"Edebiyatçı arada kaynayıp gidiyor"

Başar Başarır: Şimdi, üç sene önce bir kitap çıkarmış ve o kitapla da önemli bir ödül almış bir adam olarak beni kimsenin hatırlamadığını dehşetle fark ediyorum...

- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Öyküleriyle edebiyatımızda önemli bir yerde duran Başar Başarır, ilk romanı Sibop'ta "Bu memlekette korkmadan ağzını açabileceğin tek yer hususi dişçidir. Çenesini tutamayan daima kaybeder" diyor. Başarır ile öykülerinden romanına uzanan fay hatları, eserlerindeki gerilim noktaları, geçmiş ve bir hayalet olarak adalet üzerine konuştuk. Söz, Başar Başarır'da...

Başar Bey, bu söyleşiden beklentiniz nedir? Ben size romanda ilgimi çeken birkaç kavramı soracağım, belki eski söyleşilerinizden birkaç alıntı yapacağım. Ve biz, sizin üç yıl üzerinde çalıştığınız romanı konuşmuş olacağız. Olacak mıyız sizce?

Kitabın kendisiyle ilgili bir şeylere değinebiliriz ama daha çok beni konuşacağız gibi gözüküyor. Çünkü hep öyle oluyor. Bir: Böyle bir söyleşide, romanda neden öyle oluyor gibi, spoiler vere vere anlatılan şeyi tekrarlamanın bir faydası yok. İkincisi: Sanırım çağımızda sanatçı, sanatının çok önünde bir yerde duruyor. Artık kitleler ilişkiyi sanatçıyla kuruyorlar, sanat eseriyle değil. "Paul McCartney yeni beste yaptı" diye haber oluyor, bestenin adı bile yok. Teşbihte hata olur, kendimi oraya koymuyorum da... Söylem öyle dönüyor. Sosyal medyaya bakıyorsun mesela, x yazarın fan sayfası var ama x kitabın fan sayfası yok. Çünkü ilişkiyi yazarla kurmayı tercih ediyor insanlar. Zaten piyasadaki yayılım trendi de bunu gösteriyor. Doğal bu, çünkü bir yıldız sistemi üstüne dönüyor her şey. Belki dişçiler için de, belki manifaturacılar için de böyledir. Ama insanlar yazarı hatırlıyorlar.

Eseri, yaratıcıdan tamamen bağımsız olarak değerlendirmek mümkün mü sizce?

Elbette ki değil. Ama ben okur olarak yazarla değil, yapıtla ilgilenmeyi tercih ediyorum. Yazardan beklentilerim genel olarak çok minimal. İyi bir insan olmasını, politik olarak doğru bir yerde durmasını, tarihin doğru yerinde durmasını beklemiyorum. Çok vahşi, sapkın şeyler yapmadığı sürece, ne yaparsa yapsın, benim için önemli değil. Woody Allen'ı üvey kızıyla ilişkisiyle yargılamam ama filmlerine bakarım.

Woody Allen'ı yargılayanlar da "sapkın" söylemini kullanıyor ama...

Tamam, işte herkesin kendi meşrebine göre. Benim meşrebim orada yargılamamam gerektiğini söylüyor ama tabii ki yargılanacak bazı noktaları olabilir bazı yazarların, bazı sanatçıların. Şu genellemeye karşıyım: Kişi ahlaksızsa iyi bir sanatçı olamaz. Tarih de bunun yanlış olduğunu bize bir sürü tekil örnekte gösteriyor. Elbette ki yazarın hayatı yapıtını doğrudan etkiler. Bir yansıma görürüz yapıtta; yapıt, geçen zamanın ya da birikimlerin bir sonucudur. Yazarlar da sanatçılar da hepimiz gibi fani sonuçta, o kadar büyük şeyler değiller.

Baktığımızda, 25 yıllık bir yazı kariyeri ve 10 kitap, ülkenin çok önemli ödüllerine değer görülmüş bir yazar. Öykünün önemli isimlerinden biri kabul ediliyorsunuz. Buna karşın, kitaplarınızın tüm gerilimleriyle, eksikleriyle gedikleriyle, zaafları ve meselesiyle etraflıca incelendiğini, eleştirildiğini düşünüyor musunuz?

