"Bu romanın da genel anlamda bir ifşa olduğunu söyleyebilirim"

Aslı Tohumcu: Bu romanda benim açımdan önemli olan kültür sanat camiasına yakıştırılmayan sansür, taciz, tabu, eşitsizlik, adaletsizlik gibi şeylerin bu alanda da çatır çatır yaşandığını dile getirmekti...


@e-posta
Söyleşi, 31 Mayıs 11:10
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Aslı Tohumcu’nun son kitabı Durmadan Leyla, kendisini yukarıdan izleyen Eros’un gözetiminde olduğunun farkına bile varmayan Dişi’nin, hep hayal kırıklığıyla neticelenen aşk ve haz arayışları etrafında kurulu hikâyesini anlatıyor. Tohumcu’yu Abis, Taş Uykusu, Yok Bana Sensiz Hayat, Ölü Reşat ve Sevil de Sevme adlı kitaplarıyla tanımıştık biz yetişkinler. Ama çocuklar da onu Üç, İkiii, Birr, Ateş!, Her Çocuğun Rüyası, Hışır Hışır Kırt Kırt gibi kitaplarıyla epey yakından tanıyor. Durmadan Leyla ise kadınları güçlenmeye ve özgürleşmeye çağırıyor. Ve bunu kişisel hikâyelerini gözden geçirerek, dahası aşk ve cinsellik hakkındaki fikirlerini ve tecrübelerini sorgulayarak yapmalarını salık veriyor. Aslı Tohumcu’yla Durmadan Leyla’yı bahane ederek kişisel hikâyesi ve yazarlık serüveni hakkında konuştuk.

Almanya’da doğmuşsun Aslı. Kaç yaşına kadar kaldın orda? Neler hatırlıyorsun? Sonra tekrar gittin mi? Çocukluğunun izini aradın mı?

Almanya’dan üç yaşımı az geçe döndüğümüzden, oraya dair tüm hatıralarım yetişkinliğimde yaptığım ziyaretlerden kalma. Hatta işin ilginci, Almanya’nın, doğduğum şehir hariç her karışını gezdim. Öyle denk geldi. Çocukluğumun izini de Bursa’nın Kiremitçi Mahallesi’nde aradım diyebilirim, çünkü kendimi bildiğim ilk âna ait anılar, o mahallede ve dedemin evinde, dedemin yanı başındadır.

Peki, Bursa çocukluğu nasıldı?  Ve tabii genç bir kadın Bursa’da nasıl hissederdi kendini o dönemde?

Rahmetli Yücel Balku’nun bazı öykülerindeki masalsı Bursa’yı yaşama şansım oldu büyürken. Dünyanın hiçbir yerine, hiçbir şeyine değişmem sanırım çocukluğumu. Dedemle pazara ve kıraathaneye gitmeyi, sokakta oynama özgürlüğümü, babaannemin akıtmalarıyla vişneli gazozlarını, annemle oynadığım oyunları, Bursa’nın hiçbir yere benzemeyen o edasını... Kız çocuklarının el üstünde tutulduğu, hayal kurmalarına izin verilen bir ailede büyüdüm ama elbette Bursa’da büyümenin getirdiği birtakım kısıtlar, mahalle baskıları vardı. İnsan daha çok şey yapmak, görmek, daha çok şeye erişmek istiyordu. O imkânı da üniversite çağı ve İstanbul verdi bana. Aradığımı bulabildiğim kitapçılar, bir dolu film görebileceğim sinema salonları, yazarlık hayalimi anlayan ailem dışında insanlar, Adnan Özyalçıner-Sennur Sezer gibi yol gösteren ustalar, benim gibi yolun başında dostlar… Birkaç bira içebilme, gece geç saate kadar ya da erkek arkadaşınla el ele gezebilme özgürlüğü gibi şeyleri İstanbul’da buldum.

Çeşit çeşit iş yapmışsın. Hepsinin birbiriyle illiyet bağı var tabii. Editörlük, televizyon sunuculuğu, sonra da yazarlık. Biraz bunlardan bahsetsene. Sevmiş miydin televizyonu?

