Çek Türkolojisine tarihî bir bakış

Malî sorunlar ve Türkiye'den gelen bazı siyasî baskılar arasında yol bulmaya çalışan Türkoloji, hâlâ yaşam mücadelesi içindedir


@e-posta
Dosya, 04 Ekim 11:05
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Eski Çek Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı ve 2009 yılında AB Dönem Başkanlığını üstlenen Karel Schwarzenberg, Avrupa’nın önde gelen ve tarihi ta Orta Çağ’ın öncesine uzanan Schwarzenberg hanedanından geliyor. Karel Schwarzenberg’in bir atası, Adolf Schwarzenberg, 1599 yılında Raab Muharebesi’nde Osmanlılara karşı kazandığı zafer için yüksek dük unvanını ve bununla beraber yeni bir armayı kazandı. Schwarzenberg hanedanının şimdiye kadar kullandığı armasında kellesi uçurulmuş ve gözleri bir kuzgun tarafından gagalanan bir Türk (yeniçeri) kafası yer alıyor. Bir gazetecinin Çek Cumhuriyeti’nin AB Dönem Başkanlığı ile ilgili olarak sorduğu “Ailenizin tarihi Türkiye’ye yaklaşımınızı etkileyebilir mi” sorusu üzerine Türkiye’nin AB’ye girişini destekleyen Karel Schwarzenberg şöyle bir cevap verdi: “Sanmıyorum. Bu olaylar 400 sene önce oldu. Armamız da maniyerizmin tipik bir garabetidir. O dönemde çok yiğitçe savaştık ve büyük ve dürüst savaşçılar olan Türkler bence kazandığımız armayı takdir edebilirler. Bizim hanedanımız da Türklerin yiğitliğini hep takdir ediyordu.”

Eğer Çek (ve bir dereceye kadar Slovak) Türkolojisinin oluşum ve gelişimini anlamak istiyorsak, hem yukarıdaki alıntının atıfta bulunduğu, daha derine gidersek aslında Andre Gingrich’in geliştirdiği “sınır Oryantalizmi” (frontier Orientalism) tanımına çok da uzak kalmadığını görebileceğimiz erken yeniçağ Çeklerin Osmanlılarla ilişkilerinin tarihsel mirasına, hem 19'uncu yüzyılda özellikle modern Alman ve Fransız ve sonraları daha az etkili olan Rus/Sovyet şarkiyat araştırmalarının hazırladığı ciddi filolojik ve historiografik altyapıya, hem de büyük devletlerin kenarında kalmış, muhayyel düzeyde (Çekoslovakya’nın 1918’da kuruluşundan sonra) belki de sömürge hayalleri güden, fakat sömürge geçmişi olmayan bir ülkenin Avrupa dışı “diğerler”ini algılanışına bakmalıyız kanımca. Çek ve buna benzer küçük ülkelerin şarkiyat araştırmalarına bir yandan Edward Said ve diğer eleştirmenlerin odaklandığı İngiliz, Fransız veya Alman gibi büyük oryantalist araştırmaların dipnotu olarak bakmak veya bazılarının yaptığı gibi meseleyi tam tersine çevirip bunlara Batı şarkiyatçılığı ve Batı’da egemen olan akademik yapılardan ve yapılanmalardan tamamen bağımsız olan, dillerini kimsenin anlamadığı birkaç Praglı sakallı profesörün boş vakitlerinde uğraştığı “masum” birer proje olarak görmek sadece yanlış okumalara yol açabilir. Çek Türkolojisinin Çek diline, tarihine ve akademik geleneğine bağlı olan kendi iç dinamiği ve “pazarı” var; bununla birlikte, hiç şüphesiz Batı Avrupa’nın Türk araştırmalarının bir parçasıdır.