Düşünmüyorum. Ama bu tabii ki herkese kısmet olacak bir şey değil. Olmuyor. Son dönemde zaten hemen hemen hiç kimseye olmuyor da... Eğer köklü bir geleneğin önemli bir yapıtaşı hâline gelmediyseniz, edebiyatçı arada kaynayıp gidiyor. Okur da çok hızlı unutuyor. Ben şimdi üç sene önce bir kitap çıkarmış ve o kitapla da önemli bir ödül almış bir adam olarak beni kimsenin hatırlamadığını dehşetle fark ediyorum. Gençler bilmiyorlar zaten, duymamışlar adımı. Diğer makina da çalışmıyor; yapıtı alıp inceleyip, gerekirse yerden yere vurup, sayfalarını yırtıp duvara çarpan bir şey de yok. Dolayısıyla üç yılda bir, Sisifos söylenindeki gibi, taşı dağın tepesine yeniden yuvarlamaya çalışıyoruz. Yanlış anlaşılmaktan korkarım; herkes Başar Başarır'ı okusun gibi bir hedefim de yok, öyle bir derdim de yok.

Hedefiniz ne?

Yazmaktaki hedefim öncelikle şahsi.

Bir söyleşinizde neden yazdığınız sorusuna "Beni insan olmaktan kurtarıyor bir süre" diyorsunuz. Bir başka söyleşinizde de "Kitap, yazarının en büyük ilacı çünkü" ifadeleri geçiyor...

Çok güzel söylemişim, helal olsun bana. Şahsi derken aşağı yukarı bunu kastediyorum aslında. Kendi dertlerime, kendi sıkıntılarıma bulduğum bir merhem yazmak. Sadece yazmak değil, yazabildiğine kendini tekrar tekrar inandırmak var bir de. Çok değer verdiğim, çok önemsediğim bir şeyi yapabildiğimi kendime tekrar tekrar kanıtlamak. İyi mi? Bilmiyorum, onu söylemek bana düşmez. Tekrar tekrar yazıyorum, iyi ya da kötü... Şimdi bir de roman. Çünkü öykü yazmanın kendi içinde bir ritüeli vardı, bu süreci roman yazmaya uyarlayamayacağımı deneyerek ve dehşet içinde gördüm.

Sözü geriden alacağım: Öykünün önemli isimlerinden birisiniz, önemli öykü ödülleri aldınız. Daha önce öykü için "çağımızın ritmine en uygun edebî tür" demişliğiniz var; bir söyleşinizde de "Şiir artık gayya kuyusunun dibinde, öykü de bundan bir kademe yukarıda" demişsiniz. 25 yıl sonra, neden roman?

Sibop, Başar Başarır, Can YayınlarıBen şu fikrin arkasındayım: Bugünkü hayata bence öykü daha uygun bir edebî tür. Ama edebî türün talebi çok azalmış durumda. Bugün Türkiye'de kabaca 22 milyon hanenin yüzde 50'sine yılda bir tane bile kitap girmiyor. Bu evler için şiir, öykü veya romanın bir farkı yok. Okuyan kesimde ne okunuyor, nasıl okunuyor diye baktığınızda da, benim hesaplarıma göre, tiraj olarak yılda 20 milyon kadar kitap basılıyor, bunun beş- altı milyonu satılıyor ve kabaca iki- üç milyon evde okunuyor. Yani Türkiye'nin yüzde 10'una edebiyat kitabı giriyor. Bu popülasyonun çok büyük ölçüde roman okuduğunu, basılanların da çok büyük ölçüde çeviri roman olduğunu görüyoruz. Okuyanlar, romanı daha özümsenebilir, daha kendilerine yakın bir şey olarak algılıyorlar. Öyküde gerçekten çok iyi şeyler yazılıyor, bir sürü de genç yazar geliyor arkadan. Ama herkes onlara sen biraz eğlen öyküde de, zamanı gelince romanını da yazarsın, gözüyle bakıyor. Ben 25 sene öykü yazdım. Ondan sonra bir gün bir şey yazmaya kalktım, öyküye sığmadı, bunu roman yapmak lazım herhalde, dedim ve öyle yazdım. Pişman da değilim. Ama benim öykü yazmaktan romana geçiş yapmam gibi değil bu, öyle bir şey de hissetmiyorum. Geçen gün oturdum bir öykü daha yazdım, ne olacak? Yazarım. Roman yazmanın şöyle bir şeyi var...