Durmadan Leyla, Aslı Tohumcu, İletişim Yayınlarıİstanbul Üniversitesi’ne kaydımı yaptırdıktan sonra ilk işim soluğu Enver Ercan’ın yanında almak olmuştu. Bir parça dergicilik, bol bol öykücülük nedir görmeye başladım orada ve dünyalar benim oldu. Enver Ercan’ın verdiği destek, bana beslediği inanç benim için çok kıymetlidir... Varlık’ı Mitos, Yapı Kredi Yayınları gibi başka yayınevleri, sonra gazeteler ve televizyon izledi. Dergicilik ve televizyon dinamik işler, o yüzden bir yayınevinde kitap hazırlamaya her zaman tercih ederim. Özellikle televizyonda her gün farklı konuklar, konular için hazırlanmak, sürekli değişen insanlarla temas etmek, şehir içinde ve dışında yolculuk hâlleri çok ruhuma göreydi, bittiğine hâlâ üzülürüm.

Peki, editörlük? Editörlük yapan bir yazar, yayınevi ve editörle ilişkilerini nasıl yaşar acaba?

Zahmetsiz bir yazar olup olmadığımı benimle yol giden editörlere sormak lazım. Umarım bana yaşatılan bazı sıkıntıları yaşatmamayı öğrenmişimdir editörlükten. Metnim üzerinde, o metne en az benim kadar sahip çıkarak çalışan insanın kıymetini bilmeyi de öğrendim bence. Arada itirazlarım olur elbet ama doktor sözü dinler gibi dinlerim editörlerimin sözünü.

Çocuk kitapları da yazıyorsun. Bu serüveni biraz anlatsana.

Çocuk edebiyatına her zaman düşkünlüğüm vardı okuyucu olarak. Radikal Kitap’ta bu sevgimi uzun yıllar yazıya döktüm. Ufak denemeler de yapıyordum ama Can Çocuk’a adımımı atıp Samiye Öz’le tanışana kadar ciddiye almadım kendimi. Samiye Hanım fırlama, yaramaz yanımı, yetişkin olmamakta ısrar eden yanımı yani, çocuklar için yazmaya yönlendirdi. Sağ olsun, ben de yaratıcı yazarlığın, uça kaça hikâyeler anlatmanın tadına vardım. O alanda hem çocuk okuyucular arasında hem de yayınevim açısından şahane bir aile kurdum kendime. Çocukluğumda Enid Blyton’ın cep kitaplarını, Karacan’dan çıkan klasikleri, Jules Verne ciltlerini her yere yanımda taşırdım. O çocuğun bir yere kaybolmadığını hissettiriyor bu iş bana. Sadece çocuklar için yazabilmek isterdim hatta.

Durmadan Leyla’ya gelene kadarki kitapların en çok kime hitap etti sence? Bunu takip edebildin mi? Sence okur seni nasıl görüyor?

Bu soruya yanıt vermek zor. E-postalardan, söyleşi ve imzalardan sonuç çıkarmak doğruysa, çoğunluk 20-35 yaş arası insanlara hitap ediyor yazdıklarım diyebilirim, ama bu durumun istisnaları da var elbet. İlk kitabım Abis’ten bu yana, insanlarda özellikle erkek şiddetine dair bir vicdan uyandırmayı, bir rahatsızlık yaratmayı istedim ve bana ulaşan yorumlardan, bunu iyi kötü başardığımı söyleyebilirim. Ama dünyayı kurtarmak için daha çok fırın ekmek yemem lazım. Abis’in matbaadan geldiği gün kalbimde bu saf arzu vardı. O arzuyu kaybetmemenin umudunu ve hayal kırıklığını aynı anda yaşıyorum bugün.

Durmadan Leyla’da genel anlamda, Bridget Jones havası var. Tabii birçok farklı tarafıyla. Bridget’ten farklı olarak kitabın kadın karakteri entelektüel ve edebiyat camiasında kendine yer edinmiş biri. Kentli, orta sınıf, entelektüel bir kadının ama aslında bu niteliği taşıyan farklı cinsel kimliklere sahip insanların hikâyesi anlatılan, bana göre. AKP tahakkümündeki bir Türkiye’de yaşıyor, tabularla boğuşuyor ve yaşama sevinçlerini, enerjilerini yavaş yavaş veya çabucak yitiriyorlar. Politik duruşları konformizme kayıyor. Sen ne diyorsun bu konuda?