Çek bilimsel ve kültürel hayatının önemli temsilcileri, hatta Avrupa dışı kültürlerde ilham arayan bazı önde gelen Çek edebiyatçıları bile Türk kültürü ve diliyle ciddi olarak ancak 19'uncu yüzyılda ilgilenmeye başladılar. Daha önce de tabii ki Türkler/Osmanlılar hakkında risale, seyahatname, vekayinâme gibi metinleri üreten Çekler var, ancak bunları “Türkolog” olarak tarif etmek hem anakronik olur hem de –eğer Türkolojiyi oryantalist filolojisinden çıkan ve Türk dili, tarihi ve kültürü hakkında belli ilmî metotları ve standartları uygulayarak bilgi üretmeye çalışan bir bilim dalı olarak tanımlarsak –Türkolojinin sınırlarını çok zorlar.

14'üncü yüzyılın sonuna kadar Çek toplumunun Türkler hakkında neredeyse hiç bilgisi yoktu. Ancak Niğbolu Savaşı (1396), sonra da İstanbul’un fethi ve Osmanlıların 15'inci yüzyılda Balkanlara ilerlemesi yankı uyandırdı. Ne var ki, Türk temasının toplumun bilinçaltına ve kültürüne fiilen girişi ta 16'ıncı yüzyılda, özellikle Osmanlı ordularının Moravya sınırlarına kadar gelmesinden ve Moravya’ya akın etmeye başlamasından sonra gerçekleşebilmişti. Macaristan ve Bohemya Kralı II. Ludwig Jagiellon, 1526 Mohaç Muharebesi’nde Sultan Süleyman’ın ordularıyla savaşırken hayatını kaybedince, I. Ferdinand’ın Çek Kralı seçilmesiyle Bohemya, Moravya ve Silezya Habsburg hanedanının hâkimiyeti altına girdi ve bu üç “tarihî ülkeden” oluşan Corona regni Bohemiae (Çek tacı ülkeleri) Habsburg İmparatorluğu’nun iktisadî ve askerî belkemiği oldu. Tarihçi J. V. Polišenský’nin gösterdiği gibi, Çek Krallığı Macaristan’daki Türk savaşlarının hem mâlî hem de askerî yükünün çoğunu taşımaktaydı. Bohuslav Miltner’in Çeklerin Türklere Karşı Viyana Savunmasına Katılımı (1560) bu konuyu ele alan erken bir belgedir. Osmanlılara karşı savaşan erkeklere şimdiye kadar yaygın olan “Türk”/“Küçük Türk” anlamına gelen “Turek”, “Turecký”, “Turčín” ve “yeniçeri” anlamına gelen “Jančárek”, “Jančařík” gibi soyadları verilmesi veya Mladá Boleslavlı Jan Štyrsa’nın Osmanlılara esir düşen Çeklerin nasıl davranması gerektiği konusunda nasihat veren bir talimatnamesi (1530), “Türk savaşlarının” erken yeniçağ Çek toplumu üzerinde ne kadar etkili olduğunu ispatlamaktadır. Çekçe ve Latince yazılan Çek kroniklerde kısa “Türk tarihinin ana hatları” tarzındaki yazılar, çoğu zaman Almanca ve Latinceden çevrilmiş risale ve tarihler, Türklere karşı yürütülen savaşlar, sultanların tahta oturması gibi konular hakkında ayrıntılı, resimli makaleleri içeren bir iki sayfalık “gazeteler” ve buna benzer polemikçi, eğitici ve ekseriyetle o zaman Türkler ile Müslümanlar hakkında tüm Avrupa’ya yayılmış stereotipileri tekrarlamanın ötesine geçmeyen diğer metinleri bir yana bırakırsak, bu dönemde ciddi bir Çek şarkiyat araştırmalarından söz etmek mümkün değildir.