Evet...

Ben hayatımın kalan kısmında ne kadar zamanımı ve enerjimi yazmaya ayırabilirimin hesabını yapıyorum kafamda sürekli. Kandilin yağı yavaş yavaş azalıyor, ne kadar daha aydınlatacak ortalığı? Benim elim daha ne kadar kalem tutacak? Kafam bunları daha ne kadar hatırlayacak? Kalan zamanımı ve enerjimi nasıl paylaştırmalıyım diye de sürekli sorguluyorum kendimi. İçimde böyle bir şey kalmasın, bunun da nasıl bir şey olduğu göreyim diye bir ihtiyaç olduğunu da itiraf etmem lazım. Tam zamanlı bir yazar olsaydım böyle olmazdı herhalde. Ben, yazarlıkla para kazanabileceğine cesaret edemeyen, o yüzden ekmek parasını başka yerde kazanıp, mümkün olduğunca kalan zamanını ve enerjisini birleştirip bir şeyler yazmaya gayret eden biriyim. Dolayısıyla o enerji planlaması benim için çok önemli: geceler, hafta sonları, tatiller... Bunlarla sınırlıyım. Bir de, yolda cep telefonuma not alıyorum. Dolayısıyla, benim için üç yıl bir kitapla boğuşmak önemli bir adım oldu. Zevkli bir tarafı var, kabul etmek lazım. Ama bu konuşmalar bende hep Cortázar'a çıkıyor: "Öykü ilk rauntta nakavtla kazanır, roman 12 raunt sonra sayıyla kazanır." Yani, 12 raunt ayakta kalabilmen lazım, kazanabilmek için. Evet, 12 raundun sonunda sayıyla kazanacağız ama durmadan da yumruk yiyorsun. Karakterlerin, gündemin, olay örgün, olup biten her şey seni etkiliyor. Oturduğun evin karşısındaki ağacı kesseler, gözünden yaş düşmez mi? O da senin yazdığın şeye girmez mi? Zaman geçtikçe her şey senin başına geliyor. Benim annem öldü roman yazarken. Kabristanlar mabristanlar o yüzden var romanda.

"Üç yıl tek metinle boğuşmak"tan söz açtınız. Fakat, Sibop'un ana çatısının, üzerinde yükseldiği fay hatlarının, öykülerinizde işlediğiniz temalardan tam bir kopuş göstermediğini söyleyebiliriz sanırım. Öykülerinizde ve şimdi romanda karşımıza çıkan kavramlardan söz edelim istiyorum. Geçmiş, mesela, hem içerik hem dil aracılığıyla, romanın önemli izleklerinden biri. Geçmişle ne zorunuz var?

Örüntünün belli belirsiz romana da sarktığı varsayımını kabul ediyor muyum, oradan başlayalım. Kabul ediyorum. Zaten karakter bir öykü karakteri gibi başlıyor ve daha önceki karakterlere akraba gibi. Geçmiş, bu da çok sık söylenen bir edebiyat klişesidir: Yazarların en büyük sermayesi çocukluklarıdır. Yazmaya kalkma, yazma hevesine düşme sebepleri de oradadır. Mutsuzluklar, yoksunluk duygusu, hayata karşı öfke, eksiklik gibi şeyler insanı yazmaya doğru tetikler. Benim yaşadığım süreçte- 1970, İstanbul'da doğdum, geldik neredeyse 2020- bu 50 yılda çok şey oldu, çok şey değişti. Acayip değişti şehir, ülke, dünya. 1992 yılında kredi kartı yoktu Türkiye'de, kargo yoktu, internet yoktu. Kitap almak için Cağaloğlu'na dağıtımcılara giderdik. Oradan buraya bir sürü şey oldu bitti ve ben sanki biraz da o günlerde, o hislerde kaldım. O da bir sermaye oldu bana. Döne döne yazıyorum. Bunu çok farklı şekillerde ve daha iyi yapan, benden öncesini de bilip hatırlayan başka yazarlar da var. Benimki biraz anti- nostaljik diyebilirim. O nostalji havasıyla da gaddar bir şekilde dalga geçmeye çalıştığım yerler var. Fakat, evet, geçmişle bir zor var mutlaka. Benim yaşadığım, benim gördüğüm dünyayla bu dünya birbirine benzemiyor.

