Bay Dickens’la gece yürüyüşü

Charles Dickens: “1863’tesiniz sadece. Şehrimiz aynı şehir.” Zaman, okurun hayatına işlemiş bir yazarın yanında böylesine değişkendi...


@e-posta
Her Şey, 29 Ağustos 11:20
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Uzun zamandır bu kentteydim. Baharın geç geldiği ya da şehre hiç uğramadan gökyüzünün yalancı bir güneşle insanları yazın geldiğine inandırdığı yerde. Dengesiz, hızlıca yağıp geçen, şemsiyeyi kapatınca yeniden başlayan yağmura alışmıştım. Londra, her köşede sürpriz bir levha ile herhangi bir yazarı karşıma çıkarabilen bir şehirdi. Bu yüzden akşamları esen soğuk rüzgâr, yağmurlar, kalabalık metro vagonları günü yoran ayrıntılar olmak yerine, romanların, öykülerin ve şiirlerin birer parçası hâline gelmişti. İş çıkışı saatleri geçtikten sonra, şehir derin bir nefes alıp sakinlediğinde, benim de odadan çıkma vaktim gelirdi. Uzun yürüyüşleri akşam vaktinden sonraya bırakmamın tek bir sebebi vardı: Uyuyamamak. Gece bir ya da ikiye kadar bazen parklarda dinlenerek yürüyor, sokaklara giriyor, ayak üstü bir şeyler yiyip, pub’larda bir şeyler içiyordum. Sonra yürüdüğüm onca yolu gerisin geri giderken ancak göz kapaklarım ağırlaşıyor, sabaha karşı birkaç saatlik uykuya dalabiliyordum. Sonra sabahın taze ışıkları ve Camden Town’daki sahaftan topladığım kitapları keşfetme saatleri…

Yağmurun insaflı olduğu bir akşamdı. Earl’s Court’taki odamdan çıkıp Saint Pancras’a kadar metroyla gitmiş, sonra Russel Meydanı’na kadar sokaklara gire çıka yürümüş, oradan belki yüz yıldır görüntüleri hiç bozulmamış evlerin önünden St. Andrew’s Bahçeleri’ne varmıştım. Burada bir bankta gece kuşlarının seslerini dinlerken, hışırdayan kumaşın sesiyle birinin gelip yan banka oturduğunu hissetmiştim. Bahçe lambasının ters ışığında kara bir silüetti. Kımıltısızdı. İki eliyle birden topuzunu kavradığı bastonuna doğru üst gövdesi kapanmıştı. Kısa kenarlı uzun fötr şapkası gözlerinin üstüne eğilmişti. Uzun süre kaçamak bakışlarla baktım ona. Kımıltısızlığı beni endişelendirmişti. Kalktım. Yanına yaklaştım. Ona Sör diye hitap ederek iyi olup olmadığını sordum. Bıyıkları gülümsediği için mi hareket etmişti?

Ayağa kalktı. Sağ tarafının ağırlığını bastonuna yükleyip gelip ona nasıl olduğunu sormamın hayli vakit aldığını söyledi. Şaşkınlıkla yerimde kalakaldım, konuşamadım. Birkaç adım ilerleyip bahçe lambasının ışığını yüzünün önüne aldı, şapkasını itip alnının üzerine yerleştirmesiyle benim ağzımdan çıkan nidanın, çatallanmış sesim yüzünden yarım kalması bir oldu: “Bay Dickens!”

“Bu akşam evden fazla uzaklaşamadım,” dedi. “Çimenlikte yatıp gökyüzünün değişimini izledim, çocukluğumdaki gibi.”

Bahçenin hemen paralelindeki caddedeki evini hatırladım. Doughty Sokağı, 48 numara. Londra’ya geldiğim ilk günlerde, acele, büyük bir iştahla gezmiştim orayı. Sahaftan aldığım Büyük Umutlar’ın Penguin Klasikleri edisyonu ise masamdaydı. Çocukluğumdan beri kim bilir kaçıncı kez okuyordum.