Murat Menteş’in kulakları çınlasın; beni tanıdığından bu yana, Bridget Jones veya Sex and the City tarzı bir roman yazmam gerektiğini söyler dururdu. Bendeki mizahı ve küstahlığı sanırım, açığa çıkarmam için teşvik etmişliği çoktur, ama zamanını bekliyormuşum. Durmadan Leyla’daki Dişi aracılığıyla bugüne dek anlattıklarımdan farklı bir kadını ve çevresini; bu coğrafyada dile getirilmesi lüks kaçan dertlerimizi anlatmak istedim. Ayrıca... Sırf, eşcinsellerin sanıldığı gibi orgy’lerde gezmediğini, onların da tabuları olabileceğini, milyon tane önyargıyla uğraşan eşcinsellerden neden iyi dostlar çıktığını söyleyebilmek açısından bile güzel oldu mesela Evren karakterinin varlığı. Eros ise ayrı bir hikâye!

Ama bu romanda benim açımdan önemli olan, bir kadının aşkın ve cinselliğin peşinden koşabileceğini, “orta sınıf, kentli, entelektüel” kadının, yazar olsun olmasın, sözde kendi gibi erkekler arasında bile hayatının sanıldığı kadar kolay geçmediğini, türlü taciz ve haksızlığı aşa aşa bir şeyler başarmak, hep suyun üzerinde durmak zorunda kaldığını dile getirmekti. Kültür sanat camiasına yakıştırılmayan sansür, taciz, tabu, eşitsizlik, adaletsizlik gibi şeylerin bu alanda da çatır çatır yaşandığını dile getirmekti...

Karakterlerimin duruşlarının konformizme kaymasına gelince... Öyle de bir şey var, değil mi? Bu, pekâlâ benim konformizme kaymak istememden kaynaklanmış olabilir. Başka türlü nefes alma imkânı bulamıyor olmalarından da kaynaklanıyor olabilir tabii.

Hâkim cinsiyet rol ve kalıplarını eleştirirken merkeze kadının bedeni ve cinsel hazla ilişkisini koyuyorsun gibi görünüyor. Aşka düşkün ama arzularını da ikinci plana atmayan bir kadınla karşı karşıyayız sanki.

“Heteroseksüellerle erkekleri düşünmeden” üretmek diye bir kavram türüyor ya şimdilerde, ben de işte bu düsturla yazmaya gayret ettim Durmadan Leyla’yı. Ayrıca tekrara kaçmış olacağım ama, 8 Mart yürüyüşlerinde açılan “Diktatör değil, vibratör istiyoruz” türünden yerinde sloganları ve bu sloganlara, feministlerin ne için mücadele edeceğini ağzı köpürerek söyleme hadsizliğiyle karşılık veren birtakım solcu “erkek” aydınları düşününce, merkeze koyduğum şeyin gerekli ve normal olduğunu düşünüyorum. Soru, bunu ne kadar becerebildiğim ve beceremediğim konusunda bundan sonra ne yapacağım... Aşk kimi için sürdürülebilir kimi için tekrar tekrar yaşanabilir bir duygu; Durmadan Leyla’daki Dişi için de geçerli sanırım bu. Aşka düşkün, cinselliğe ve yazıya dair arzularını göz ardı etmeye niyeti olmayan bir kadın. Bu yolda dibe de vursa yüzeye çıkmayı başarıyor, kendi arzusuna güveniyor çünkü. Kadının herhangi bir alandaki arzusunu bırakın dile getirmesine, hissetmesine bile, neredeyse tankla tüfekle karşılık verilen bir atmosferde, inadına cinsellik, inadına arzu, inadına özgürlük demiyor muyuz?

Romandaki erkek figürlerin çoğu kültür endüstrisinde, edebiyat piyasasında, medyada kariyer yapmış kişiler. Cinsiyet ilişkilerindeki ikiyüzlülükleri, gerilimleri, özgüvensizlikleri veya egoistçe tavırlarını teşhir ediyorsun. Eril tahakküm ve cinsiyetçi önyargılar her ideolojiden erkeğin duygusal ve cinsel ilişkilerini belirliyor diyebilir miyiz?

