Biz Türkiyeliler öteki yarısını kaybetmiş bir hazineyiz

Türk medyasında kültür sanat gazetecilerinin üvey evlat muamelesi gördüğünü düşünüyorum. En azından benim çalıştığım "muhafazakâr" gazetelerde, televizyonlarda bu böyle oldu. Meslekte 27 yıllık gözlemim budur. Ötesi yok...


@e-posta
Dosya, 06 Aralık 11:19
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Türkiye’de inkâr edilemez bir biçimde, aydın kesim arasında olduğu gibi, medya dünyasında da öteden beri bir kutuplaşma oldu. Yaşam tarzları, dinî hassasiyetleri birbirinden farklı olan insanlar, kesimler arasında duvarlar olageldi. Bu duvarlar genellikle birbirimizi anlamamıza, dinlememize, empati kurmamıza engel teşkil etti. Bu bağlamda Türkiye bir kimlik yırtılması yaşadı, yaşıyor. Türkiye’nin birikimine hep bir taraftan baktık; Sağdan bakanlar ve soldan bakanlar ne yazık ki bir bütün oluşturup "ortaklık" kurmadık. 

Yakın dönemde, az-biraz birbirimizi anlayalım, diyalog kuralım diyenler sesini yükseltmeye başlamıştı ki Gezi süreciyle gemi bir kez daha aysberge çarptı ve herkes kendi "mevzi"sine dönüverdi. Ve ardından gelen o korkunç darbe girişimi… Bütün "mahalleleri" tekinsiz bir yer hâline çevirdi. Herkes birbirinden korkar oldu. Bu genel manzaradan tüm kurum ve kuruluşların nasibini aldığını düşünüyorum ve böyle bir ortamda kültür sanat gazeteciliğine nasıl bakacağız?

Öncelikle, Türk medyasında kültür sanat gazetecilerinin üvey evlat muamelesi gördüğünü düşünüyorum. En azından benim çalıştığım "muhafazakâr" gazetelerde, televizyonlarda bu böyle oldu. Meslekte 27 yıllık gözlemim budur. Ötesi yok.

Gazetelerde kültür ve sanata verilen önem, biraz yöneticiye bağlı. Şayet bir dönemde yayın yönetmeni bu işlerle ilgili bir kimseyse, sanat sayfalarının yıldızının parladığı anlar olabilir. Aksi hâlde, sanat sayfaları "işte şurda bir köşede dursun" muamelesi görür. Üstelik reklam-ilan durumunda ekstra bir alan lazım olursa ilk feda edilecek sayfadır.  

Bugün Türk basınında dört başı mamur, her kesime açık, her habere, eleştiriye açık bir sanat sayfası yoktur, zira ülkenin sanat ortamlarında ve entelijansiyasında böyle bir "demokrat yapılanma" yoktur. Bu kapalılık sanat sayfalarına da yansır. Örneğin, (kötülemek için söylemiyorum ama) sol basında, karşıt görüşlü bir yazarın, sanatçının işlerine yer verilmez. Aynı şekilde muhafazakâr basında da… Yalnız bir farkın altını çizmeme izin verin. Benim düşünceme göre, Türkiye’de sağ basın, kendisi gibi düşünmeyenlere, sol basından daha fazla yer açmıştır. Geleneksel olarak bu böyledir. Söz gelimi, ben Millî Gazete ve Yeni Şafak yıllarımda, İslamî kesimden biriyle daha önce tokalaşmamış sol sanatçı ve yazarlarla röportajlar yapmış, her kesimden sanat etkinliklerinin duyurusunu sayfalarıma taşımışımdır. Bu durum, içinde bulunduğum camia tarafından takdir de görmüştür. (Örneğin, bizzat Yusuf Kaplan, Yeni Şafak’taki bir köşe yazısında "Türkiye’nin en klas kültür sanat sayfası Bedir Acar’ın Star’daki sayfasıdır" diye yazmıştır.) 

Kültür sanat sayfaları ve gazetecileri medyanın üvey evlatlarıdır. Çünkü kültür meseleleri, ülkenin de gidişatına bağlı olarak az konuşulan, reytingi olmayan konular arasındadır. Pek çok gazetenin kültür sayfası yok, televizyonlar bomboş... 

Buna mukabil, tırnak içinde "sol" diyebileceğimiz pek çok gazetede herhangi bir muhafazakâr sanatçıdan olumlu biçimde bahsedildiğini görmek pek olası değildir. Belki nadirattan… İşte, bu yüzdendir ki bizim medyamızda Türkiye’nin birikimi bir bütün olarak değil, öteki yarısı kayıp hazinedir. Oysa, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste’de dediği gibi, "Tecrübe bir kişinin değil, bütün medeniyetindir."

Burdan hareketle, "Memleketimizin, edebiyatımızın, basınımızın tecrübesi ve birikimi de sadece bir kesimin değil, hepimizindir" diyebilmeliyiz.

Asıl konumuza gelecek olursak. Başta söylediğimi tekrarlamak isterim.

