"Annemi ya daktilonun başında yazarken ya kitap okurken ya da yemek yaparken hatırlıyorum"

Aslı Şengil Buico annesi Nezihe Meriç'i anlatıyor...


@e-posta
Dosya, 07 Haziran 11:10
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Nezihe Meriç ile Salim Şengil'in çocukları Aslı Şengil Buico ile bir araya gelerek, annesini bir de onun ağzından dinlemek istedik. Tüm hayatı yazma uğraşıyla geçen bir annenin çocuğu olmak ne anlama geliyordu? Yazar kimliğinin ötesinde, Nezihe Hanım, dostlarının deyimiyle Nezim, nasıl bir insandı? Anılardan, duygulardan ve yaşadıklarından yola çıkarak Aslı Hanım'ın gözünden bir Nezihe Meriç portresi oluşturmaya gayret ettik. 

Seçil Epik: Öncelikle annenizin yazarlığı hayatınızı nasıl etkiledi, nasıl bir yerde durdu diyerek başlamak istiyorum.

Ben genellikle annemin yazar çevresinden uzak kaldım, hiçbir zaman o çevreye girmedim. Annemin aşağı yukarı bütün arkadaşları edebiyatçıydı, tabii ki onlarla beraberim ama hep böyle işte Nezihe’nin kızı Aslı olarak, yani hiçbir şekilde edebiyat tartışmalarına katılmadım. Bir seçim değildi bu ama böyle oldu. Annem için yapılan etkinlikte benden bir konuşma yapmamı istediler. Orada da yine bu şekilde dedim, ben annemin edebiyatçı kimliğini anlatamam size çünkü gerçekten söyleyecek bir şeyim yok. Benim annem biliyorum ki bir edebiyatçı ama o benim annem, o kadar benim için. Bütün öykülerini de okudum ama öykülerini ben bir edebiyat kritiği gibi değerlendiremem; okudum hepsini, çok da sevdim ama o kadar.

Sibel Oral: Edebiyat dünyasından uzağım, dediniz. Siz neler yaptınız, şimdi neler yapıyorsunuz peki? Biraz sizi de tanıyalım istiyoruz.

Ben uzağım, evet. İşte, liseyi bitirdim, üniversiteyi okudum, Boğaziçi Üniversitesi’nde İşletme ve Ekonomi okudum. Ben öyle aileme çok karşı gelemeyen bir tipim; babam biliyorsunuz yayıncıydı. Babamla annem birlikte bana "Artık babanla çalışacaksın" dediler. Ben önce böyle bir hık mık ettim; dedim "Ya olur mu, ben işte o kadar üniversite okudum, Boğaziçi’nde okudum, bütün arkadaşlarım, bak, o banka şu banka iş buluyorlar." Hayır, dediler; annem özellikle "Sen babanla çalışacaksın" deyince, ben de "Peki" dedim ve maalesef gerçekten şimdi babam duyuyorsa çok üzülecek ama gerçek bu, hiç sevmeden yaptım yayıncılık işini.

S.O.: Peki, tam olarak ne yaptınız Dost Yayınları'nda?

Babam zaten Türkçe yayınları bırakıp çoktan yabancı dilde Türk kültür tarihini tanıtıcı nitelikte yayınlar yapmaya başlamıştı, onunla beraber çalışmaya başladık, bir babam bir ben vardık. İki tane de getir götürcü işte, sattığımız kitapları paketleyip kamyonete yükleyip dağıtan iki tane elemanımız vardı. Dolayısıyla o kitapların sıfırdan hazırlanması babamla benim üzerimdeydi. Ama ben bu işi gerçekten hiç sevmeden yaptım, yani şöyle de bir nedeni olmuş olabilir, birisi beni zorladı ya o işi yapmaya, seveceğim varsa da sevmemiş olabilirim, öyle bir şey de olabilir. On sene o işi yaptıktan sonra, arada babam bir bypass ameliyatı geçirdi. Ben evlendim bu arada, bilmem siz bilir misiniz, benim ilk eşim Edip Cansever’in oğluydu.

S.O.: Bilmiyorduk bunu...

O arada evlendim işte, neyse babam bir bypass geçirdi filan, sonra yavaş yavaş daha az işe gelmeye başladı, hafif emeklilik zamanları. Zaten yaşlıydı, babamla aramda 47 yaş var; ben geç olmuş bir çocuğum. Zaten geç evlenmiş annemle babam; babamın ilk eşinden dört çocuğu var, uzun hikâyeler bunlar... Sonra bir noktada benim başıma bir taş düştü, bir şey oldu bir yerden; ben dedim ki "Baba yeter, ben yapamayacağım artık, biz kapatalım, devredelim." Yok pahasına yayınevini devrettik.

S.E.: Kaç senesinde devrettiniz yayınevini?

1996 yılında. Bu arada eşimden ayrılmıştım. Onun etkisi olmuş olabilir, beni böyle bir silkeleyip kendine getirme işlevi olmuş olabilir bu ayrılığın. Ondan sonra ben bir daha evlendim, bir çocuk doğurdum.

Salim Şengil ve Nezihe MeriçS.E.: Ben biraz yayınevi sürecine dönmek istiyorum, yayınevinin kapatılma döneminde Nezihe Hanım ne dedi? Dediğinize göre, en çok o istiyordu çünkü yayınevinde çalışmanızı.

Aslına bakarsanız, sonradan annemle konuştuğumuzda, annem “Ben istemiyordum ki” dedi. E sen bana ısrar ediyordun, "Hayır, babanın yanında çalışacaksın" diye. E canım yani, o doğru olur diye düşündüğüm için ben öyle ısrar ediyordum, yoksa hani illâ demiyordum, filan dedi. Neyse üstelemedim; hayır sen zorla beni çalıştırdın, demedim. Belki gerçekten o da sonuçta kızı için en iyisinin bu olduğunu düşünmüştür, yani zorla benim kötülüğümü isteyecek hâli yok. Yayınevinin kapatılmasına annem bir şey demedi, hatta destekledi; babam da yaşlanmıştı zaten artık, annemin de işine geldi onun çalışmıyor olması. Gerçi çok iyi gelmedi babama, zaten hafif başlamıştı unutkanlıklar, işi bırakınca hızlandı.