Geçmiş ve gerçeklik üzerine konuşalım. Romanın girişinde "Bir hançer değildir yazı, maziye saplanmaz" diyorsunuz. Yine, bir söyleşinizde geçen "Yazdığım her şey gerçek ama değiştirerek yazdığım gerçekler" ifadesi, bana Paul Auster'ın "Her romancı yalanlar aracılığıyla dünyayla ilgili gerçekleri anlatır" sözünü hatırlattı...

Benden almış, haberim yoktu. Gerçektir, derken şunu söylemeye çalışıyordum: Bence sanatın en önemli ölçü birimi- sanat ölçülebiliyorsa- samimiyettir. Samimiyet ve aynı parantezin içinde gerçeklerden söz etmek. Tabii ki pembe kar yağdıracağız. Samimi ve gerçek olduktan sonra, ben pembe kar yağdırmaya karşı değilim. Ama gerçek olması lazım. Bir şeye tesadüf etmesi lazım. Ondan ötesi, bilimkurgu da gerçek olabilir, samimi olabilir. Hasan Ali Toptaş, o açıdan, bence Türkiye'nin en gerçek yazarıdır; bana en net gerçeklik hissini Hasan Ali Toptaş verir. Elbette ki kitabında amcam dediği zaman, onun gerçek amcasını kastettiğini anlamıyorum, anlamamalıyız. Ama öyle bir amca vardır ve bu amca hakiki bir duyguyu temsil etmektedir. Olaylar, insanlar değil, duygular gerçek. Acılar gerçek. Çelişkiler gerçek. Belki başka gerçek duygular ve çelişkiler vardır ve benim onlardan haberim yoktur veya ben onları bilinçli olarak dışarıda tutuyorumdur, bu tercih. Ben onları o kadar değerli bulmadığım için bu parantezin içine almıyorum. Benim değer verdiğim, önemsediğim, altını çizdiğim şeyler var kitapta. Bütün hayatı anlatacak durumda değilim tabii; her şeyi ben yapamam.

Yine, kent, kent kültürü ve kültürsüzlüğü, kentte yabancılaşma ve yalnızlaşma da Kent Kitabı'ndan itibaren öykülerinizde ve Sibop'ta önemli bir yerde duruyor...

Çok. Adam iki kere, kitabın iki değişik yerinde "Benim dedem, İstanbul surlarının içinden hiç çıkmamış olmakla övünürdü, bunu söylemiş miydim size" diye anlatıyor. Bu duygu beni fasine ediyor, çok heyecanlandırıyor. Adam İstanbul surlarının içinden hiç çıkmamış, bir kere bunu başarıyor ve sonra da bunu bir övünç kaynağı olarak anlatıyor. Böyle bir şeyi tahayyül edebiliyor muyuz? Türkiye çok karmaşık bir toplum; hiç kimse doğup büyüdüğü yerde ölmüyor neredeyse. Benim babam da dedem de İstanbul doğumlu. Başka bir yerim yok, gidecek bir yerim yok. Memleket denilen, her bayramda gidilen bir yer vardır ya, herkesin bir köyü vardır, bende öyle bir şey yok. Çok çok az kalmış, birbirini az tanıyan, az sayıda insanın birarada yaşayabileceği, diğer herkesin aslında başka bir memleketinin olduğu bir yerde yaşıyoruz biz. Burasıyla ilgili de bir hükmümüz yok, yapabildiğimiz tek şey, işte, bunu yazmak. Dolayısıyla doğal geliyor bana: efsanesiyle, eğlencesiyle, dramıyla, rezaletiyle, malzememiz bu: çevremizdeki insanlar, başımıza gelenler ve şehrimiz. Gerçekten, insan bir mezarlığı ortadan ikiye yarıp, o mezarlığın içinden bir yol geçirip, ağaçları kesip, plaja böyle daha kolay gidiyoruz der mi? İstanbul budur işte. Budur ve fazla söze ne hacet, bir günden bir güne değişmeyen bir sokak göremiyorsunuz. Her geçtiğimde, başka bir yerde iskele, başka bir yerde girilmez levhası, başka bir yerde park edilmez. Çünkü sürekli değişiyor. Karşıya geçtiğim zaman kayboluyorum; sürekli yol değişiyor, sürekli inşaat var her yerde. Tamam, hiçbir şey olmasın, kımıldamayalım, denemez. Direnemezsin. Ama bazı şeyleri muhafaza edebilmemiz gerekir. Adam, önemli bir yazarın önemli bir romanında geçiyor diye, telefon şirketi makineyi söktüğü hâlde kırmızı telefon kulübesini yerinde tutuyor. Hayal edebiliyor musun İstanbul'da böyle bir şeyi?