Kültür sanat sayfaları ve gazetecileri medyanın üvey evlatlarıdır. Çünkü kültür meseleleri, ülkenin de gidişatına bağlı olarak az konuşulan, reytingi olmayan konular arasındadır. Pek çok gazetenin kültür sayfası yok, televizyonlar bomboş... 

Kültür sanat tüketicisi de (okuyucu-izleyici) ne yazık ki gazetelerde "sayfa", televizyonlarda "program" konusunda talepkâr olmuyor. Kültür sayfaları medyadan toptan kaldırılsa cılız da olsa "gürültü" kopar mı acaba, emin değilim. Böyle olunca da kültür-sanat mecrası medyada çelimsiz, değersiz, güçsüz bir dere gibi, sessiz sedasız akabiliyor en fazla. 

Gazetelerde bir, bilmediniz iki kişiyle idare edilen kültür servislerinden, farklı alanlarda branşlaşmış muhabirlerin istihdam edildiği kültür servislerine geçemediğimiz müddetçe, havanda su dövmeye devam edeceğiz. Hele yazılı basının giderek kan kaybettiği şu ortamda… Kültür sayfalarının artırılması meselesine değinmiyorum bile…

Hep söylenegelir, ülke olarak kitap okuma konusunda notumuz pek parlak sayılmaz. Aynı şekilde 80 milyonluk Türkiye’de gazete satışları da istenilen rakamlara ulaşamıyor. Ancak iletişim araçlarının giderek çeşitlendiği de bir gerçek. İnternet, sosyal medya, gündelik hayatımızda her geçen gün yaygınlaşıp derinleşiyor. Yayın dünyası dergiler açısından da zengin. Hemen her konuda yayın var; sırf edebiyat dergilerinin sayısı bile epey yekûn tutuyor. 

Malûm, ülke olarak, siyaset yoğun bir gündemimiz var. Elbette siyasî konular bütün bir ülkeyi ve tek tek bireyleri ilgilendiren meseleler olduğu için gazetelerin vazgeçilmez haber konularını oluşturur. Yine, kitleleri cezbeden futbol, ekonomi ve dış haberler de öncelikli gündem konuları arasındadır. Tüm bu toz duman arasında, kültür sanat konuları ülkenin ne kadar gündemindeyse medyanın da o kadar gündeminde yer bulabiliyor kendine. 

Öte yandan, ne yazık ki pek çok gazetede sanat sayfası bile bulunmaz. Bunun yerine magazin konularının "sanat", gösteri dünyasının şöhretlerine de "sanatçı" payesi verildiği zamanları yaşıyoruz. Kültür alanında medya dünyasının gözünü kamaştıran "etki"nin, kaliteden çok popülerlik olduğunu söylemek mümkün.

Burada bir anekdot anlatmama müsaade edin; Gazetede zam süreciydi, dönemin yayın yönetmeni bizzat bana dedi ki "Sana bir değil, beş zam yapsam bile azdır, siz kültürcüler maaş olarak çok geride kalmışsınız, maalesef beş değil, bir zam yapma hakkım var."

Yine de edebiyatın, hikâyenin, şiirin nefes alabildiği, kendini gösterebildiği mecralar en başta dergiler olmakla birlikte, kimi zaman gazeteler de yardımcı güç olarak, editörlerin "duyarlılıkları" sayesinde devreye giriyor.

Çok az gazetede var olma mücadelesi veren kültür sanat editörleri, medya organlarında hep ihmal edilen, "son sıraya yerleştirilen" elemanlar arasında. Kültür sanat servisleri de medya oranlarının gözde birimleri arasında değil. Oysa iş lafa geldiğinde hep tersi söylenir; "kültür sanat meseleleri mühimdir" denir. 

Burada bir anekdot anlatmama müsaade edin; Gazetede zam süreciydi, dönemin yayın yönetmeni bizzat bana dedi ki "Sana bir değil, beş zam yapsam bile azdır, siz kültürcüler maaş olarak çok geride kalmışsınız, maalesef beş değil, bir zam yapma hakkım var."

Pek çok gazetede sanat sayfası bile yok demiştik. Olanlarda da güncel sanat olaylarının halkla ilişkiler düzeyinde yalapşap ele alınması söz konusu. Bu, gazetelerde sanat edebiyat konularında yeterince uzman muhabirin yer almayışından kaynaklanıyor. Hep söylendiği üzere, kültür ve sanat servisleri en az elemanla çalışan servislerdir. Oysa bir gazeteye rengini, duruşunu kazandıran bu sayfaların "alan uzmanlaşması" mühimdir. Yani yayın dünyasında, plastik sanatlarda, gösteri sanatlarında, edebiyatta, müzikte, yahut sinema, mimarî gibi konularda uzman muhabirlere ihtiyaç duyulmaktadır. Kalite, doyurucu haber ve yorum ancak bu şekilde yakalanabilir. Bir editörden yahut bir muhabirden bütün bu alanlara temayüz edip "derinleşmesi" beklenemez.