S.O.: Nezihe Hanım, peki? Onun Dost Yayınları ile nasıl bir ilişkisi oldu?

Sadece yazı işleri müdürü olarak görünüyordu ve benim çocukluğumun unutmadığım manzaralarındandır, babam eve kitapların matbaa öncesinde son çıkışlarını getirirdi, tashih yapardık. Ben çok güzel yapardım, öğrenmiştim onu, o zaman böyle bilgisayar filan yok, elle yapardık. Öyle evde tashih yaparlardı babamla beraber. Annem ofise gitmezdi hiç ama orada sadece Dost Yayınları’nın Dost dergisinin yazı işleri müdürü olarak gözüküyordu.

Annemin yazı işleri müdürü olmasının nedeni, babam iktidarı kızdıracak tarzda yayınlar yapıp onların istemediği yazarların kitaplarını bastığı için, muhalif olduğu için -zaten annem de babam da her ikisi de muhalif olarak bilinen karakterler- şöyle karar vermişler; herhangi bir şey olursa, bir dava açılması durumunda falan, yazı işleri müdürü sorumlu. Annem de "Ben yazı işleri müdürü olayım ki hani bir şey olursa hapse filan girmek gerekirse ben girerim, sen işleri devam ettirirsin. Sen hapse girersen, ben hiçbir şey yapamam, ben bilmiyorum bu işleri" diyor. Nitekim de oldu, ‘74 affından önce annem tutuklandı yazı işleri müdürü olarak, daha doğrusu yayınevi imza yetkilisi olarak. Nâzım Hikmet’in Tüm Eserleri kitabından dolayı annem tutuklandı, bir hafta kadar kaldı içeride. Sonra mahkemesi devam ederken hüküm giydi, 1.5 yıl hapis, altı ay kadar sürgün verdiler fakat kaçtı annem, teslim olmadı.

S.O.: Nereye kaçtı?

Çok komik, biz Ankara’da, Çankaya’da oturuyoruz. Gaziosmanpaşa’da, işte yani Taksim’den Osmanbey ya da Nişantaşı kadar bir mesafede, bir arkadaşının evine, oraya kaçtı. Çankaya’dan Gaziosmanpaşa’ya kaçtı yani. Ben ilkokul beşteyim, beni de yanına alarak kaçtı. Hani, çocuğu bir takip edelim, deseler şak diye bulacaklar hâlbuki annemi de, herhalde çok üstelemediler. Biz bir buçuk sene de orada, annemin arkadaşında yaşadık.

S.E.: Nezihe Meriç hakkında yazılanlarda, bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama, muhalif yanı çok öne çıkarılmıyor gibi.

Benim çocuk aklımla görebildiğim, son derece muhaliflerdi. Şöyle ki, bizim sürekli evimiz basılırdı mesela, ev basılır kitap aranırdı. Ortası açılan bir yemek masamız vardı, onun altında bir bölme vardı, bütün yasak kitaplar oradaydı, oraya saklanırdı. Eve sürekli polis gelir, arama yaparlardı, babamın bastığı kitaplar toplanırdı. Geçmişte çocuk aklımla gördüğüm muhalif insanlardı ama belki de bu muhalifliklerini yazıya dökmeden yapıyorlardı.

S.E.: Nezihe Meriç’in çocukluğunun Anadolu’nun farklı yerlerinde geçmiş olması nasıl etkiliyordu sizce yazdıklarını? Hiç bahsediyor muydu orada gördüklerinden?

Çok, tabii tabii, özellikle Kürt arkadaşlarından çok bahsederdi.

S.O.: Anadolu dediğimiz yerler nereler? Babası memur galiba, değil mi?

Doğu çoğunlukla. Çünkü dedem karayolları mühendisi ve bütün Doğu’daki karayollarını o dönemde dedem ve ekibi yapmış. Gemlik’te doğmuş annem, hemen akabinde başlamışlar sağa sola gitmeye ama en çok hatırladığı Erzurum ve Ağrı ilçesi Karaköse. Hep anlatırdı, çok çok sevmiş Karaköse’yi. Zaten şöyle: Dedem Zigana Geçidi’ni yapıyor, nereden başlıyorsa oradan başlıyorlar, geçit ilerledikçe onlar da başka yere taşınıyorlar...

S.E.: Nasıl etkiledi sizce annenizi çocukluğunu böyle yaşamış olmak?

Kaba tabiriyle, ufkunu açtı bence; çok çeşitli insan manzarası, çeşitli coğrafya... Annem çok duygusal bir çocukmuş, duygusal derken zayıflık anlamında söylemiyorum bunu, çok duygu yüklü diyeyim ve çok gözlemci. Orada gözlemlediği her şey çocukluğundan itibaren gözlemlediği her şey, bence bilahare onun öykülerinin çeşitliliğine yansımıştır, diye düşünüyorum.

S.E.: Peki, Nezihe Hanım’ın anne babasıyla olan ilişkisine dair ne var sizde ve onun annesiyle olan ilişkisi sizle olan ilişkisini nasıl etkilemişti?

Şöyle etki etmiş, annesini çok seviyor tabii ki fakat kızdığı, tasvip etmediği yönleri var anneannemin, çok otoriter olması gibi. Anladığım kadarıyla, annesinin ona yaptıklarını o bana yapmamaya çalıştı. Ama tabii çok farklı dönemlerin ve farklı eğitimlerin insanları, yani zaten istese de anneannemin ona yaptıklarını bana yapamazdı. Yaptıkları dediğim de işkence yapmamış kadın tabii ama otoriter bir Osmanlı kadını, bir şey dedi mi oturuyorsun karşısında, babası ile oysa ilişkisi çok daha farklı çünkü dedem çok aydın bir insandı. Üç dört dil biliyor, çok ilerici bir adamdı; müzik insanı, ud çalıyor, kanun çalıyor, saz çalıyor, beste yapıyor, şiir yazıyor.