Kent Kitabı'nda göndermeleri yoğun, neredeyse kapalı diyebileceğimiz anlatının da zamanla daha açık bir dile dönüştüğünü ve bu değişimin Sibop'ta da devam ettiğini görüyoruz. Katılır mısınız?

Elbette katılıyorum. 92'de yayımlanan Kent Kitabı'ndaki öyküleri ben 20 yaşında yazdım. O zamanki Başar başka bir adamdı ve başka şeylerin peşindeydi. Aynı tutkuyu paylaştığını söyleyebilirim yazmak konusunda. Ama Kent Kitabı çığlık gibidir; gençliğin şimşeğiyle yazılmış bir şeydi. Asla öyle bir şey yazamam bir daha. Bugün yazdıklarımı yazabilmem için de herhalde 50'ye merdiven dayamam gerekti. Zamanın bir etkisi var. Benim kişisel zamanımın dışında, çağın, çevremde olup bitenlerin bir etkisi var. Evleniyorsun, baba oluyorsun, ehlileşiyorsun falan, hizaya geliyorsun biraz, onların etkisinin olması gerekir. Umursamazlığın da azalıyor. O yankıyı duyabilmek için sanki anlaşılır sesler çıkarmaya gayret ediyorsun. İçine girilebilir, paylaşılabilir, insanlara değebilecek sesler. Kent Kitabı bence düzyazı şiir formuna yatkın metinlerden oluşuyordu ve orada zaten bir karar verdiğimi düşünüyorum. Ben şiir de yazıyordum o dönemde, şiiri devam ettiremeyeceğime karar verdim. Sebebi de şairliği devam ettiremeyeceğimi anladım. Bu hayatta şair olamam. Part- time şairlik yapamazsınız. Benim izanımda bir yol ayrımıydı o: ya şair olacaksın ve diğer hiçbir şey önemli olmayacak, ya da bir şeyler yazabilen ama hayatta da tamamen paralize olmamış, yarı fonksiyonel bir şahıs olarak kişilik bölünmesiyle kendini gizleyerek halıların altında saklana saklana devam edeceksin. Ben bu yolu seçtim. Profesyonel hayatımda gizlenerek, saklanarak, renk vermeyerek yaşıyorum. Ama akşam eve gelip okuyarak yazarak kendime, insan olmaya katlanmaya devam ediyorum. Bu sorunun yanıtı net: O adam başka bir adamdı. Ben o adam değilim artık.

Öykülerinizle ilgili çıkan yazıları taradığımızda, en çok kullanılan sözcükler "absürd, alaysama, komik" olarak karşımıza çıkıyor. Sibop'ta da adalet, geçmişin hayaletleri, kentsel dönüşüm gibi hayli netameli konulara, mizahi bir dille yaklaşıyorsunuz...

