yayınını başlatmak…   

O günlerde kültür sanat servislerinde nasıl bir hava hâkimdi? Gazeteci profili, kültür sanat gazeteciliği anlayışı, habere bakış nasıldı?

Valla, ben 1982-1993 arasındaki dönemde Cumhuriyet’te Hasan Cemal, Okay Gönensin, Umur Talu, Mehmet Ataberk, Ergun Balcı, Osman Ulagay, Mehmet Yaşin gibi gerçek gazetecilerle çalıştım. Melih Cevdet Anday, ikinci sayfadaki Cuma yazılarının yanı sıra, bizim kültür sayfalarına ve kitap ekine de yazıyordu. Böyle bir ortamda, kültür sayfaları da hiç kuşkusuz çok önemseniyor, ciddiye alınıyordu gazetede. Yazı işleri toplantılarında hemen hemen her gün birinci sayfaya bir haber istenirdi bizden. Haber deyince, gündelik haberlerin yanı sıra, asıl özel haberleri anlamak gerekir diye düşünüyorum. Haftada bir, iki kez birinci sayfaya ve o sıralar farklı bir birinci sayfa gibi kullanılan arka sayfaya kültür sanat haberi verirdik. Önemli ödüller, örneğin Necatigil Şiir Ödülü, Türk Dil Kurumu ödülleri, Sait Faik Hikâye Armağanı, Orhan Kemal Roman Ödülü açıklandığında, haber baş sayfadan verilirdi mutlaka, kazanan şair ya da yazarla bir söyleşi eşliğinde.

İyi haber, özel haber, iyi muhabirleri gerektirir. Gazetenin iyi, eğitimli muhabirlere yatırım yapması gerekir. Kaldı ki, gerçek gazeteciler de hep muhabirler arasından çıkmıştır. O yıllarda, kendilerini kısa zamanda geliştiren Yurdagül Erkoca, Şenay Kalkan, Anna Turay, Lale Filoğlu, Çiğdem Özüer, Handan Şenköken gibi kültür sanat muhabirleriyle çalıştığımı anımsıyorum. Hatta günümüzün yetkin sanat yazarı ve eleştirmenlerinden biri olan Ahu Antmen bile Kültür Servisi’nde çalışmıştı. Ama sanat dünyasında olup bitenleri yalnızca haberleriyle değil, yorum ve eleştirileriyle de yansıtıyorduk. Yazar açısından doğrusu çok talihliydik. Filiz Ali klasik müziği, Atilla Dorsay sinemayı yazıyordu. Filiz Ali’den sonra Evin İlyasoğlu üstlendi klasik müziği. Yavuz Baydar, Stockholm’den, yeni çıkan rock ve caz albümlerini ânında duyurup yorumluyordu.

Çok önemli iki tiyatro yazarımız vardı: İstanbul’da Dikmen Gürün, Ankara’da Ayşegül Yüksel. Bale etkinliklerini Geyvan McMillen, Şebnem Selışık Aksan ile Jak Deleon paylaşıyorlardı. Sadettin Davran caz yazılarına kendine özgü bir üslûp getirmişti. Henüz bilgisayara geçilmediği günlerde, İstanbul Caz Festivali’ndeki bazı konserleri hemen sonrasında Açıkhava Tiyatrosu’nun taş merdivenlerinde yazdığını, doğruca gazeteye gönderdiğimiz yazıların ertesi sabah okura ulaştığını anımsıyorum. Mehmet Basutçu Paris’ten sinema ve tiyatro yazıyordu, ama tek başına bir ordu gibiydi. Onun tutkusunun önünde hiçbir engel duramıyordu. Yalnızca Fransa’daki Cannes Film Festivali ve Avignon Şenliği’ni değil, Venedik, Berlin ve Toronto film festivallerini de izlenimleri ve yorumlarıyla Cumhuriyet’in kültür sayfalarına taşıyordu. Belki de en ilginci, tango konusunda iki yazarımızın olmasıydı! Nedim Erağan Türk tangosunu, Fehmi Akgün de Arjantin tangosunu üstlenmişlerdi. Fehmi Bey, Astor Piazzolla’nın yakın dostu olacak kadar kendini vermişti bu uğraşa. Geleneksel tangoda devrim yapmış olan Piazzolla’nın bir İstanbul konserinde Fehmi Bey’le sahnede kucaklaşmasını unutamam.

Bütün bunları şişinip böbürlenmek için ya da nostalji olsun diye değil, o günlerin gazete ortamı gözünüzde canlansın diye anlatıyorum. Gazeteci profili deyince, sanırım o dönemde aydın olmak ile gazeteci olmak birbirine daha yakın şeylerdi. Hele söz konusu olan kültür sanat gazeteciliği ise… Türkiye’de olup bitenler kadar dünyada olup bitenlere de açık olmak… Ayrıca haber verirken elden geldiğince nesnel kalmak, yorumu, çözümlemeyi yazılara bırakmak…

Böylesi geniş kadro ve kültür sanata verilen önem, o dönemin Cumhuriyet’ine özgü mü?