Heyecanla, ona evine kadar eşlik etmemi isteyip istediğini sordum. Başını hayır anlamında sallayıp:

“Marttayız, değil mi” diye sordu boşluğa. “Hava nasıl da nemli, soğuk ve bulutlu. İnsomnia’m bu zamanlarda daha da azıtıyor. Uykuyu ancak çocukluğumun, gençliğimin geçtiği yerlerde, evsizlerin yanında dolaşarak çağırabiliyorum. Eve dönmek istemiyorum, hayır. Yatağa bakıp kâbusları gözü açık görmek! Hayır. Benimle yürür müsünüz?”

Konuşamadım. Başımı sallayabildim. O ellilerindeki görüntüsüyle, ceketinin kuyruğunu havaya savurup hafifçe eğildi. Altı torbalanmış gözleri, şapkasının altından fışkırmış asi saçları, yer yer beyazlamış keçi sakalı, gülümserken oynayan bıyıkları ve etli alt dudağıyla karşımdaydı. Bu hâlini ezbere biliyordum. Onu defalarca Oliver Twist’i, Mister Pickwick’i, David Copperfield’i yazarken tahayyül etmiştim. Yarı yarıya eğilmişken, başını kaldırıp bana baktı ve elini uzattı. Tereddütsüz tuttum avuç içi bana dönmüş eli.

Tuhaf, çamur kokulu bir esinti yalayıverdi yüzümü. Zaman yerinden oynadı, ağaçlar döndü ya da toprak havalandı, ne olduysa birden dalgalanan havanın içinden geçtik. Bahçe aynı bahçeydi ama korkuyla arkamı döndüğümde caddeyi geçerken ardımda olan camları aynalı bina yoktu. Onun dışında her şey birkaç dakika önceki gibiydi. Bay Dickens, bahçenin karşısındaki kahve dükkânından, yürürken zorlanmamız için bir fener ödünç alacağını söyleyip önden yürüdü. Ben ardında, şaşkın. Küçük adımlarla onu izledim. Feneri aldı, uzun sakallı bir adam feneri yakmasına yardım etti ve uzun zamandır tanış olan ahbaplar gibi hâl hatır sordular birbirlerine. Bir elinde bastonu, diğerinde fener:

“Evet” dedi. “Seninle en sevdiğim rotamı yürümek istiyorum. Charles’ dönüş ve Charles’dan gidiş…”

Londra, değişen çağa, insanın hoyratlığına karşı kendini oldukça iyi korumuş bir şehirdi. Burun deliklerimden girip beni ters yüz eden zamanın değişkenliğini vücudum algılıyor fakat beş duyumun algıladıklarını zihnim tanımlamakta zorlanıyordu. Evler, pub’lar, bahçeler, parklar, hatta kaldırımlar ve taşlar. Hepsi aynıydı. Diğer yandan hepsi farklıydı. Başka bir koku geliyordu burnuma; kızartılmış domuz, kandil yağı ve kurumlu dumanın keskinliği… Kömür genzime yerleşmişti. Aptalca, ona nerede olduğumuzu sordum. Yürüyüşüne ara vermeden, başını bana hafifçe çevirip:

“1863’tesiniz sadece. Şehrimiz aynı şehir” dedi.

Zaman, okurun hayatına işlemiş bir yazarın yanında böylesine değişkendi.

Embankment bölgesindeydik şimdi. Northumberland Bulvarı’nı telaşla geçip geniş bir sokağa daldık. Buranın eskiden Kemerler diye anıldığını söyledi.

“Warren’ın Depo’su vardı burada” diye sözlerine devam etti. “Babamın hapiste olduğu vakitlerdi, ailemiz üzerinde müthiş borç vardı. Ben on iki yaşımdaydım. Borçları biraz olsun ödeyebilmek için Depo’da yer alan bir ayakkabı fabrikasında çalışmaya zorlamıştı annem beni. İşe başladım ben de. Fakat sıkıntım büyüktü, gün boyu vakit geçmek bilmiyordu, elimdeki iş hiç bitmeyecek gibiydi. Ben de hikâyeler uydurmaya başladım. İş arkadaşlarıma bakıyor, onları kahraman yaptığım küçük hikâyeler tasarlıyordum zihnimde: Mesela Bob Fagin. Burada geçirdiğim zamanları senelerce kimseye anlatamadım. İnan bana yaşadıklarım, gördüklerim öyle can yakıcıydı ki, senelerce karıma bile bahsetmedim bunlardan. Birkaç sene önce otobiyografimi yazan John Forster’a anlattım bir tek. David Copperfield’ı nasıl yazabildiğimi anlamanız ve gerekli bütün bağlantıları kurabilmeniz için. Messrs Murdstone ve Grinby’in altında çalışan oğlanı hatırladın mı?”

