Bitmemiş bir hikâye: Aziz Nesin…

100 yıl önce doğmuş aydın, yazar ve daha birçok tanıma mazhar olan Aziz Nesin’e kulak verelim: “İşte benim henüz bitmemiş hikâyem.. En çok merak ettiğim şey, hiçbir zaman öğrenemeyeceğim bu hikâyenin sonu...”

Haberler
02 Temmuz 11:30
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

“Yıl 1915, Çanakkale Savaşının en kızgın, en civcivli zamanı. Nusret “yardım, Tanrı yardımı, başarı üstünlük” anlamına geliyor. Tanrı yardım etsin de Çanakkale Savaşını kazanalım diye, böyle bir dilekle adımı Nusret koyuyorlar. Mehmet de dedemin adı. Ben Mehmet Nusret…

Bazı görüntüler vardır, orada gördüğünüz kişileri hep öyle hatırlarsınız. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yanan Madımak Oteli’nden kurtarılmak üzere (!) itfaiye merdivenlerinden aşağıya inen Aziz Nesin, yaralı olup olmadığına bakılmaksızın oradakiler tarafından hırpalanıyordu. Ekran karşısında izlerken öfkelenen annem ve babamdan anlıyordum bu yaşlı adama vuranların hiç de iyi insanlar olmadıklarını. Siyasetin ne olduğunu bilmesem de en azından (çocuk aklımla) olanlar karşısından gözleri buğulanan anne ve babamın tepkilerinden, bir şeylerin hiç de iyiye gitmediğini idrak edebiliyordum. TV kanalları Sivas’taki katliamın dehşetini anlatırken, kamera stüdyoya döndüğünde yorumcular “Ama Aziz Nesin…” ile başlayan cümleler sarf ediyordu. Sonraları bu görüntünün zihnimde yarattığı Aziz Nesin değişti. Liseye başlamadan önce okuduğum kitapları beni bambaşka bir Aziz Nesin ile tanıştırdı. O yüzdendir ki insanın kendi tarih, yaşam ve politik okuyuculuğunun temellerini ararken, yıllar sonra geriye dönüp baktığında şuanki halinin o iki gözlem arasında hangisine “kaygı” duyduğunu hatırlamasıyla başladığını düşünürüm.

“Ömrüne Sığmayan Adam- Aziz Nesin 1915-2015 ” adlı sergi, onu kitaplarından, öykülerinden, oyunlarından, Marko Paşa’dan ve daha birçok şeyden bilen ya da bihaber olanlar için, doğumunun 100’üncü yılında Nesin’i kendi yazdığı gayriresmî ve resimli yaşam öyküsünden anlatmaya, dahası ilk kez bu kadar anlamaya davet ediyor. Hesabı silinmeyecek ama hafızalarda unutmaya çalıştığımız “o görüntülere” inat, bazı yönleri pek de bilinmeyen bir Aziz Nesin tablosu çiziyor sergi...

10 Haziran’da İstanbul Tophane’deki Tütün Deposu’nda açılan sergi, 100 yıl önce doğmuş bu adamın satırlarından, sadece onu değil koca bir tarihi de aktarıyor. Nesin’in edebiyatı, mizahı, hayata bakışı, politik duruşu ve daha nicesi 16 Temmuz’a kadar açık olan bu sergide buluşuyor. Nesin Vakfı tarafından düzenlenen sergide, yazarın yüz binlerce dokümandan oluşan kişisel arşivinden bir seçki, elyazması notları, eşyaları, biriktirdikleri, aldığı ulusal ve uluslararası ödüller ve kitaplarının yanı sıra, yaşamı üzerine video röportajlar ve belgeseller de yer alıyor. 

Küratörlüğünü Işın Önol’un üstlendiği serginin arşiv çalışmaları, Aziz Nesin’in kişisel arşivi üzerinde çalışarak yeni kitaplar yayımlayan ve hemen hepsi eski yazıyla tutulmuş taslak ve notlarını latin harflerine aktaran Esin Pervane ve Salih Bora tarafından yürütülüyor. “Ömrüne Sığmayan Adam- Aziz Nesin 1915-2015 ” sergisinin içeriği ve tasarımı ise Ali Nesin ve Vakıf yöneticisi Süleyman Cihangiroğlu başta olmak üzere Nesin Vakfı danışmanlığında tasarlanmış.