Aslı TohumcuBana diyecek bir şey kalmadı. Yeterince güzel bir ifade oldu bu aslında. Ama teşhir ya da ifşa konusunda konuşmaya iznim varsa, bu romanın da genel anlamda bir ifşa olduğunu söyleyebilirim. Toplumsal alanda herkes için eşitlik, özgürlük, herkes için şu bu diye bağıran, oysa kendi erkekliklerini hiçbir şekilde terbiye edememiş entelektüel erkekler cumhuriyetinde, bir ayna tutma yerine geçer umarım bu yaptığım.

Şu “erkeklerin en okumuşu bile” diye başlayan cümlelerimizin klasik “kadın dırdırı” olmadığını biliyoruz, görüyoruz, yaşıyoruz. Duygusal ya da cinsel alanda da, iş hayatında olduğu gibi, eril tahakküm ve cinsiyetçi önyargılarla karşılaşıyoruz.

Romanımdaki Dişi de bir yandan tacizci yayın yönetmeni, kendisinden erkekleri idare becerisi beklenen senaryo grubu, neye nasıl muhalefet edeceğini söyleyen dergi yönetimi karşısında sınav veriyor. Bir yandan da belli bir anlayışı yakaladığını sandığı erkekler karşısında, cinsel anlamda bozguna uğradığı hâlde umut etmeyi sürdürme konusunda sınav veriyor diyebiliriz.

Romanda cinsellik alışıldık kalıpların dışına çıkılarak görece cesurca dile dökülüyor. Geçenlerde Adalet Ağaoğlu’nun son söyleşisini okudum. Ruh Üşümesi romanından bahsederken şöyle diyordu: “Korktum. Ben bunu nasıl yazmışım? Nasıl bir şaşkınlık bende, anlatamam sana. Şaşırdım, çok şaşırdım nasıl yazdım ben bunu diye. Türkçeyle cinsellik üzerine bir kitap yazılabiliri ispata kalkıştım ben. Bunu böyle yapmışım ama vallahi bugün söylesen yapamam, yapmam. İstemem de zaten.” Hakikaten biz de okuduğumuzda şöyle bir silkinmiştik. Sen ne düşünüyorsun Ağaoğlu’nun bu söyledikleri hakkında? O günden bugüne ne değişti sence?

Adı birkaç skandala karışmış bir yazar olarak, Ağaoğlu’nun korktum demesini, o duygusunu çok iyi anlıyorum. Acı olan, o korkuyu yaratan atmosferin bugün de değişmemiş, aksine katmerlenmiş olması. Ağaoğlu’nun cümlelerinden bu anlamı da çıkarıyorum ben. Tabii, Ağaoğlu’nun yasaklanan oyunlarına dair de kurduğu bir cümle vardır, benim için de geçerli o cümle; benim de arkam sağlam. Yayınevim kadar okuyucularımı da kastediyorum bunu söylerken. Bunu düşününce, insanın çekinceleri kayboluyor. Hem bunları kırkımda yazmayacaksam ne zaman yazacaktım! Kendim için kırkımdan daha güzel, daha kararlı, daha cesur bir çağ düşünemiyorum henüz çünkü.

Babamın romana ne tepki verdiğini soranlar oluyor. Bu soru, bu korku bahsi onu getirdi aklıma. Babam seksenine yaklaşıyor ve bütün lise-üniversite arkadaşlarına, akranlarına yani, kızının yeni romanının çıktığını gururla duyurmayı sürdürüyor. Diyeceğim, Şeytan Geçti ya da Abis gibi kitaplarımı okuyup erkek şiddetini neden ve nasıl yazabildiğimi sormayanların, Durmadan Leyla’daki cinsellik bahsi ya da hangi kalıplarla dile döküldüğü üzerinden hallenmelerindeki (ya da bu olasılıktaki) ikiyüzlülük bana zaten tanıdık. O yüzden, bu anlamda bir korkum olmadı benim. Ama babamın yaşını açık ettiğim için biraz korktum şimdi!