Ahmet Haşim "Melâli anlamayan nesle aşina değiliz" diyor. O bunu dediği zaman insanlar ne dediğini anlıyordu ama şimdi yaşayan kimse anlamıyor. Çünkü dil değişiyor, anlatım değişiyor, duruş değişiyor. Mizah diyor kimisi, edebiyat eleştirisine aşina olan gözler hiciv diyor. Ben bunu benimseyerek ve bilerek yapıyorum, doğru devrimci tavrın da bu olduğuna inanıyorum. Bunun birkaç alternatifi var; o her alternatife baktığımda, bunun daha iyi olduğunu düşünüyorum. Nedir, edebiyatın vazgeçilmez anlatımı melankolidir. Nostaljik dertli anlatımlar, deli düzeyde didaktik anlatımlar vardır. Ben, hicvimin bütün karşılaşmalarda, içeride dışarıda, bu alternatifleri yeneceğini düşünüyorum. Neden? Çünkü zaten dertliyiz. Şu dünyada bana iyi giden tek bir şey gösterin, Allah aşkına. Türkiye'de, dünyada güzel şeyler de oluyor. Hani, nerdeler? Yok. Ben göremiyorum. Fakat elbette ki bir şekilde direneceğiz, bir şekilde ayakta kalacağız. Bunu da kendimizle, derdimizle, acımızla, aptallıklarımızla, bizi bu hâle getirenlerin mankafalıklarıyla dalga geçe geçe, çok acı şeyleri ağzımızı büzmeden söyleyerek yapacağız, yaşayacağız. Yaşamaya devam edeceğiz. Okuyanın da yüzüne birazcık bir gülümseme kondurabiliyorsam, ne mutlu bana. Bu, aynı şeyleri başka bir metotla anlatan metinlere göre daha şanslı bir yöntem bence: Paylaşımı, insanlara geçmesi açısından söylüyorum. Ben de okur olarak bunu tercih ediyorum. Benim için en iyi yazar, en baba yazar Kurt Vonnegut. Çok fantastik gibi gözüküyor, manyakça şeyler söylüyor ama o kadar gerçek ki. Ve eğlenceli. Kara kara, ağır, kendini, dertleri, genel olarak insanları çok önemseyen bir ciddiyete ihtiyacımız yok.

Orhan'ın öykü karakterlerinizle akrabalığından bahsettiniz. Sözü öykülerinizden alacak olursak, "hayata atılıp karaya vurmuş" değil de, "hayatın B yüzüne bir türlü cesaret edemeyen" biri Orhan ve bu yönüyle pek çok karakterinizi anımsatıyor. Fakat Orhan kendini "bir insanlık lekesi" larak görüyor. Neden?

Orhan'ın kafası gidip geliyor. Bazı çok iyi özellikleri var Orhan'ın bence, tanısanız seversiniz, ama bazı berbat tarafları da var. Birlikte yaşamak için zor olan tarafıysa, biraz da alkolün etkisiyle kafa gidip geliyor. Kendisi ve yaptığı şeyler hakkında söylediği şeylerin hepsi de o kadar doğru değil. Fakat Orhan son tahlilde iyi bir insan, en azından iyi olma eğilimleri var. Bu bile çok önemli bir şey günümüzde. Orhan bir şey olma derdinden vazgeçmiş; olsaydı avukat olurdu, savcı olurdu, olmamış. Zaman geçiyor, bir abla gölgesinde, o gölge onu kurutmaya başlıyor, olmaktan yapmaya doğru geçiyor. Bir şey olamadık ama belki bir şey yaparız. Bunu anlatıyor aslında bu hikâye: İyi bir şey yapmak mümkün mü? Fakat o sırada Orhan'ın kafasında öğrenilmiş birtakım üçkâğıtlar ve çıkarcılıklar var, dönüp dönüp onlara tosluyor. Ezik aslında herif. Dolayısıyla kafa gidip gelirken, bütün bunların dışında çok önemli bir şey giriyor araya: Aslı. Duygusal mı yoksa bedensel bir tutku mu çok belirli olmamakla beraber, Aslı figürü Orhan'ı her şeyi yapmaya ikna edebilecek kadar güçlü. Aslı ona iyi davransın da, hırsızlık da yapar, keşiş de olur. Bu haliyle, Aslı'nın çevresinde yörüngeye oturmuş bir peyk olarak hareket ederken, Aslı ortadan kalktığında pusulası şaşıyor. Bu bence bazı durumlarda, bazı insanlar için erdem fokusunun, ağırlık merkezinin kaymasını hatırlatıyor. Doğru şeyi bir başkası yüzünden yapmak. O ortadan kalktığı zaman, insanın denge durumu- eğer varsa- iyilik değil, onu biliyorum. İyi bir insan varsa, onun üzerinde çalışmış biri vardır. Kendi natürel sürecinde insan iyi olmuyor. İyilik öğretilmesi gereken, gösterilmesi gereken daha çok, izah edilmesi gereken bir şey. Temel iyilik motivasyonu ortadan kalktığı zaman herkes kötü. Ve öğretilmiş olan da bu zaten. Sen kendi çıkarını kollayacaksın, kendi dalgana bakacaksın, herkes kendini kurtarır. Orhan o adam ve o rüzgârın altında oradan oraya sürükleniyor.