Bir istisna ise Osmanlı topraklarına giden, orada belli bir süre yaşayan, Osmanlı sosyal ve siyasî hayatını yakından izleyebilme fırsatı olan seyyah ve elçilerin, hem tarihyazımı hem de zihniyet araştırmaları için son derece zengin bir kaynak oluşturan seyahatname ve günlükleridir. Bu literatürün en parlak örnekleri; İstanbul’daki günlük hayatını ayrıntılı olarak anlatan, özellikle Osmanlı hamamlarını ve buradaki temizliği öven ve erken Osmanlı Anadolu’sunu tarif eden Martin Kabátník’ın Bohemya’dan Kudüs’e ve Kahire’ye bir Yolculuk (1491-1492, ilk baskı 1539) adlı seyahatnamesi, Pîrî Reis’in emrindeki Osmanlı korsanlarıyla bir çatışmayı anlatan Vlkanovlu Oldřich Prefát’ın 1563 yılında basılan Prag’dan Venedik’e ve Oradan Deniz Üzerine Filistin’e Kadar bir Yolculuk adlı risalesi, Habsburglu II. Rudolf’un Sultan III. Murat’a yolladığı bir elçi heyetinde yer alan ve İstanbul’da esir düşen Mitrovicli Václav Vratislav (Wenceslas Wratislaw) tarafından kaleme alınan Maceralar adlı seyahatname (1599, ilk baskı 1777) veya iki defa Dersaadet’e Habsburg Kayseri’nin elçisi olarak gönderilen Chudenicli Heřman Černín’in yazdığı, Osmanlı hâkimiyeti altındaki Balkanlar, Topkapı sarayındaki törenler, diplomatik görüşmeler ve İstanbul hayatı üzerine oldukça geniş bilgi sunan 1644-1645 sefaretinin günlüğüdür. Dikkat çekici ve Türkologların maalesef göz ardı ettiği bir başka kaynak ise, çek Protestan (Utrakvist) “Kardeş Birliğinin” önde gelen şahsiyetlerinden Budovlu Václav Budovec’in yazdığı teolojik risaledir. 1577’de kayserin İstanbul’daki elçiliğine hofmeister (baş kâhya) olarak yollanan, orada beş –bazı kaynaklara göre yedi– sene kalan ve iyi Türkçe öğrenen Václav Budovec’in aslında İslam’ı “şeytan dini” ve Hristiyanlığın Aryanist (Ariusçulu) sapması olarak çürütmeyi hedefleyen, ama bu polemikçi teolojik çerçevenin arkasında İstanbulluların günlük hayatını, din pratiklerini, kendisinin giriştiği dinî tartışmaları ve yaşadığı manevî krizi çok renkli bir Çekçeyle anlatan Antialkoran 1593’te bitirilmiş, fakat Katolik sansüründen geçemediği için bazı değişiklikler yapılarak 1614’te basılmıştır. 1620’de başlayan ve Katolik Habsburgluların baskıları karşısında Çek asilzadelerin siyasî ve dinî özerkliğini yeniden kurmaya çalıştıkları “Bohemya Ayaklanması” çerçevesinde Osmanlıların ittifakını arayan çek Protestanların daveti üzerine Prag’a gelen Osmanlı Sefiri Mehmed Ağa’ya Prag’da rehberlik ve tercümanlık eden Budovec, yıllarca İstanbul’da kalan ve “Küçük Türk” lakabını kazanan Vratislav veya “Türklere ait şeyler” için bizzat kayserin nasihat için başvurduğu Černín, bilimsel bir gaye gütmemelerine rağmen belki de erken çek “Türk uzmanları”, hatta çek Türkologların “öncüleri” sayılabilir.