1980’lerin başlarında başka bir gazetenin Kültür Servisi yoktu! Hatta hemen söyleyeyim, biz 1991’de Cumhuriyet Kitap’ı başlattığımızda başka hiçbir gazetenin kitap eki de yoktu! Sonradan sanat-kültür sayfaları ve kitap ekleri hemen hemen bütün gazetelerde alıp yürüdü. Son dönemde ise bu alanda yeniden bir yoksullaşma, bir umursamazlık yaşanıyor.

Nasıl bir yoksullaşma?

Az önce 1978’deki dogmatik yaklaşımımızdan söz etmiştim. Bence bugün çok daha dogmatik bir yaklaşım egemen. Dogmatik derken, birçok gazetenin iktidara körü körüne bağımlılığını kastediyorum. Burada önemli olan ille de bugünkü iktidar değil, gazete doğası gereği hiçbir iktidara, hiçbir iktidar odağına bağımlı olmamalı bence. Son yıllarda bağımsız haber yapabilen yalnızca birkaç gazetenin kalması çok acı. Basının —gazeteler, televizyon kanalları, internet gazeteciliği— özgür olması toplumun zihin sağlığı açısından can alıcı bir önem taşır. Camus ne demişti: “Özgür bir basın, hiç kuşkusuz, iyi de olabilir kötü de; ama özgür olmayan bir basın mutlaka kötü olur.”

2 Nisan 2015 tarihli “Nedir değişen?” başlıklı yazınızda, “Bizlere engin bir kültür penceresi açan Sinematek’i 12 Eylül 1980’de Kenan Evren’in askerî diktatörlüğü öldürdü; Sinematek’in ve Film Festivali’nin baş mimarı Onat Kutlar’ı ise yirmi yıl önce terörizm…” diyorsunuz. Aynı zamanda yazının başlığı da olan Onat Kutlar yazısına atıfla sorayım: Nedir değişen?

“Nedir değişen?” sorusu çok kapsamlı bir soru. Sosyoloji, politika, ekonomi pencerelerinden bakılarak çok ayrıntılı çözümlemelerle yanıtlanabilir. Ama toplumun, toplum yapısının, toplumun anlağının büyük ölçüde değiştiği, değiştirildiği kanısındayım. Özellikle de 12 Eylül’den başlayarak… Salt gazeteler açısından bakarsak, böyle dönemler tarihte de yaşanmış. Örneğin, Pulitzer, şu sözleri durup dururken söylememiş herhalde: “Ahlak ilkelerini bile bile çiğneyen, yalnızca kendi çıkarını gözeten, halk avcısı, fırsat düşkünü bir basın, önünde sonunda, kendisi kadar alçak bir halk yaratır…”

Devlet Tiyatroları’nın Cumhurbaşkanlığı’na bağlanması, Emek Sineması’nın ve AKM’nin yıkılması… Tüm bunları kültür sanat gazeteciliğinin yaşadıklarından bağımsız düşünebilir miyiz?

Elbette hiçbir şeyi birbirinden bağımsız düşünemeyiz. Bu saydıklarınız, kayıtsız şartsız bir politik egemenliğin kültür alanına yansımaları. Devlet Tiyatroları’nın Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmasından söz ediyorsunuz. Devletin sanatçılara, tiyatrolara desteği çok uzun yıllardır Batı ülkelerinde de söz konusu. Ama burada ayırt edici olan, bu desteğin bir bağımlılık dayatmadan sağlanması. Bir ülkenin, yurttaşların vergileriyle ayakta duran başlıca tiyatro kurumunun, aynı zamanda iktidar partisinin de başkanı olan bir cumhurbaşkanına bağlanması akıl alır gibi değil…

İktidarın gazeteciliğe yönelik baskılarının yanı sıra, sermaye baskısından da söz edebilir miyiz? Gazete patronlarının sermayedar olmasına bağlı olarak aynı zamanda hem sanat organizasyonu hem de yayıncılık şirketleri olduğu bir dönemde, eleştiri ve tarafsız haber mümkün mü?