S.O.: Onların kayıplarının Nezihe Hanım’da bıraktığı izler nedir? Babasını kaç yaşında kaybetti?

Babasını ben doğmadan kaybetmiş. Yani, ben doğduğumda annem 38 yaşındaymış, tabii ki çok üzülmüş ama dedemin öldüğü dönem, annemin çok karışık bir dönemiydi çünkü babamla evleniyor, yedi yıllık büyük bir aşktan sonra. İlk tanıştıklarında da babam evli, dört çocuğu var. 1949’da tanışıyorlar, yedi yıl boyunca direniyorlar. Annem bunalımlara giriyor, hasta oluyor. Ama babam işin ucunu bırakmıyor; hayır, diyor, biz beraber olacağız. Sonra da ‘56’da evleniyorlar, annem İstanbul’da o zaman, babam Ankara’da. Annem İstanbul’daki bütün arkadaşlarını, eşini, dostunu ve her şeyi bırakıp babamla birlikte Ankara’ya geliyor. Annemin evlenmeden önce bir şartı var; evlenirim ama çocuklar bizimle olacak, diyor. En küçüğü altı yaşında, en büyüğü de 11 yaşında, dört çocuğu birden alıyor annem. Yayıncılıktan ne para kazanılır? Para sıkıntısı var, çocukların annesinin yarattığı bir dolu sorun var, çocukları kaçırmalar vs. Annem zor dönemler geçiriyor ve dedem o dönemde öldüğü için bence onun yasını bile tutmaya fırsat bulamamış.

Bu arada annem sürekli düşük yapıyor. Üçü ise doğup ölüyor; biri iki gün yaşayabiliyor, biri, ‘57’de doğan abim, bir hafta yaşayıp ölüyor, adı bile konmuş ama ölüyor. İşte böyle düşükler, dört çocuk derken babasının yasını o orada tutamamış. Anneannem çok geç, 1981 senesinde öldü, yani annem anne babasının kaybına üzülmedi diyemem ama çok da bize yansıtmadı o üzüntüyü. Mutlaka üzülmüştür.

Ortada: Nezihe Meriç ailesi ile (Karaköse hatırası) Sağ ve Solda: Salim Şengil'in ilk eşinden çocuklarıyla

S.O.: Edebiyatla ilgilenen, yazan bir kadının buradaki bütün çevresini bırakıp büyük aşkı için dört tane çocuğun sorumluluğunu da üstlenmesi, o kişinin nasıl biri olduğuna dair de ipuçları veriyor galiba bize.

Evet, bir süre çocuklar annem ve babamla yaşıyorlar. On bir yaşında olan en büyük ablam 17-18 yaşına geldiğinde, diğerleri de daha küçük sırasıyla, "Biz annemizin yanına gidiyoruz" diyorlar. Çünkü annemin anlattığına göre, oradaki disiplin çok hoşlarına gitmiyor çünkü disiplinli bir kadın annem. Gerçi ben doğduğumda aslında bir ablam bir abim bizimleymiş; ikisi kalıyor, ikisi gidiyor. İkisi daha büyük çünkü. Ben doğduktan sonra onlar da gidiyor. Ben tek çocuk olarak büyüdüm yani. Büyük ablamla annem o dönem küsüyorlar, büyük ablamı ben ilk kez altı yaşındayken gördüm, ondan önce görmemiştim ama küçük ablam, küçük abim hep gelirlerdi, beni alırlardı, sinemaya götürürlerdi, hiç unutmuyorum. Gençlik Parkı vardır Ankara’da, beni oraya gezmeye götürürlerdi. Büyük ablamı altı yaşında gördüm ama o büyük ablamla annemin ilişkisi diğerlerinden çok daha iyi ve çok daha farklı oldu sonradan, ben mesela şimdi sadece onunla görüşürüm.

S.E.: Böyle bir sorumluluğu almaya bu kadar istekli olmasından ve düşük ihtimaline karşı çocuk sahibi olmak için çabalamasından da yola çıkarak, çocuklara büyük bir düşkünlüğü vardı, diyebilir miyiz?

Çok, deli gibi.

S.E.: Çocuk edebiyatıyla ilgisi, ürettikleri, çocukların da etkisiyle miydi sizce?

Etkilemiştir mutlaka ama annem daha genç kızlığında mesela Heybeliada’da bir ilkokulda mandolin öğretmenliği yapmış, buradaki öğrencileri kendi çocukları gibi deli gibi düşkün onlara. Yani, yapı olarak çocukları çok fazla seven bir insan. Gençliğinden beri öyle yani, mutlaka o kaybettiği çocuklar ve o büyüttüğü çocuklar etkilemiştir ama asıl yapısında var zaten, içinde var o çocuk sevgisi.

S.E.: Peki, İstanbul Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimini yarıda bırakıp müzikle ilgilenmesi, piyano derslerine başlaması nasıl oluyor o dönem? Neden bırakıyor üniversiteyi, anlatır mıydı?

Evet, anlatmıştı. Biraz ukalalık, gençlik ukalalığı, üniversitede okuduklarının, öğrettiklerinin hiç de yeterli olmadığını, gerek de yok bunları öğrenmeye falan diyerek bırakıyor, aslında bu kadar basit.

S.E.: Bir taraftan da o kadar entelektüel bir babanın çocuğu olmanın etkisiyle muhtemelen, o bölüme gittiğinde zaten hâkimdi pek çok şeye...