“O gömüte çiçek bırakmak gibi kolay değil”

Sergide en çok da Nesin’in hayat adına biriktirdikleri var. Sadece soyut ya da tinsel birikimler değil bunlar. Nedeniniyse şöyle anlatıyor Nesin: “Ölülerimize gömüt yaptırmak ve gömütlerini ziyaret etmekten yana olanlara bir sorum olacak: en yakın ölmüşlerinizden kalmış, küçük ve ayrıntılı, özdeksel değeri olmayıp tinsel değeri olan andaçları saklıyor musunuz? Ve zaman zaman onlarla yakınlık kuruyor musunuz? Örneğin neler? Onlardan kalan ve onlara gelmiş mektuplar, not defterleri, küçük hesap pusulaları, kullandıkları ve artık kimsenin kullanmayacağı gözlükler, değişik kalemleri (kurşun kalem, dolmakalem, tükenmez vb., fotoğraflar, (zamanın rengini vurduğu)kimi yerlerden notlar düştükleri okudukları kitaplar, gazeteler, dergiler, mendilleri, hatta giysileri filan, kullanılmış eski para cüzdanları ve keseri, çakmakları, ağızlıkları, pipoları, cıgara ve tütün tablaları, kol düğmeleri, hokkaları, bardakları, fincanları (hatta kırık da olsalar, bastonları, gizli anı defterleri yada günceleri, her biri ölenimizden çok değerli anılar taşıyan bunları ve bunlar gibi kalıt andaçları saklıyor, koruyor musunuz? Sonra da zaman zaman bu andaçlarla ilişkiye girip sevgili ölmüşünüzü anıyor musunuz ve bundan başka o ölmüşlerinizi tanımayan yada anımsamayan ev insanlarına da onları anlatıyor musunuz, anılarıyla, gülütleriyle, yaşamlarıyla, öyküleriyle… Hayır, bunları yaptığınızı hiç sanmıyorum. Çünkü bunlar zor iş, bir gömüt yaptırıp zaman zaman da (esince) o gömüte çiçek bırakmak gibi kolay değil…”

Aziz Nesin’in, sevenlerinin ardından onları unutulmuşluğa, dahası sadece soğuk bir mezar taşına emanet edenleri eleştirdiği bu yazı, serginin girişinde karşılıyor ziyaretçileri. Okuduktan sonra “Acaba ben kimleri kimleri unuttum ve zamanın onu yutmasına izin verdim? Peki ya ben de böyle olacak mıyım” sorusunun soğukluğuyla kendine getiriyor insanı. Sonrasında kronolojik bir sırayla dizilmiş yazıları takip etmeye başlıyor ziyaretçiler. Başlamadan önce önemli bir uyarı var. O da Aziz Nesin’in kaleminden okuyacağımız bu yazıların onun, kendine has kullandığı sözcüklerle yazdığı uyarısı: “Bişey, yada, biyer, candarma, cıgara, epiy, biçok, bikaç, Heğbeliada, Sıvas…” Çünkü Aziz Nesin imlaya gelmeyen yazar: “Balığın baştan koktuğu işlerin baştan kara gittiği memleketimizde, işe yeni baştan başlarken, imlâya gelmiyeceğimizi anlatmak için, bile bile böyle yapıyoruz.” Nesin’in imlaya gelmeyen bu yanına çabuk alışılıyor. 1915 doğumlu Aziz Nesin, “Heğbeliada” yıllarını, annesini, uzun süren babasızlığını, 12 yaşında yazdığı ve yayınevlerine gönderdiği ilk roman denemesini anlatmaya başlıyor... Birçoğu Nesin hakkında belki de hiç bilinmeyenler, üstelik onun kaleminden. Aziz Nesin’in hayatında anlatılabilecek birçok ilginç ve önemli detay var. Ama en dikkat çekicisi “Nesin” soyadını alışı. Ondan dinleyelim:

“Nesin?..”

“1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı. Herkes kendisine soyadını kendisi seçtiği için, insanların gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünyanın en cimrileri “Eli açık”, dünyanın en korkakları “Yürekli”, dünyanın en tembelleri “Çalışkan” gibi soyadları aldılar. Bir mektup yazabilecek bir zamanda ancak imzasını atabilen öğretmenimiz kendisine “Çeviker” soyadını almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılık anlatan soyadlarını kapışıyorlardı. Hertürlü yağmada hep sona kaldığım için, güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana ortada böbürleneceğim bir soyadı kalmadığından kendime “Nesin” soyadını aldım. Herkes “Nesin?” diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.”

Aziz Nesin, Üsteğmenken yazmaya başlıyor ilk öykülerini. Yeni Adam, Yedi Gün, Millet, Akbaba dergilerine yolluyor öykülerini. “Aziz Nesin” takma adını da ilk orada kullanmaya başlıyor. Babasının ismi Aziz ama bir süre sonra kendi adı oluyor ve Mehmet Nusret unutulmaya başlıyor… Sonrasında yazının hayatının içine giriyor. Askeriyeyi bırakıyor. Zor yıllar başlıyor Nesin için, politik görüşü yüzünden çok kez hapse giriyor. Yazdığı dergiler kapanıyor. Bir dönem hayatta kalabilmek ve çocuklarına bakabilmek için gazete dağıtımcılığı bile yapıyor. Ama hep yazıyor, yazıyor, yazıyor. Sonrasında Nesin Vakfı’nın kuruluşu, yoksul çocuklar için kurulan bir dünya ve Sıvas…