Tarif ettiğiniz bu ortamda eleştiri ve tarafsız haberin zemini de ortadan kalkar tabii ki. Böyle bir dönemde, gazetelerin en güvenilir sayfaları ilan sayfaları olur olsa olsa. İngiliz yazar Thomas Fuller’ın ta 17. yüzyılda söylediği bir söz düşüyor aklıma: “Gerçek, bugünlerde en büyük haber…”

Kültür sanat servislerinin aynı çatı altındaki meslektaşları tarafından “ciddiye alınmama” durumu vardır bir de. Son dakika önemli bir haber olduğunda ya da gündem yoğunsa gözden çıkarılan ilk sayfalar kültür sayfalarıdır…

Bu dediğinizi Cumhuriyet gazetesinde, özellikle 1980’lerdeki dönemimde pek yaşamadım. Kültür Servisi’nin yazı işleri tarafından ciddiye alındığı bir dönemdi. Ama kültür sanat sayfalarına, bu alanın çok temel bir alan olduğu düşüncesiyle değil, yalnızca “saygınlık” getirdiğini düşünerek yer veren, sanat servislerini bir lüks olarak gören gazeteler, gündemin yoğunlaştığı durumlarda kültür sayfalarına “ilk kurtulunması gereken safralar” olarak bakar.

Tensikat dönemlerinde ilk önce kültür sanat gazetecileri işsiz kalır.  İlk vazgeçilen olmanın nedeni nedir sizce?

Az önce sorduğunuz sorunun yanıtı bu soru için de geçerli. Haber sayfaları, ekonomi ve dış haberler sayfaları, hatta spor sayfaları bir gazete için elbette vazgeçilmezdir. Ama bütün bunların temelinde o toplumun kültür dünyasında yaşananların yattığını kavrarsanız, kültür sayfalarının da gözden çıkarılamayacağını, kültür sanat gazetecilerinden de vazgeçilemeyeceğini anlarsınız. “Tensikat”, Arapça kökenli bir isimdir, hem “düzenlemeler” anlamına gelir, hem de “fazla memuru işten çıkarma.” Diyeceğim, ilk “fazlalıklar”, kültür sanat gazetecileridir, kültür ve sanat yoksunu yöneticilerin gözünde. Ama bir şey daha geliyor aklıma: Şu yaşadığımız günlerde hemen hemen hiçbir gazete kültür gazetecisi almıyor ki, onları işten çıkarsın!

Yıllardır karşılaşılan bu baskılar karşısında meslekî bir özeleştiri verseniz, neler söylersiniz?

12 Eylül askerî diktatörlüğünün en büyük kötülüklerinden biri de, işçilerin, emekçilerin, çalışanların o güne kadarki kazanımlarının, kazanılmış haklarının köküne kibrit suyu ekmek oldu. Ama başta sendikal haklar olmak üzere, emekçilerin kazanılmış haklarının yok edilmesi sermaye kesiminin de işine geldiği için o günden bu yana hemen hemen hiçbir iyileştirme yapılmadı. Bugün “askerî vesayet”e karşı olduklarını söyleyenler, işçilerin gasbedilen, zorla alınan haklarının geri verilmesi için bir çaba gösteriyorlar mı? Ne gezer! Sendikaları bünyelerinde ilk etkisizleştirenler, birtakım büyük gazeteler olmadı mı? Bugün gazetelerde sendikaların esamisi okunmuyor…

Bu “tensikat” konusunda çarpıcı bir örnek vermek isterim. 1980’lerin sonlarına doğru, Cumhuriyet gazetesinde bir kriz yaşanmış, 40 kadar gazetecinin işten çıkartılacağı söylenmiş, servis şeflerinden servislerinden işten çıkartılabileceklerin öncelik sırasıyla bir listesini vermeleri istenmişti. Dış Haberler Servisi şefi Ergun Balcı da, birinci sıraya kendi adını yazmış, altını boş bırakmıştı…

Sansür ya da otosansür hikâyeniz var mı hatırladığınız?

Türkiye hep sansür ve otosansürle yaşamıştır. Sansürün en kötü yanlarından biri de, nerede bittiğini anlamanın mümkün olmaması ve orada otosansürün başlaması değil midir? Yine 12 Eylül döneminden bir “hikâye” geliyor aklıma. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin adı 1982’de Mimar Sinan Üniversitesi, ertesi yıl da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak değiştirilmişti. Hemen ardından öğrencilere sakal yasağı getirilmiş, çok geçmeden öğretim üyelerine de sakallarını kesmeleri buyurulmuştu. Besbelli, sakalını kesmeyenler üniversiteden atılacaktı. Tam o günlerde, bir akşam bir arkadaşın evinde yemekteydik. İster istemez sohbet bu “sakal meselesi”ne geldi dayandı. Sakal yasağına direnilmesi gerektiğini savunanlar vardı kuşkusuz. Ama o sırada öğretim üyesi olan bir dostumuz da, sakalını kesmeyenlerin atılacağını, üniversitenin de rejim yanlılarına kalacağını söylüyordu. O sırada söz konusu üniversitenin adının “Mimar Sinan” olduğu geldi aklıma. O koca sakalıyla Mimar Sinan’ın okulun kapısına geldiğini ve sakallı olduğu için oradaki görevlilerce içeri alınmadığını hayal ettim. O sıralar Cumhuriyet’in baş sayfa çizeri Ali Ulvi idi. Ali Ulvi’nin gece geç saatlere kadar uyumadığını biliyordum. Hemen telefon edip hayalimdeki sahneyi anlattım. “Harika,” dedi, “hemen çiziyorum…” Ertesi gün akşama doğru yazı işleri müdürüyle erken çıkıp bir yere gidecektik. “Ama,” dedi, “bugünlerde bir sürü yasak var. Pikaja gidip gazeteye son bir göz atalım, öyle gidelim.” Pikaj odasına vardığımızda bir de baktım Ali Ulvi’nin aynen çizdiği karikatür baş sayfadan bize bakıyor. “Bu ne” dedi yazı işleri müdürü. “Sakal konusunda yazma çizme yasağı olduğunu bilmiyor musunuz?” Karikatür sayfadan hemen çıkartıldı, ama o arada ilk kalıplar çoktan basılmıştı. Ertesi sabah, Selimiye Kışlası’na konuşlanmış olan askerî sansür heyetinden bir telefon. Yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni Selimiye’ye gidip durumu anlattılar da gazete kapatılmaktan kurtuldu!