Çek Türkolojisinin akademik bir disiplin olarak ortaya çıkışı 19'uncu yüzyılın sonunda gerçekleşti. Özellikle Alman şarkiyatı çizgisinde devam eden, bazıları da Almanya’da (ünlü oryantalist merkezi Leipzig’de) eğitim almış Max Grünert, Rudolf Dvořák, Jaromír Břetislav Košut gibi “klasik” oryantalistler, Arap ve Fars filolojisinden hareket edip Türk dili, edebiyatı ve tarihini “sonradan” keşfederek o alanda da akademik çalışmalarını sürdürdüler. Her ne kadar modern Çek şarkiyat araştırmalarının kurucusu sayılan Rudolf Dvořák Türkiye’de Bâkî divanının ilk editörü (Leyden 1908 ve 1911) olarak tanınıyorsa da aslında –tam da Said’in oryantalist tanımına uygun olarak– “şark” dünyasının bütün coğrafyasıyla, Çin’den Türkiye’ye kadar ilgileniyordu. Konfüçyüs’ün hayatı, Çin felsefe ve dinleri, Arap ve Fars şairleri, Tevrat, Kuran ve Osmanlı edebiyatı konusunda kitap ve makale yayımlayan Dvořák, hem Prag Üniversitesi’nde birçok bilim dalının “babası” olarak anılmakta, hem de tarihten edebiyata ve dilbiliminden tıbba her konuyla ilgilenip biriktirdiği bilgileri de eklektik bir şekilde yazıya döküveren, yaşayan insanlardansa metinleri ve “ölü” kültürleri tercih eden ve en azından teorik düzeyde kendi kendine bir düzine dil öğrenen Rönesans bilim insanı tipinin son temsilcilerinden biridir. Bir bakıma Dvořák’in karşı kutbunu temsil eden, ondan sonraki neslin başat tipi ise, bazen “Moravyalı Lawrence” takma adıyla tanıtılan Alois Musil’dir. Musil’de daha çok İngiliz ve Fransız keşif ve maceracı arkeologlarda gördüğümüz nitelikler ön plana çıkıyor ya da tabir yerindeyse, onda “masadan sahaya” geçişini izliyoruz. Sâmî dilleri ve özellikle Arapça uzmanı, Katolik teolog ve Habsburglu kayserin eşi İmparatoriçe Zita’nın özel papazı olan Alois Musil birkaç “şark seyahatinden” sonra (birisinde Mustafa Kemal ve İsmet Paşa’yla da tanıştı) 1910’da Osmanlı hükümetinin verdiği yetki ile kuzey Hicaz’a topografik, jeolojik ve hidrolojik araştırmaları yürütmek için yola çıktı. Aynı zamanda Bâb-ı Âlî, Musil’i Arabistan’a göndermekle orada yaşayan Arap kabilelerinin ayrımcı eğilimlerini zayıflatmayı amaçlıyordu. Arapçayı birkaç lehçeyi kusursuz konuşabilecek kadar öğrenen, yazılarında Osmanlılara ve özellikle bedevilere sempatisini sıklıkla ifade eden Alois Musil, I. Dünya Savaşı başlamadan önce Avusturya İmparatorluğu’nun müttefiki olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Yakın Doğu’da İngiliz ve Fransızlarla sürdürdüğü savaşta, T.E. Lawrence’ın İngilizlerin yanına çekmek istediği Arap kabilelerin desteği kazanmak için 1914’te tekrar Arabistan’a gönderildi, oradaki bedevilerin arasında uzun zaman yaşadı, hatta Musa el-Rueyli lakabıyla bir kabilenin reisi seçildi ve çöl Araplarının Osmanlı safında kalmasını sağlamaya çalıştı. Habsburg İmparatorluğu’nun yenilgisinden ve parçalanmasından sonra memleketine dönen Musil, Türkiye ve Arap ülkeleri üzerine çok sayıda ilmî ve popüler kitap –aralarında da Türkiye Cumhuriyeti hakkında kapsamlı bilgi veren Asya’ya Köprü: Yeni Türkiye (1941)– yayımladı ve Prag Bilimler Akademisi’ne bağlı Şark Enstitüsü’nü kurdu.