Bilemem ne kadar doğru bir saptama olacak ama bugünkü politik iklim, Ruh Üşümesi’nin yayınlandığı 90’lardakinden daha sert geliyor bana. Birçok kazanımın kaybedildiği, cahilliğin prim yaptığı, demokratik, barışçıl, özgürlükçü tüm seslerin zorbalıkla susturulmaya çalışıldığı bir karanlık dönem... Bazı önemli meselelerde rengini belli etmemeyi tercih eden ya da daha kötüsü “ama”lı cümlelerin arkasına sığınarak ne yardan ne serden vazgeçen yazarların varlığı da iç açıcı değil. Acaba bu durum Ağaoğlu’nun gençliğinde nasılmış?

Ağaoğlu’yla, bir daha böyle bir kitap yazmayı istemem dediği noktada ayrılıyoruz galiba. Onun yaşına geldiğimde ne düşünürüm bilmem ama bu yaşımdan sonra, söz konusu kadınlar, kadınlık olduğunda işi, amiyane tabirle, ifrata vardırmayı düşündüğümü söyleyebilirim. Zaten nedir? Kırkından sonra azanın başına ne geldiğini biliyoruz, en fazla o kadar…

Bugüne kadar benim de yaptığım gibi, edebiyatta sıklıkla belli kadın tiplerinin anlatılmayı tercih edilmesini, hikâyelerin hep mağdurun dilinden, belli bir perspektiften anlatılmasını da eksik buluyorum. Bunu da kırmak istedim bu romanda, en azından kendi edebiyatım anlamında.

Romanda alttan alta hep bir politik eleştiri var. Ama okurun gözüne sokulan, sloganvari bir eleştiri değil. Bu konuda ne dersin?

Dişi’nin özel ve meslek hayatında atlattığı badireler, bana kadınlığa-erkekliğe, cinselliğe, kadın-erkek ilişkilerine, kadınların iş yaşamında uğraştıkları aptallıklara, devlet kademesindeki abukluklara dair söz söyleme şansı verdi, ben de bu şansı kullandım biraz. Daha bile çok kullanmak isterdim bu şansı aslında ama gelecek sefere artık. Bir de tabii bugüne kadar yazdıklarımda, Ölü Reşat hariç, pek neşe bulunmaz. Bu romanın hikâyesi, bana mizah yapma imkânını verdi, mizah da eleştiri yapmak için güzel bir alan açıyor insana. Bazı eleştirileri yöneltmek için, tanrı dokunulmazlığına sahip Eros vardı elimde ayrıca, bu da iyi bir imkândı. Onun yeryüzündeki duygusal ve cinsel ilişkilerin, politik durumun pespayeliğine bakışındaki öfke, şaşkınlık, hayret çok işime yaradı.  

Roman tiyatro metnini de çağrıştırıyor. Böyle bir şeye niyet ettin mi, yoksa bana mı öyle geldi?

Yazarken böyle bir şeye niyet etmemiştim açıkçası, ama bol diyalog üzerinden akması yüzünden midir romanın, birçok insandan duydum aynı yorumu. Ben de neden olmasın diye düşündüm ve tiyatroya uyarlamayı denemeye karar verdim bu yaz. Bakalım, becerebilirsem...

Biraz da manifest bir metine dönüşüyor roman sanki, değil mi?

Özellikle Eros’un kadın- erkek ilişkilerindeki ikiyüzlülüklere, Türkiye’nin bir cinsel devrime ihtiyaç duyduğuna, kültür sanat alanındaki erkek hâkimiyetine, yine aynı alanda emek veren kadınların bir çift meme olarak algılanmasına dair yorumları, en çok da Dişi’nin Eros’a ve erkekliğe hitabı, romanı yer yer manifest bir metne dönüştürüyor olabilir, evet. Dişi boşuna “Tanga da giyerim paçalı don da” demiyor. Boşuna aşkını kırkında da, on sekizinde de dilediği kişiyle, dilediği şekilde yaşayacağını haykırmıyor. Roman boyunca anlatılan derdini bir kez de derli toplu anlatmaya çalıştığı bu hitabı için rahatlıkla Dişi’nin manifestosu diyebiliriz. Az bile söylemiş…

Durmadan Leyla'dan tadımlık bir bölüm okumak için tıklayın.