“Kime göre uzak”

Aziz Nesin 6 Temmuz 1995 yılında öldükten sonra, Nesin Vakfı’nın bahçesine gömüldü. Nesin’in mezarını birkaç aile yakını ve dostu dışında kimse bilmiyor. Nesin hatırlanmayı bir gömüte bağlamak istemiyordu. O yüzden serginin başlangıcı onun “hatırlanmaya” atfettiği farklılığı anlatarak başlıyor. Bir mezar taşıyla değil. Belki kol düğmeleriyle ama bir mezarla asla… O yüzden Nesin, yazdıkları, eleştirdikleri, yazı masası, telgrafları, kol düğmeleri, gelişi güzel topladığı gazeteleri, yaşarken ona ait olan ve onu hatırlatan şeylerle yaşıyor hâlâ.

İki kata yayılmış sergide alt katta şimdiye kadar anlattıklarımın yanı sıra iki de belgesel bulunuyor. Biri yakın zamanda vakıf tarafından çekilen bir belgesel. Diğeriyse Tan Oral’ın çektikleri. Tan Oral, Nesin Vakfı’nın mimarlarından biri. Oral’ın 1972 - 1973 yılları arasında Nesin Vakfı’nın inşa sürecinde çektiği 8 milimetrelik videolar da ilk kez bu sergide gösteriliyor.

Oral’ın el kamerasıyla çektiği görüntülere kendi sesi eşlik ediyor. Vakıf, arazi seçiminden son halini alıncaya kadar Tan Oral kamerayı bırakmıyor. Sessiz olan görüntüleri hatırladığı kadarıyla anlatıyor. Kocaeli yakınlarındaki araziyi görmeye gittiklerinde, Nesin, yazar ve sanatçı dostlarını da yanına alıyor. Bazıları “Aziz burası çok uzak” diyor. Nesin “Kime göre uzak” diye yanıtlıyor. Sonrasında kamera tüm yapım aşamasını izliyor. Boş arazi git gide son halini alıyor. Tan Oral, sürekli titreyen el kamerasını anlatırken şöyle diyor “Artık büyük sinemacılar bile sabit ya da pürüzsüz görüntü kullanmıyor. Hepsi benim el kameram gibi görüntülerle yeni filmler çekiyorlar. Oral haklı, hayatın gerçekçiliğini salt “toplumsal gerçekçilikte” değil, yaşamın tüm devinimlerini izleyen, estetize edilmemiş, yalın haliyle de vermek istiyor. Titreyen el kamerası, bize kendi anılarımızı yaşatıyor havası veriyor. Estetize edilmemiş, hissedilebilen bir anımsama oluşuyor ekranda. Dokunulabilcek kadar yakında, Aziz Nesin’in dediği gibi “o gömüte çiçek bırakmak” gibi değil. Daha burada, daha yaşayan ve yaşayacak…

“Kalem yapın beni kalem”

Tek Ciltte Aziz Nesin, Aziz Nesin, Everest Yayınları20 Aralık 2015’te doğumunun 100’üncü yılı kutlanacak olan Aziz Nesin, kurucusu olduğu Nesin Vakfı tarafından yıl boyu düzenlenecek çeşitli etkinliklerle anılacak. Aziz Nesin’in 100’üncü doğum yılına paralel olarak Everest Yayınları da Çetin Altan’la başladığı, edebiyat, sanat ve kültür dünyamızı şekillendiren ustaların yapıtlarından kapsamlı seçkilerin okurla buluşturduğu Tek Ciltte dizisinin ikincisini Aziz Nesin’e ayırdı. Sergideki bilgilerin daha kapsamlı ve geniş bir şekilde ele alındığı “Kalem Yapın Beni Kalem! Aziz Nesin” yazarın, geniş bir otobiyografisine yer veriyor. Sadece onun anlatımıyla değil, anlattıkları, yazdıkları, röportaj ve söyleşileri, bir öyküsü ve romanı, şiirleri ve gezi yazılarının da bulunduğu kitapta Aziz Nesin’in vasiyeti de yer alıyor. Kitap Nesin’e ve yaşadığı çağa ve hatta ileriki yıllara ayna tutabilecek hiçbir ayrıntıyı atlamıyor. Büyük bir ömrün, panoramasını çıkarıyor…

Elbette hikâye burada bitmedi, bitmiyor. 100 yıl önce doğmuş aydın, yazar ve daha birçok tanıma mazhar olan Aziz Nesin’e kulak verelim: “İşte benim henüz bitmemiş hikâyem.. En çok merak ettiğim şey, hiçbir zaman öğrenemeyeceğim bu hikâyenin sonu...”