Gözlerimi boşluğa sabitleyip sayıklar gibi tekrarladım: “Nehre bitişik, kelimenin tam anlamıyla devrilen sıçanlarla inceleyen çökük, eski bir ev…”

Gözlerinin içi parladı. Copperfield’ın cümlesini ona tekrarlamamdan heyecanlanmış olacak, Kemerler’in olduğu sokaktan beni çekercesine çıkardı ve Buckingham Caddesi’ne doğru âdeta koştuk. Burada sıska bir binanın önünde durdu ve gençliğinin bir bölümünde burada, 15 numarada yaşadığını söyledi.

“Thames Nehri, âdeta eşiğime kadar köpürürdü fırtınalı gecelerde. Ben çatı katında yaşardım. Tıpkı David Copperfield’ın Mrs. Crupp’la yaşadığı yer gibi…”

Binayı yukarıdan aşağı süzdüm, zihnim makine gibi çalışıyordu. Bir an gözlerimin önünde alevlendi cümleler ve ben sesimin tonuna hâkim olamıyordum: “Çatıdaydık… Neredeyse hiçbir şeyin görülemediği küçük kör bir girişten oluşuyordu ev, bir oturma odası ve bir yatak odası... Mobilya oldukça soluktu ama benim için yeterince iyi sayılırdı ve tabii ki nehir neredeyse pencerenin kenarındaydı.”

“Hafızanıza hayran kaldığımı belirtmek zorundayım” derken hafifçe şapkasının kenarına dokundu.

“Hafızanın değil, hikâyenin gücü Bay Dickens.”

Buckingham Caddesi’nden John Adam üzerinden George Court’a, oradan sağa dönüp Bedford Sokağı’na devam ettik. Burada Rules Restaurant’ın önünde durdu ve yemeklerini genellikle burada yediğini, istiridye ve paylarına bayıldığını söyledi. Kulağıma doğru eğilip restoranın üst katında gizli bir odası olduğunu söyledi. H.G. Wells, Clark Gable ve Charlie Chaplin’in de en sevdiği yermiş burası meğer. Acıkmıştım. Ama durmadan yürümeye devam ettik. Uyku ihtimali iyice uzaklaşmıştı artık.

Southhampton’a doğru koşar adım yürürken neredeyse hiç konuşmadık. Cobent Garden’ın içinden geçtik. Bütün tezgâhlar kapanmıştı; taze sebze ve meyvelerini sabaha sermek üzere pazarcılar evlerinde derin uykulara dalmış olmalıydılar. Royal Opera’nın çaprazında, taş bir binanın önünde durduk. Binanın heybetli adını okudum: Bow Street Magistrates’ Court.

“Aaa” diye haykırdım çocukça. “Burası Oliver Twist’teki Artful Dodger’ın bir centilmenin mendilini çaldığında tutulduğu hapishane!”

“Evet” diye onayladı Bay Dickens. “Bernaby Rudge da burada sorgulanmıştı. Burası Londra’nın en eski polis merkezidir.”

Gizemli bir havaya bürünüp iki elini onu ilk gördüğümdeki gibi bastonunun üzerinde kenetledi ve eğildi:

“Size bir sır vereyim mi?”

“Lütfen.”

“1895’te Oscar Wilde, mağaza hırsızlığı sebebiyle burada bir hücrede tutuldu. Sonra, çaldığı halıyı satın almak zorunda kalmıştı. Hücrede kaldığı gecenin sabahı şu ilerideki Tavistock Oteli’nden kahvaltı ısmarladığını ve bir garsonun kahvaltıyı getirip buraya bıraktığını gördüm!”