Körün Taşı kitabınızın Öndeyiş’inde, “Yirmi yıla yakın Cumhuriyet gazetesinin kültür sayfalarını yönettim, bu süre içinde o sayfalarda pek çok yazarın köşe yazılarını ve birçok yazısını yayımladım, pek çok yazar ve sanatçıyla söyleşiler yaptım, sayısız haber hazırladım ama yakın zamanlara kadar kendime bir ‘köşe’ edinmedim,” diyorsunuz. Kültür sanat gazeteciliğini köşe yazarlığından ayıran şeyler neler, size göre? 

Hiç kuşkusuz, köşe yazarlığı da gazeteciliğin ayrılmaz bir parçası. Hele Türkiye’de! Ama her gün o iki sayfayı yayına hazırlamak, haber peşinde koşmak bana her zaman daha çekici gelmiştir. Daha önce de dediğim gibi, gazetecilik özünde haberciliktir. Köşe yazarları, muhabirlerin bin bir güçlükle bulup pişirdikleri haberleri yorumlarlar. Ama Uğur Mumcu gibi, haberi kılı kırk yararak bulup çıkardıktan sonra onu yorumlayan, bu uğurda canını veren araştırmacı gazetecileri hiç kuşkusuz unutmamalı…

Size göre, kültür sanat haberi nedir? Popüler olanı da kapsar mı? Magazinle arasındaki çizgi nedir?

Kabaca 20 yılda günde iki sayfa diye düşünürsek, kültür sanat haberlerinden oluşan 1500’e yakın sayfa hazırlamışım, ama inanır mısınız “Kültür sanat haberi nedir” diye hiç düşünmedim hayatımda. Sanırım, bir serginin, bir konserin duyurulması da haberdir, ama kimsenin haberinin olmadığı haberleri vermek daha değerlidir! Tabii, bir haberi ilk vermek, herkesten önce vermek daha da değerlidir! “Magazin” gazeteciliğiyle ise hiç işim olmaz. Bildiğim bir alan değil.

Yurt dışındaki sanat olaylarına, görüşlere ya da tartışmalara yeterli yer veriliyor mu sizce? Kültür sanat haberlerinde de “yerli ve millî” vurgusundan söz edebilir miyiz? 

Gazetecilik hayatım boyunca ülkemizdeki sanat olaylarının yanı sıra, yurt dışındaki olaylara da yer verdiğimi sanıyorum. O kadar ki, zaman zaman çok fazla yer verdiğim için kimilerince eleştirildiğimi bile anımsıyorum! Sanat da kültür de, ulusal özellikler taşımakla birlikte, şu küçücük dünyamızda birbirinden kolay kolay ayrılmayan, birbiriyle sürekli iletişim içinde olan kocaman bir olgu değil midir? Sanat, önünde sonunda “Türk insanı”nın değil de “insan”ın ruh dolambaçlarında dolaşmak, şu yaşadığımız dünyayla uzlaşamayan, bize dayatılan hayata başkaldıran “insan”ın düşleriyle düşüncelerini keşfe çıkmak değil midir? Öyleyse neden ayıralım değişik ülkelerdeki sanat haberlerini birbirinden? Ama evet, son dönem basınımızda bir “yerlilik ve millîleşme”den söz edebiliriz. Ama bu, sanımca topluma egemen kılınmaya çalışılan bir anlayıştan kaynaklanıyor: Herkes bizim düşmanımız! Yabancı olan bizden değil! Hele bize benzemiyorlarsa, bizim gibi düşünmüyorlarsa! Bunu insanlık kavramına bir ihanet olarak görüyorum.