Muhtemelen. Ama sonuçta bu bir üniversite, okumuşsun iki sene, iki sene daha oku, ne olacak yani? Ne kaybedersin? O noktada enteresan yalnız, dedem de zorlamamış, üstelik İstanbul’a yerleşmelerinin sebebi -çünkü annem liseyi Eskişehir’de bitiriyor, o dönem Eskişehir’deymiş dedemler- annemin üniversiteyi kazanması. Dedem taşınmak için emekliliğini istiyor, hâlbuki daha çalışabilirmiş. İstanbul’a tayin edilmesi mümkün olmadığından emekliliğini istiyor. İstanbul’a taşınıyorlar, sırf annem İstanbul’da üniversiteye gitsin diye. Kalkıp annem ben artık okumayacağım deyince, dedem niye sesini çıkarmamış, orası da ayrı bir muamma, "Peki kızım" demiş.

S.E.: Edebiyat dünyasından kimlerle yakınlıkları vardı? Bilge Karasu ve Edip Cansever’le çok yakın olduklarını biliyoruz örneğin.

Bilge Karasu en can arkadaşı, Füsun Akatlı’yla da yakınlardı. Bir dönem Leylâ Erbil ve Adalet Ağaoğlu’yla çok iyiydiler ama sonra ikisiyle de küstüler. Bir ara Adalet Teyze'yle, biz Ankara’dayken hatırlarım, haftanın üç günü ya o bizde ya biz onlarda filan, böyle yakınlardı. Tomris Uyar vardı ama Tomris Uyar Ankara’da değil o dönemler, bildiğim kadarıyla. Tomris Uyar’la ya sadece yazışmaları, mektuplaşmaları veya annemle babam İstanbul’a gittiklerinde görüşmeleri olduğunu biliyorum. Özdemir İnce, Ülker İnce de çok yakınlarıydı.

Füsun Akatlı, Nezihe Meriç ve Tomris Uyar

S.E.: Bilge Karasu’yla dostluklarında ikisinin de Ankara’da olması da muhtemelen çok etkili.

Tabii tabii, ben mesela çok iyi hatırlarım, Bilge Karasu’yu da annesini de. Madam Karasu, çok tatlı bir kadındı, evleri filan böyle gözümün önünde. Tabii ki, mutlaka etkisi vardır Ankara’da olmalarının. Keza Adalet Ağaoğlu’nun da Ankara’da olmasının etkisi olabilir ama Leylâ Erbil İstanbul’da olmasına rağmen, çok iç içeydik. Hatta Leylâ Erbil’in kızı Fatoş benden iki yaş büyüktü, bize böyle senede bir kere koli gelirdi, Fatoş’un küçülen kıyafetleri çıkardı içinden. Çok çok yakındık. Başka kimse gelmiyor aklıma Ankara’dayken. İstanbul’a geldiğimizde ben lisedeydim; biraz havalanmıştım, dağılmıştım, çok takip etmemiş olabilirim. İstanbul’da Edip Cansever’le çok yakınlardı, zaten oğlu Ömer’le de o yüzden tanıştık ve evlendik. Edip Amca çok enteresandı. Bir gün kapı çaldı, ben evde yalnızım, oturuyorum. Bizim de çok güzel bir evimiz var, Boğaz’a nâzır dediklerinden, Boğaz’a paralel bir dairede oturuyoruz. Kapı çaldı, açtım. Aaa Edip Amca, yanında da Fethi Naci. Hoş geldiniz dedim, biz Boğaz’a gelmiştik, geçiyorduk, uğradık, dedi. Dedim "Annemler evde yok", "Tamam" dedi Fethi Naci, "Sen bize birer rakı koy, biz birer rakı içelim, gidelim" dedi. İyi tamam, dedim ben de. Bunlara böyle rakılar koydum, peynirler kestim, lise sondayım ben. Bayağı da keyifli oturduk, konuştuk, sohbet ettik filan böyle, sonra bunlar kalktılar gittiler. O gün Edip Amca aklına koymuş, bu kız çok iyi kız, ben bunu oğluma alayım diye. Bu hikâye çok hoştur gerçekten. Neyse, benim tabii hiçbir şeyden haberim yok; annemi arıyor, diyor ki, kızına görücü geleceğim. Annem de diyor ki "Manyak mısın Edip, git işine, ne görücüsü? Benim kızım üniversiteye gidecek, okuyacak. Manyak mısın sen?"

S.E.: Edip Cansever’in oğlu ne yapıyor o sırada?