Jan Rypka başta olmak üzere, Alois Musil’in öğrencileri Türkoloji alanında bilimsel çalışmalarını sürdürdüler. Musil’in izinden giden ve birkaç sene Türkiye’de ve İran’da yaşayan Rypka’nın çabaları sayesinde, 1928’de Prag Üniversitesi’nde “Türk ve çağdaş İran dili ve edebiyatı semineri” kurularak Türkoloji ilk defa genel oryantalist çalışmalarından bağımsız oldu. Henüz Çekoslovak Cumhuriyeti’nin ilan edilmesinden önce modern Türk edebiyatından ilk Çekçe çevirisini (Muallim Naci’nin Ömer’in çocukluğu) yayımlayan Rypka, 1920’lerde Osmanlı şairleri Sâbit ve Bâkî üzerine önemli çalışmalarını kitaplaştırdı.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra da Çek Türkolojisinin olumlu gelişmesi devam etti. Şimdiye kadar şarkiyatçılık üzerine “egemenlik” kurmaya çalışan Arap ve İslam çalışmalarının “yükünden” kurtarılan Türkologların üzerine çalıştıkları konular da çeşitlendi. Birkaç örnek vermek gerekirse; Helena Turková’ın Evliya Çelebi’nin Bosna seyahati, Jozef Blaškovič’in (Blaskovicz) Macaristan ve bugünkü Slovakya’da Osmanlı hükümdarlığı, Josef Kabrda’nın Balkan tarihi ve Ortodoks kilisesinin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki vergi sistemi, Zdenka Veselá’nın Osmanlı döneminde Sina’daki Azize Katerina Manastırı, Moğolistan’a uluslararası keşif gezisine katılan Lumír Jisl’in Orhun Türklerinin tarihi ve Doğu Türklerinin taş figür ve heykelleri, Luděk Hřebíček’ın ise Türk edebiyatı ve dilbilimi üzerine yaptıkları uluslararası boyutta da tanınan çalışmalarını zikredebiliriz. Bu çalışmaların bir kısmı sadece Bilimler Akademisi çatısı altında gerçekleşebildi, zira 1968 Prag Baharı’ndan sonra tekrar iktidara gelen Stalinci yönetim, NATO üyesi olan Türkiye’yi düşman kapitalist ülke olarak nitelendirdi ve Türkolojiyi üniversite programından kaldırdı. Aynı zamanda bilim insanlarının büyük bir kısmı siyasî nedenlerle ya sürgüne gitti ya da bilimsel çalışmalarına izin verilmediği için akademik hayattan uzaklaştırıldı. Türkoloji ancak “Kadife Devrimi” olarak anılan ve komünist rejimi deviren 1989 devriminden sonra tekrar yenilendi.

Bugün ise, sadece Prag Üniversitesi’nde okutulan Türkoloji diğer Avrupa Türkolojileri ile sıkı bir ilişki içerisindedir ve küçük bir dal olmasına rağmen 90’lı yıllarda yeni bir ivme kazanmıştır; Çek araştırmacılar Türk edebiyatından kadın araştırmalarına kadar ve Osmanlı tarihinden Gezi protestolarına kadar çok farklı konularda hem popüler hem bilimsel kitap ve makale yayımladı, ayrıca da kısa bir zaman içerisinde o zamana kadar ihmal edilen yeni Türk edebiyatından 30 kadar kitap çevrildi. Bu dinamik ne kadar ümit verici ise de malî sorunlar ve Türkiye’den gelen bazı siyasî baskılar arasında yol bulmaya çalışan Türkoloji, hâlâ yaşam mücadelesi içindedir. Batı Avrupa ülkelerinden farklı olarak Çek Cumhuriyeti’ndeki Türk kökenlilerin az yaşadığı ve yine de Doğu ve Orta Avrupa’nın bazı ülkelerinden farklı olarak Osmanlı mirasını taşımayan bir ülkede, Türkoloji dolaylı ya da dolaysız olarak kendi varlığını sürekli savunmalıdır.

Petr Kučera Türk ve İslam araştırmalarında yüksek lisansının ardından Prag'ta Charles Üniversitesi'nde Batı dışı edebiyatları ve tarih kuramı dalında Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemi romanları üzerine doktorasını tamamladı. Berlin, Ankara, İstanbul ve Princeton'daki çeşitli üniversitelerde uzun süre akademik çalışmalarına devam etti. Bugün hâlâ Hamburg Üniversitesi Asya-Afrika Enstitüsü'nde Türk Edebiyatı ve tarih dersleri veren Kučera, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemi edebiyatı üzerine yoğunlaşan çalışmalar yapıyor. Aynı zamanda Orhan Pamuk'un Çekçe çevirmeni de olan akademisyen, 2008 yılında Benim Adım Kırmızı çevirisiyle prestijli Magnesia Litera ödülüne layık görülerek yılın en iyi edebî çevirisi  oldu.