Romanda, dediğiniz gibi, Aslı'nın gelişiyle Orhan değişme çabasına giriyor. Reha Bey'in, Eytan Derdiçöz'ün gelişiyle değişmesi gibi...

Evet, bir erkek bakış açısı var romanda, hemen kabul edeyim. Ama ben bunu özellikle Sibop'ta hiç saklamadım zaten. Yer yer politik olarak yanlış tarafta durmayı da gözle alarak, sözle, cümleyle, bunu Teklifinizle İlgilenmiyorum'da da yapmıştım- erkek bakış açısını doğrulayan ya da onaylayan değil, ama sergileyen bir metin olarak ortaya koydum. Bu böyle. Bu hatta çok çok hafifletilmiş hali. Yaşadığımız toplumda, şu 78 milyon Türkiye'de, bu kitapta olduğundan çok daha kötü durumdayız. Ama Orhan öğrenilmiş sokak argosuyla bize sürekli dünyanın erkek egemen olduğunu ve güç dengesinin de öyle dağıldığını hatırlatıyor. Kadınlar da burada ya kenar süsü olurlar ya da denklemin erkekleşmiş parçaları haline gelirler. Başka türlü bir dünya özlemek mümkün de, gördüğümüz dünya o değil. Evet, Orhan'ın dünyasına bir dişi ilham geliyor, bunun hayatında büyük bir gücü var. Ama Nebahat de, hala da bizim yüzeyde görmediğimiz, içkin, dişi, yerel iktidarları temsil ediyor. "Ağustos ayında ekilen darıdan, bal vermeyen arıdan, sabahleyin kocaından sonra kalkan karıdan hayır gelmezmiş" diyor hala, Aslı'ya. Ya da sakarlıktan mustarip, "Sen sabah ezandan önce kalkıp eline işe" diyor. Bunlar, devam eden, süregiden durumun yansımaları benim için. Bunları onayladığım, doğruladığım ya da desteklediğim için yazmadım. Ama eğlenceli de bir yandan...

Yazarak yeniden üretildiği de söylenebilir tabii...

Söylenebilir tabii. Bunda haklı bir yan var mutlaka. Bunları dolaşımda tutmak doğru mu, denilebilir. Ben de diyorum ki ben içimdekini akıttım, bu zehir böyle çıktı, elimden gelen budur. Samimiyet dedim, samimiyet işte...

Adalet, romanda "ömrü boyunca hiç görünmeyen, kimselere görünmeyen bir hayalet" olarak geçiyor. Bay Muzaffer'i tanımlarken "kazanmadığı dava yok ama yaptığı işin de hukukla uzaktan yakından alakası yok" deniyor. Bir cümle: "... Adalet Bakanlığı var ama adalet yok." Ve Orhan "adaletin nasıl üretildiğini bizzat yakından görüp" mesleğinden tiksiniyor. Adalet, üretilen bir şey midir?