Oğlu Ömer, o sırada Amerika’daydı, liseyi bitirmiş, üniversite okuyacağım diye Amerika’ya gitmiş, okumamış da orada takılıyor öyle, biraz çalışıyor ediyor. Annem çok detay bilmiyor oğlu hakkında. Annemin hayır demesi, Aslı daha lisede, ne evliliği şeklinde. Edip Amca bir ısrar bir ısrar, kıza ilk gelen görücü reddedilmez, sonra evde kalır, başka biri çıkmaz falan, böyle neler neler... Annem tamam demek zorunda kalıyor, iyi tamam, diyor, gelin o zaman, diyor. Ne yapayım, çok ısrar etti, kırmak da istemiyorum, diyor. O dönemde de bizim evde müthiş bir inşaat var, mutfak yıkılıyor ama sadece mutfağın değişmesi değil, mutfakla salon arasındaki duvar da yıkılıyor, dolayısıyla evin içinde inşaat var yani. Su yok, bilmem ne yok, biz bulaşıkları alt komşuda yıkıyoruz, böyle bir durum. Bir gün alt komşumuz -çok sevdiğim ablam benim, ablalarımdan bin kat fazla sevdiğim canım ciğerim- bana diyor ki, Aslı cumartesi günü hiçbir yere söz verme, seninle bilmem nereye gideceğiz. Kimseye söz verme, diyor. Tamam, diyorum ben de. Neyse cumartesi öğle yemeği yeniyor, ben bulaşıkları leğene dolduruyorum, iniyorum onlara, bulaşıkları onlarda yıkayacağım. Bir bakıyorum, çıkıyorlar evden; hani, diyorum, bilmem nereye gidecektik, niye gidiyorsunuz? Ben sana söylemeyi unuttum, şu oldu kem küm, bu oldu falan filan, ben böyle kalıyorum. Ben bütün programımı iptal ettim onunla bilmem nereye gideceğiz diye, kadın çekiyor gidiyor. Neyse giriyorum, bulaşıkları yıkıyorum, bitiyor, sonra yukarı çıkıyorum anneme şikâyet ediyorum Şengül Abla’yı beni eve bağladı diye, annem de bir kem küm ediyor filan, sonra diyor ki birazdan Edip gelecek, ben de gelsin bana ne, ben gidiyorum, diyorum. Yok, gitme, çok ayıp. Anne, ne ayıp, Edip Amca’dan bana ne, bana mı geliyor, diyorum. Tartışırken kapı çalıyor zaten, kapı açılıyor, karşımda Edip Amca'yla yanında gençten bir çocuk, yakışıklı da bir çocuk, bunlar giriyorlar içeri. Salonun içinde bütün koltukların üstleri örtülü inşaat olduğu için, bir tane böyle küçük bir sehpa, dört tane de tabure var. Biz oturuyoruz o taburelerin üstüne, işte atıyorum saat üçte mi geliyorlarsa onlar, biz oturuyoruz o taburelere başlıyor sohbet. Şimdi çocuğu beğenmişim, hoş çocuk diye bırakıp gitmiyorum yoksa Edip Amca tek başına olsa, giderim içeride odamda tek başıma otururum gerekirse. Bir bakıyorum, saat yedi olmuş, üçten yediye kadar biz taburelerin üzerinde rakılar, peynirler, neyse saat yedide Edip Amca diyor ki, "Hadi gidiyoruz." Nereye gidiyoruz? Şadırvan’a gidelim. Bebek’te meşhur bir Şadırvan vardı, bütün entelektüel takımı orada toplanırdı. Şadırvan’a gidiyoruz, biz hep beraber arabaya doluşuyoruz, oradan çıkıyoruz, onların evlerine gidiyoruz, ondan sonra gecenin sonunda Ömer bana diyor ki, "Bak, şu benim telefon numaram", cep telefonu falan yok tabii, ev telefonunu veriyor. Sen de bana ver, görüşelim edelim, biz öyle konuşmaya başlıyoruz, sonunda Edip Amca’nın dediği oluyor.

S.O.: Peki, sizin bu evlilik sürecinde, hazırlık sürecinde Nezihe Hanım’ın tavrı nasıldı?

Ha şöyle, orası da önemli, biz bir dönem başladık Ömer’le görüşmeye, ben daha anneme çok bir şey söylemiyorum, biz çıkıyoruz Ömer’le ama anneme çok çaktırmıyorum. Sonunda bir şey oldu, tam hatırlamıyorum ne olduğunu ama annem dedi ki, "Nedir bu, her dakika her dakika Ömer Ömer Ömer?" Ben de "Biz çıkıyoruz" dedim, kıyamet koptu. Hayır, olamaz, bilmem ne falan. Niye olamaz anne, dedim. Hee dedi, kem dedi, küm dedi derken, üniversite okumamış olmasına getirdi konuyu. Ben de dedim ki, yazdıklarından utan. Bir asilik geldi üzerime, hiç dedim sana yakışıyor mu? Bir çıkış yapmakla kaldı, bir daha hiçbir şey söylemedi. Zaten ondan sonra biz bir beş sene çıktık Ömer’le evlenmeden önce. Hatta beş sene Ömer bizim evdeydi neredeyse, çıkmadı bizden, yatıya kalmacasına. O benim odamda yatardı, ben salonda yatardım yani, benim beş senem salondaki koltuğun üzerinde geçti Ömer bizde kalacak diye. Çünkü bir iş kurmuştu, biz Anadolu yakasında oturuyoruz, iş de Maltepe taraflarındaydı, kolay oluyordu dönmek Etiler’e geçmek yerine, onlar Etiler’de oturuyorlardı, hep bizdeydi Ömer yani. Biz daha evlenmezdik de ama birazcık bu kez annem de dâhil olarak baskı yapmaya başladılar, yeter artık beş sene oldu, üniversite de bitiyor, nedir bu, evlenin artık demeye başladılar, böyle evlendik yani, yoksa öyle gidiyordu evlenmeden.

Nezihe Meriç ve Edip Cansever, Bebek, İstanbulS.E.: Daha fazla salonda yatmanıza gönlü el vermedi belki de.

Aynen aynen, olabilir. Annem ilk böyle bir çıkış yaptı yani ama sonra o çıkışla kaldı, başka bir şey yapmadı.

S.O.: Edip Cansever’le o kadar yakınken Cemal Süreya’yla, Turgut Uyar’la falan araları nasıldı?

Turgut Uyar’la tabii ki çok yakınlar ama Edip Amca'yla daha bir yakınlıkları vardı. Tabii bilahare dünür olmalarının da etkisi var ama Edip Amca ile araları hep daha iyiydi. Ama Turgut Amca'yla da çok sevişirlerdi. Cemal Süreya’yı pek bilmem, mutlaka vardır bir yakınlıkları ama çok bilmiyorum.

S.O.: Peki, Orhan Suda’yla olan arkadaşlığı?

Valla, ben hiç bilmiyorum o dönemi. Mektuplaşmalarını falan da pek bilmem. İstanbul, Etiler’de oturduğu dönemdeki kısa mektuplaşmalarını biraz biliyorum ama nereden geliyor bu kadar yakınlıkları, hiç bilmiyorum. Orhan Suda gerçekten benim için birdenbire çıkmış bir isim, hiç bilmem ben eskiden, çocukluğumdan Orhan Suda ismini. Annemden babamdan hiç duymamıştım. Ama sonrasında sık sık annemi ziyarete geliyorlar Türkiye’ye geldiklerinde, onu biliyorum mesela.

S.E.: Mektuplara bakılırsa, yakın arkadaş gibi görünüyorlar.