Gazetelerin kültür servislerinde çalışan sayısı bir ya da iki kişi olunca, habercilikte uzman eleman yetiştirmek kolay olmuyor. O yüzden de kültür sayfaları içerik anlamında zayıf kalıyor. Kitap, film, tiyatro, müzik, sergi vs. haberler "tanıtım bülteni"nden öteye geçemiyor. Bu, medyada diğer bölümler/sayfalar için de geçerli… Derinlikli, doyurucu, nitelikli analiz ve haberler için uzman muhabirlere ihtiyaç duyuluyor ki, bu uzman muhabir ve kalifiye elemana verilecek maaş miktarı, giderek küçülen gazetelerin, televizyonların işine hiç mi hiç gelmiyor.

Edebiyat dünyasına ilgisini yoğunlaştırmış gazeteciler, kitap eki hazırlayanlar, yayın dünyasını yakından takip edip yetişebildiği kadarıyla yorum/tanıtım yapan arkadaşlarımız elbette var. Bu, neresinden bakılırsa bakılsın kıymetli bir çaba. İyi kötü, eksik gedik, edebiyat dünyası, medyada bu arkadaşların elinden görünür hâle geliyor. Gazetelerin sanat sayfaları şairlere, yazarlara, edebiyata elbette açık lakin haber konularımız sadece edebiyatla sınırlı kalamaz. Bir sayfamız var ve bunu idareli kullanmak, sanatın diğer renklerine de açık tutmak zorundayız. Roman okumaktan hoşlanmayan bir okura belki bir film haberinden bahsedebiliriz, o da ilgisini çekmediyse bir sergi önerebiliriz. Yani menüyü çeşitlendirmek, okuru mümkün olduğunca o sayfada tutmak zorundayız.

Bir de şöyle bir durum/soru var: Bir yazar olarak mesela Orhan Pamuk bugün adım atsa, öksürse haber olabiliyor ama ilk romanını yazan bir yazar ne kadar medyada yer bulabilir kendine? 

Evet, Orhan Pamuk her halükârda haber malzemesi olabiliyorsa bunun arka planındaki 40 yıllık emeği de göz ardı etmemek gerekiyor. Yeni yazarlar ise bir şekilde medya ile iletişimi doğru kurmak, kendilerini ifade etme konusunda daha çok çaba sarf etmek zorunda kalabiliyorlar. Unutmamak lazım ki edebiyat dünyası, ilk kitabını basacak yayınevi bulamamış olsalar da sonra sonra yayınevlerinin kapılarında kuyruk olduğu ünlü yazarları da gördü. 

Bir de edebiyat haberlerine münhasır internet siteleri var. Bu sitelerde kitaplar ve yazarlar üzerinden edebiyat haberleri öncelikli olarak yer alıyor. Bu da bir nevi edebiyat, sanat gazeteciliği olarak yorumlanabilir. Bu siteyi okuyanlar da "edebiyatı önceleyen" okurlar olarak görülebilir.

Biz kültür sanat gazetecileri, spordan politikaya, ekonomiden dış haberlere birbirinden çok farklı beklentileri olan "günlük" okurun sanata, kültüre, edebiyata da dikkatini çekmeye, bir kitabı okuması, bir filmi görmesi için argümanlarımızı da sunarak "aklını çelmeye çalışırız", hepsi bu. 

Ve dergiler… Edebiyat dergileri… Hâlâ hayatımızdalar ve edebiyatın nabzının daha çok atması gerektiği yerler. Gazeteler günlük tüketime yönelik bir ürünken, dergiler, edebiyat adına kalıcı işlere imza atmakta daha özgür ve özgün bir yere sahip. Neden? Bir edebiyat dergisini satın alacak okurun beklentisi "edebiyat" okumaktır. Bu beklentiyi karşılamak da dergiyi çıkaran "edebiyat habercilerinin" görevi olmalı. Ama bir gazete satın alan okur dergi okuru kadar ilgi alanları belirli bireyler olmayabilir. Bunu dikkate alan biz kültür sanat gazetecileri, spordan politikaya, ekonomiden dış haberlere birbirinden çok farklı beklentileri olan "günlük" okurun sanata, kültüre, edebiyata da dikkatini çekmeye, bir kitabı okuması, bir filmi görmesi için argümanlarımızı da sunarak "aklını çelmeye çalışırız", hepsi bu. 

Son bir not: Kitle iletişim araçlarının bunca çeşitliliğine rağmen yine de "medya"da yer almak sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Bunun için doğru zamanda doğru kişiye ulaşmak, nokta atışı yapmak mühim. Bir medya çalışanı olarak benim sanat üretenlere tavsiyem, kendi imzalarıyla açtıkları sosyal medya mecralarında işlerini duyurmaktan çekinmemeleri. Kişisel Facebook, Twitter hesapları bizler için artık bir haber kaynağı. Ve elbette, sanat insanlarımızın telefon rehberinde gazetelerde kültür ve sanat mevzularında kalem oynatan kişilerin telefon numaraları mutlaka olmalı.