Fal taşı misali açılmış gözlerime bakıp kahkahalara boğuldu. Onun ciddi duruşundan beklemediğim oldukça ahenkli bir kahkahaydı bu. Bu kez bileğimi tutup beni çekiştirdi. Birkaç sokağı paralel bölünmüş caddelerden, ileride romanında kullanacağı “Eski Merak Dükkânı”nın önünden, Lincoln’s Inn’den, Chancery Lane’den geçtik. Bir adım attığımda bin atıyor gibiydim. Londra artık sadece sokakların ve caddelerin çizgilerine bürünmüş, gözümün irisine yerleşmiş bir haritaya dönüşmüştü.

Hyde Park’ın köşesinde duruyorduk. Karşı caddede, evsizler döşeklerini sürüklüyor, bazıları toplanmış konuşuyor, sundurmaların altı gitgide koca bir yatakhaneye dönüşüyordu. Biraz gerideki St. Andrew Kilisesi, Oliver Twist’in Bill Sikes ile önünden geçip durduğu kiliseydi. Kilisenin çaprazına geçtik. Köşedeki binanın duvarına kazınmış yazıyı okudum: Holborn Viaduct. Parmağını salladı Bay Dickens:

“Benim zamanımda buranın adı Holborn Hill’di” dedi. “Taşlar değişmese de isimler değişiyor. Bazen isimlerin devinimine yetişemiyorum.” Bir müddet sustu. Sonra:

“Sarhoş kadınların ve erkeklerin flörtöz yuvarlanışları…” diyerek bana baktı. Oliver Twist’te anlatılan bir sahneydi yine bu. Fahişeler iş kovalamak için çoğunlukla burayı seçerdi. Yeni ismi Saffron Hill olan bu sokak, yine suçluların bölgesiydi.

“Belli mekânlar da işte böyle” dedim ona. “Zaman geçse de kumaşını değiştirmeyi reddediyor ve sınır dışında yüz yıllar boyu kalmayı tercih ediyor. İsimleri değişse bile…”

Holborn’u geçip soldan devam ettik yolumuza. Metro istasyonundan sonra karşımıza 3 numaradaki Staple Inn çıktı. Bay Dickens buranın önünde durakladı, yürümeye devam etti. Meydana doğru vardığımızda yeniden sola saptık ve Gray’s Inn’e girdik. Burası kapısında 14’üncü Yüzyıldan beri faaliyet gösterdiğini söyleyen bir handı. Bay Dickens’a dönerek:

“David Copperfield’ın İngiltere’ye döndüğünde kaldığı yer değil mi burası?” diye sordum.

Bıyıklarının altından müstehzi gülüşüyle konuştu: “Evet” dedi. “Öyle.”

Zaman, somut bir şey olsaydı, en azından gaz hâlinde bulunuyor olsaydı evrende, o an zamanın göz pınarlarımdan çıkıp yüzüme aktığını ve onu yaladıktan sonra dilimde kalın bir tortu bıraktığını söyleyebilirdim. Çocukluğumdan beri anlattıklarına hayranlıkla yaklaşmak bir tarafa, her hikâyesiyle yeni bir dünya kurmuş olan ben, uykusuzluğumdan bu kadar emin olmasam gerçeküstü bir rüyada olduğumu iddia ederdim. Ama hayır, oradaydı. Yanımdaydı. Bana döndü ve yorulduğunu söyledi.

“Gelin” dedi. “Doughty’ye dönelim. Sizi evimde ağırlamak isterim. Hem bir sabaha karşı çayı içeriz.”

Bu kez bambaşka bir heyecanla koluna girdim. Geldiğimiz onca yolu bir kalem açma süresinde geri döndük. Yan yana dizilmiş taş evlerin önünde durduk. Kapıya uzanıp anahtarı deliğe soktu, üç kez çevirdi.

“Oliver Twist’in yazıldığı eve hoş geldiniz” dedi.

Kapı ardımdan kapanırken önümde uzanan dar ve dik merdivenlerin üzerine vuran sokak lambasının cılız hüzmesinde onu gördüm. Oliver merdivenin başında bizi bekliyordu.