Öyle görünüyor. Ben de mektupları okuyunca şaşırdım, ben bilmiyordum bu kadar bir yakınlık yani. Hatta bir dedikodu yapayım, annem mesela derdi ki, "Tamam iyi hoş, çok seviyorum Orhan’ı ama hiç haber vermeden, çat sabah erkenden geliyorlar. Evde şimdi yemek var mı yok mu, insan mahcup oluyor yani. İnsan bir haber verir de gelir ki hani ben de ona göre hazırlık yapayım. Annem öyle ikram yapmayı falan da çok sever, hazırlığımı da yaparım mahcup olmam ya da onlar orada otururken ben mutfağa gidip yemek yapmak zorunda kalmam, dediğini hatırlıyorum.

S.E.: Peki, son dönemleri nasıldı Nezihe Meriç’in, hastalık dönemleri?

Hastalığına gelmeden önce son dönemlerde çok mutluydu annem çünkü torunu vardı, ben de çok zor doğurabildiğim için, o mucize gibi bir şeydi, o yüzden onun için çok güzel bir şeydi torun sahibi olmak. Zaten sırf o torunun niyetine, bana yakın bir eve taşındılar. Torunuyla çok çok mutluydu, gerçi her dakika bıç bıç beraber değiller ama ben mesela cumartesi akşamı bırakırdım kızı anneme, pazar akşamı alırdım, Rita’nın varlığı onu çok mutlu etti. Bir de o dönemde ‘98’den itibaren Etiler’e taşınmasıyla birlikte Ruhan Okyay’la çok samimi oldular; Ruhan’la samimiyeti bence anneme çok iyi geldi, öyle hissediyorum. Ruhan, anneme benden daha yakındı bile diyebilirim, his olarak demesem de fiziksel olarak. İki günde bir annemi ziyarete gelirdi, annemin her işine koşardı. Ben iki günde bir gitmiyordum anneme, çocuktan, iş güçten dolayı. Her gün telefonlaşırdım ama ben de dört günde bir giderdim mesela, Ruhan iki günde bir giderdi anneme. Sezer Ayvaz Ateş vardı. Bu genç edebiyatçılarla çok yakınlaştı 1998’den sonra, bence anneme çok iyi geldi o. Dilruba Saatçi var tiyatrocu bir kız, onunla da çok yakınlaştılar, Dilruba çok genç tabii, neredeyse annemin torunu gibiydi. Sonra babamın çok yaşlılığına denk geldi, tabii bu ‘98 sonrası dönem, babamın artık iyice yaşlanıp iyice unutmaya başladığı dönem, bunama demeye dilim varmıyor, o yüzden böyle unutma diyorum. Çeşitli yaşlılık hastalıkları falan birazcık sıkıntılı geçti annem için ama işte çevresindeki bu genç yazarlar onu çok ayakta ve dinç tuttular. Babam öldükten sonra da dört sene üretti, iyiydi.

2005 ile 2009 arasında iyiydi yani, moral olarak iyiydi, tabii ki çok üzülmüştü babama ama sonuçta akıllı kadındı, ölenle ölünemeyeceğini, hayatın devam etmesi gerektiğini anlamıştı. Nitekim devam ettirdi de ama işte birdenbire bu hastalık çıkınca, maalesef, o çökertti annemi, elinden geleni yapıyordu çekmemek için ama hastalık...

S.O.: Ne kadar sürdü bu hastalık?

İlk öğrenmemiz 2007 Aralık. 2008’in Ocak ayında hemen ameliyat oldu, kendisi hiç öğrenmedi, kanser olduğunu söylemedik anneme. O eski apartmanda ablam gibi olan komşum dediğim, o da doktor zaten, ikimiz karar verdik; söylemeyelim, dedik çünkü çok ilerlemiş bir safha, hastalık ortaya çıktığında zaten sarmış gitmiş. Bundan kemoterapi ile falan kurtulmanın imkânı yok, dedik ki, söylemeyelim. Birincisi kanser annemin en korktuğu hastalık, müthiş bir moral bozukluğu yapacak; ikincisi kemoterapi falan kadını zorlayacağız, hayat standardını daha da beter düşüreceğiz, şurada kaç sene ömrü kaldı ise hiç olmazsa nispeten keyifle yaşasın diye düşünerek, böyle karar verdik. Doktoru da, ben hasta kendisi bana sormazsa hiçbir zaman söylemem, dedi. Kimi hasta zaten bilmek istemeyecektir, dedi. İsteyen de zorla sorar öğrenir, dedi. Nitekim annem de sormadı.

Nezihe Meriç babasıylaS.E.: Genel olarak yazma alışkanlığı nasıldı Nezihe Meriç’in?

Çocukluğumda hiç unutmadığım bir mavi defteri vardı, defterlere plastik kap geçirirlerdi ya hani, hâlâ var mı bilmem. Gri mavi kabı olan bir defteri vardı, herhalde onu bir defterden diğerine geçiriyordu ama benim için hep aynı mavi defterdi. O defterine notlar alırdı hep ama onun dışında bütün müsveddelerini daktiloda yazardı, sonra bu müsveddeleri tekrar temize geçirirdi, elle yazmak diye bir şey yoktu. Annemi ben hep ya daktilonun başında yazarken ya kitap okurken ya da yemek yaparken hatırlıyorum. Bir de hep çok dik otururdu yazarken. Ha bir de dikiş dikerken; çok severdi dikiş dikmeyi, yaratmayı. Kıyafetleri meşhurdu zaten, özellikle yazlık kıyafetler ve ev kıyafetleri, onları dikmek kolay olduğu için öyle şeyler dikerdi, tayyör kostüm dikemezdi ama basit basit şeyler dikerdi, mesela annemin kimonoları meşhurdu. O zamanlar Sümerbank’ta içi pazen dışı saten kumaşlar vardı, hep onlardan alıp böyle uzun kimonolar dikerdi. Çok şıktı evde, özellikle gençken, yaşlılığında da giydi ama yaşlılığında daha çok pantolon kazağa dönmüştü. Çok fazla yazlık elbise dikerdi, değişik değişik, şile bezlerinden. Mesela muhtemelen kimse bilmez, “deli basma” kumaşlar vardı, onları üç kuruşa satarlardı, annem de hep böyle o deli basmalardan kendine bir şeyler diker, yakasına bir şeyler yapar, tığı işi yapar, bilmem ne yapar yeniden tasarlardı, her gören bayılıyordu. Yaratıcılık yönü çok fazla gelişmişti.