Bir teoriye göre bütün hukuk sistemi ve adalet vaadi aslında, zenginlerin zengin, fakirlerin fakir kalmasını garanti altına alan sistemin adı. Bu Batılı bir bakış açısı. Bizim topraklarımızda adalet mülkün temelidir. Mülk burada devleti temsil eder. Yani devlet düzeninin devamlılığını temsil eder. Adil olduğun sürece, halk senden razı gelir. Eğer sultan adaleti elden bırakırsa, eninde sonunda halk onun başını yer, diyor "Adalet, mülkün temelidir" sözü. Bizim topraklarımızda, geleneğimizde adalet o kadar önemli bir şey ki kamusal olarak daha değerli, daha önemsenen başka bir değer yok. Örneğin "Ya istiklal, ya ölüm" sloganı, Kazancakis'e göre, Giritlilerin Osmanlı'dan bağımsızlık kazanma savaşının sloganıdır ve 1923'ten çok öncedir. Biliyorsunuz, Yunanistan 1821'de bağımsızlığını elde ediyor ve kısa bir süre sonra Girit bağımsızlık savaşı başlıyor. Onların alfabesine, sözcüklerine baktığınız zaman, şunu görürsün: İstiklal değil, hürriyet diyor, özgürlük diyor. Batılı bir şey diyor aslında. Biz "istiklal," yani bağımsızlık diyoruz. Bunu neden söylüyorum; adaletin rakibi özgürlük olabilir, ilk önce özgür olmalısın. Özgürlük bir haktır. Dünyada bütün o keşifler çağının arkasında, Rönesans, Reform ve Aydınlanma'nın en fazla tartıştığı şey kölelik. Özgürlük dahi bizim geleneğimizde adaletin çok gerisindedir. Bir üst baba, bir üst otorite, adil olduğu koşulu altında, halk tarafından razı görülecek. Bu kadar önemli şey, bugün bu topraklarda en tartışmalı şeylerden biri. Adalet nerede var, hiç kimsenin göremediği bir hayalet olarak var. Romandan bir başka cümle: "Bu memlekette korkmadan ağzını açabileceğin tek yer hususi dişçidir" diyor. Bunu söylemek bile tehlikeli çünkü.

Devamında da "Çenesini tutamayan daima kaybeder" diyor...

Adalet fikri üzerine biraz düşününce, bunun oyuncak gibi, şaka gibi söylenebilecek bir şey olmadığını, slogan düzeyinde ele alınamayacağını fark ediyorsun. Mustafa'yı tahta çıkarmadı Kanuni, ondan sonra halk ondan razı gelmedi. Hayatının hatasını yaptı. Adil olan, hakkı olana şehzadelik vermekti. Bugüne geldiğimizde de, adaletin yokluğuyla dahi hepimizi etkilediğini görüyoruz. Bunun mutlaka birtakım sonuçları olacaktır. Nasıl? Bilmiyorum. Ben sadece basit bir yazıcıyım.

Özgürlük öncelikler sıralamasında bu kadar gerideyken, edebiyatta veya hayatta nasıl birey olunabilir?

Bu şahsi bir sorun değil, toplumsal olarak yaşadığımız bir sorun. Azat edilen kölelerin, açlıktan ve barınaksızlıktan üç beş gün sonra eski sahiplerinin kapısını çalıp, bizi kabul et demesi gibi, özgürlük vaatlerini veya özgürlük imkanlarını benimsemeden, kullanılmamış haklar olarak iade eden bir geleneğin parçasıyız biz. Kullanmaya kalkıldığı zaman da edepsizlik, yanlış ve bozuculuk, dirliği düzeni bozan, icat çıkaran hareketler olarak değerlendiriliyor. Zaten mevcut hukuk düzeninde, OHAL'de yaşıyoruz biz, ne özgürlüğünden bahsediyoruz? Bundan sonra özgürlükle ilgili her hareket, her düşünce, her söz, her dışavurum bir cesaret meselesidir. Nereye gideceğini bilemezsin...

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben şunu merak ediyorum: Bu kadar çok kitap, yazılan şey varken, insanlar yollarını nasıl buluyorlar? Neye göre karar veriyorlar? Sibop'un kimlerin rotasına nasıl girdiğini de merak ederim açıkçası. En çok iletişimin olduğu çağda, içerikten yoksun bir şekilde "paylaşım"lardan ibaret bir dünyada yaşıyoruz. Ne olup bittiğinden haberimiz yok. Bir iki tane çok keskin kalem, kendinden menkul eleştirmen var Facebook'ta, saygı duyduğum, acımadan yazıp çizen, onun dışında kimin ne yazdığını ya da ne okuduğunu hiç merak etmez hâle geliyorsun. Çünkü sürekli sevgi dolu paylaşımlar, keyifli okumalar. Bu yaşadığımız çağda, bu kadar imkânımız varken, daha da uzaklaşıyoruz aslında birbirimizden. Hiçbir şey anlamadan yaşıyoruz. Görünen bir örüntü tekrar ediyor sürekli.