S.O.: Edebiyata karşı olan bağlılığı, tutkusu nasıldı? Daha çok yazacağım, çok satacağım, çok etkileyeceğim gibi bir arzusu var mıydı?

Asla yoktu, bir defa daha çok yazacağım, daha çok satacağım düşüncesi asla yoktu. Mesela annemin uzun yıllar, çok uzun yıllar medya boykotu vardı.

S.O.: Evet, Tuncay Birkan bizim Evvel Zaman bölümümüz için Nezihe Meriç hakkında bir şeyler ararken, doğru düzgün hiçbir yerde Nezihe Hanım’la ilgili bir şey olmadığını söylemişti, hiçbir soruşturmaya katılmamış galiba... Neden böyle bir medya boykotu vardı?

Çünkü medyayı gereksiz buluyordu, yalancı buluyordu, medyada yazılanların ahbap çavuş ilişkisinden kaynaklandığını düşünüyordu. Yoksa o kişinin yaptığı iş gerçekten değerli bile olsa, belki o noktada o yazıyı o kişiye yazdırmanın ya da o soruyu o kişiye sormanın, söylemenin anlamı yok, derdi. Annem bu boykotunu ne zaman bıraktı hatırlamıyorum ama dönüp baktığım zaman, ‘80’li yıllarda görüyorum medyaya verilmiş röportaj. Demek ki ‘80’li yılların başında onu kaldırmaya karar verdi herhalde, tam detay bilmiyorum açıkçası, hangi olay sebep oldu.

S.O.: Benim anladığım, ben yazarım, ben üretirim, okur onu bulur, der gibi...

Aynen öyle, aynen öyle. Yazma hırsı, yazma tutkusu, böyle içinden taşan bir yazma isteği hep vardı ama vakit bulamıyordu. Ben küçükken iyice vakitsizdi, bir yandan ev çekip çeviriyor, çocuk bakıyor, ben büyüdükten sonra biraz daha rahat vakit bulup daha fazla üretmeye başladı ama diyordu ki, benim beynimdekileri kâğıda dökebilmek için veya söze dökebilmek için bir robot falan olması gerekli, böyle saniyede üç bin kelime kaydedebilen... Ben bunları, aklımdakileri anlatsam ömrüm yetmez, derdi. O kadar çok doluydu yani.

S.O.: Edebiyatının anlaşılmadığını düşünüyor muydu?

Düşündü, evet.

S.O.: Yılını hatırlamıyorum ama TÜYAP Kitap Fuarı’na “Onur Yazarı” olmasını teklif etmişler ama o kabul etmemiş, Geç kalmışsınız" demiş sanırım, değil mi?

Ama onun bir nedeni vardı, niye geç kalmışsınız demişti acaba? Bir nedeni vardı diye hatırlıyorum ama belki de yanlış hatırlıyorumdur.

S.E.: Çocuk edebiyatıyla ilişkisine gelirsek...

Son dönemlerde çocuk edebiyatına çok daha fazla önem veriyordu. Neredeyse diğer kitaplarından, yazılarından veya yazmak istediklerinden çok, çocuk edebiyatına düşmüştü diyebilirim. İlk ‘70’lerdeki Anagün Çocukları tamam ama o Küçük Bir Kız Tanıyorum dizisiyle çok mutlu oldu, çok eğlendi, bir de çok severek yazdı onları. Aklında hep çocuk öyküleri vardı son dönemlerde. Onunla birlikte diğer çocuk kitapları da çıktı. Bir yandan aklı hep çocuk edebiyatındaydı.

S.E.: Çocuklar demişken, torunuyla ilişkisi nasıldı?

Çok iyiydi, şimdi benim kızımın en büyük hayıflanması “Ah, keşke anneannem yaşıyor olsaydı…” Çok müthiş bir ilişkileri vardı, gerçekten çok müthişti. Benim kızım anneannesine tapıyordu, anneanne torununa tapıyordu.

S.E.: Kızınızın kaç yaşına kadar birlikte olabildiler?

On iki. ’97 doğumlu benim kızım, 2009’da öldü annem de. Ama asıl ondan sonra birlikte olmaları gerekirmiş çünkü annemin bütün genleri beni atlayıp kızıma geçmiş. Bütün genleri onda, şimdi mesela Londra’da sanat okuyor, resme yöneldi ama genel anlamda sanat, sanat tarihi okuyor. Yazıları falan müthiş, yani tam anneannesinin torunu.

S.E.: Kimleri okurdu Nezihe Meriç, hatırlıyor musunuz?

Her şey, her şeyi okurdu. Yeni dönem yazarlarını da okurdu. Örneğin Orhan Pamuk’u hiç sevmezdi.

S.E.: Neden peki, söyler miydi?

Hayır, yani, "Ben okuyamıyorum, bu nedir? Bu Türkçe değil, ne biçim bir dil" derdi. Dil takıntısı vardı, o bilinen bir takıntı, ciddi bir dil takıntısı vardı, okuyamazdı yani. Bir tek Cevdet Bey ve Oğulları’nı çok beğenirdi, diğer hiçbir kitabını okuyamazdı. Öyle Ahmet Altanlar falan hiç yok yani. Leylâ Erbil’i mesela çok severdi. Yeni yazarlardan Ruhan’ı okurdu, severdi, "Ruhan kendini çok geliştirdi; çok okuyor, çok çalışıyor" derdi. Nemika Tuğcu’yu çok beğenirdi.

S.E.: Yabancı yazarları da takip eder miydi?

Son zamanlarda daha çok yerli yazarları takip ediyordu çünkü "Bir anda o kadar çok çıkmaya başladı ki takip edemiyorum" derdi. Virginia Woolf’u çok severdi örneğin, klasikleri saymıyorum tabii, onları zaten dedemden dolayı çocukken okumuş, bitirmişti.

S.E.: Belli ki babasının çok büyük bir etkisi var üzerinde.

Çok çok. Ben de isterdim dedemi tanımayı ama maalesef.

S.E.: Sağlığında, özellikle babanızın ölümünden sonra, anladığım kadarıyla, edebiyat dünyası tarafından pek de yalnız bırakılmamış sanırım.

Hiç, evet hiç yalnız bırakılmadı.

S.E.: O zamanlara baktığımızda, edebiyatçılar arasında çok daha derin arkadaşlıklar vardı gibi geliyor böyle anlatınca. Arka yüzünü bilemeyiz ama şu an çocuklarının küçülen kıyafetlerini birbirine yollayan yazarlar var mıdır, emin olamıyorum...

Daha fazla görüştükleri kesin, hep edebiyatçıydı annemin bütün çevresi aşağı yukarı. Toplasan iki üç kişi vardır edebiyat dünyası dışında. Annemin bütün dünyası edebiyatçılardır. Bir çocukluk arkadaşı vardı: Vecihi Hürkuş’un kızı Gönül Teyze; alt komşumuz, ablam dediğim; bir de birkaç isim daha vardı, sadece onlarla görüşürdü edebiyat dünyası dışından. Hep edebiyat dünyasının içindeydi.

S.O.: Edip Cansever’in ölümü nasıl etkiledi Nezihe Hanım’ı?

Üzüldü, çok çok üzüldü, o da zaten çok genç bir ölüm, çok gereksiz bir ölüm, çok etkiledi annemi maalesef, hepimizi çok etkiledi. Adamcağız, Edip Amca alkolikti, akşamüstü dörtte başlar, gece on ikiye kadar sürekli içerdi. Fakat ölümünden hemen önce doktora görünüyor; siroz başlangıcı var, diyorlar ve alkolü kesinlikle bıraktırıyor doktor. Bıraktı da Edip Amca, hiç içmiyordu, alkolsüz bira vardı o zamanlar, hâlâ var mı bilmiyorum. Alkolsüz bira içerdi bir iki tane, o kadar. Beyin kanaması geçiriyor, ameliyat oluyor, çok iyi geçti ameliyatı, gerçekten çok iyi geçti. Beyindeki bütün olayı temizlediler, kurtardılar ama siroz başlangıcından dolayı karaciğer yetersiz olduğu için iç kanamayı durduramadılar, yani o yüzden öldü maalesef. Çok genç 56-58 yaşında mı ne öldü, ben şimdi bakıyorum da 58 yaş ne ki yani? Annem çok fazla üzüldü, ona çok çok üzüldü.

S.O.: Elele dergisinde vakti zamanında bir röportaj çıkıyor, orada ünlüler ve kızları, ünlüler ve damatları gibi bir dosya yapıyorlar. Anneniz de sizin için “Valla benim kızım istediğiyle evlenebilir, hiç karışmam falan filan, tek vetom var, o da yabancı damat,” diyor. Şu anki eşiniz İtalyan. Tanışmış mıydı Nezihe Hanım eşinizle?

Tanıştı tanıştı ama tabii hastalığının son zamanlarıydı. Düğüne de geldi. Biz eşimle birlikte olmaya başladığımızda annem ilk ameliyatını olduydu, ondan sonra çok toparlanamadı ve de hep maalesef tercümanlık yapmak gerekiyordu. Annem lisan bilmezdi çünkü, hep tercüme vasıtası ile konuştular. Şimdi, eşimin de çok fazla içinde ukde kalan bir şey, annemle daha yakın olamamış olması, daha fazla tanıyamamış olması annemi, onunla birebir konuşamamış olması. Ben de "Çok üzülme, şimdi de Türkçe konuşamıyorsun zaten" diyorum (gülüyor).

S.O.: Şu an bildiğiniz, Nezihe Hanım’la ilgili ne tür çalışmalar yapılıyor?

Bildiğim kadarıyla, bir tek Seval Şahin’in bir çalışması var, bir de eski kitapların yeni baskıları yapılıyor sürekli ve anladığım kadarıyla, artık daha çok satıyor çünkü sürekli yeni baskı yapıyor.

S.E.: Evet, okurda, özellikle genç okurda ‘50 kuşağı ve sonrasını yeniden keşfetme söz konusu. Leylâ Erbiller, Tomris Uyarlar, Tezer Özlüler çok daha fazla okunuyor 2000 öncesine kıyasla.

Evet, ben de yayımlanan kitaplardan biliyorum, eskiden senede üç dört baskı yapıyor annemin kitapları. Geçmişte hiç yoktu böyle bir şey, hatta ikinci baskı yapılırsa ne âlâ, denirdi. Bir de şöyle bir şey var, babamdan biliyorum, babam bir kitabı bastı mı beş bin adet basardı, şimdi biner adet basıyorlar, hâliyle yeni baskı yapmak kolay oluyor. Babam beş bin basardı, ha babam satardı. Mesela şimdi H2O Yayınları babamın bütün kitaplarını basmak istiyor, o çok hoşuma gitti. Fazla değer bulamamış bir iki kitap yayımlamış, bırakmış yazarların kitaplarını yeniden basıyorlar, babamın kitapları da var bu yeniden basımların arasında.

S.O.: Peki, Nezihe Hanım yaşıyor olsaydı bugünün Türkiye’sinde…

Hiç sormayın, 2009’da bile dayanamıyordu politik duruma. Yaşayamazdı, üzüntüden ölürdü, çok kesin. Çok bela okuyan bir kadındı zaten annem, kızardı da kendisine, iyi bir şey değil bela okumak derdi ama yine geldi mi söylerdi, öyle bir insandı, yaşayamazdı bu dönemde, gerçekten yaşayamazdı.