"Çevirisinden emin olan, daha iyisinin yapılamayacağına inanan çevirmen kendini sorgulamalıdır"

Çeviri Söyleşileri'nin bu ayki konuğu Ari Çokona. Çağdaş Yunanca eserlerin İngilizce başta olmak üzere diğer dillerdeki yolculuğundan, Yunanca çevirmen ve editör bulma konusundaki zorluklardan ve tabii ki Kavafis'ten konuştuk...


@e-posta
Söyleşi, 09 Ağustos 10:52
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Lena Divani’nin Anna’nın Yedi Günahı’nda, Hironis Missios’un İyi ki Erken Öldün’ünde, Aristoteles’in Poetika’sında, Euripides’in İphigenia Tauris’te’sinde, Sophokles’in Antigone’sinde, Aias’ında, Ksenophon’un Anabasis’inde, Philoktetes’inde, Platon’un Sokrates’in Savunması’nda, Yorgo Seferis’in Mithistorima’sında ve daha onlarca kitabın künyesinde bu kitapları Yunanca aslından çeviren Ari Çokona’nın adını görürüz.

Yunanistan’ın belki de dünyanın kilometre kare başına en çok şaire sahip, “gayri safi milli şiir hasılası” en yüksek ülkesi olduğunu söyleyen ama ne yazık ki şiir geleneğinin Türkiye’de hak ettiğince tanınmadığından yakınan Çokona’yla İstos Yayınları’ndan yayımlanan, Kavafis’in Bütün Şiirleri çevirisi özelinde bir araya geldik ve Yunan edebiyatının tarihçesinden, Çağdaş Yunanca eserlerin İngilizce başta olmak üzere diğer dillerdeki yolculuğundan, Yunanca çevirmen ve editör bulma konusundaki zorluklardan Kavafis’in şiir dünyasına, şiirlerinin başka dillerdeki yolculuğuna, şairin tarihsel ve edebî göndermelerine, biçimsel ve biçemsel özellerine kadar pek çok meseleyi masaya yatırdık.

Ben sordukça karşımda keyifle yanıt veren bir çevirmen olunca sohbet ister istemez dallanıp budaklanıyor, başlangıçta aklımızda olmayan farklı konulara yayılıyor, iyice tatlanıyor. “Klasik eserler eskimez ama çevirileri eskir,” düşüncesiyle hareket eden bir çevirmen olan Çokona, yayımlanmış olan çevirileri dahil, ürettiği tüm eserleri sonrasında da sorgulamaya, daha da iyileştirmeye çalışıyor; hep daha iyisinin yapılacağına inanıyor. Çokona aynı zamanda pek çok telifli kitabın da yazarı; kendisinin çeviri macerasına, Yunanca ve Yunan edebiyatı üzerine düşündüklerine ve Kavafis özelinde paylaşımlarına ortak olacağınız bu söyleşide, Yunanca çevirmen sayısının azlığından da konuştuk ve topu biraz da yayıncılara attık. Çağdaş Yunan edebiyatından daha fazla eserin Türkçeye kazandırılması için yayıncıların elini taşın altına koyması gerekiyor sanırım; bir metnin İngilizce çevirisi çıkmadan onu çevirtmekten ve yayımlamaktan, mümkünse de İngilizcesinden Türkçeye aktarılmasını tercih etmekten vazgeçilmediği müddetçe pek çok eser, Türkçeye kavuşamayacak, komşunun edebiyatı bize gurbet olmaya devam edecek korkarım. Kıymetli ve üretken çevirmen Ari Çokono’yla sohbet ederken biz çok keyif aldık; sizin de aynı keyfi paylaşmanızı, Yunan diline ve edebiyatına meyletmenizi ümit ederiz.

Adınızı araştırmacı ve yazar olarak duyanlarımız olsa da sizi aslında çevirmen olarak biliyoruz, çevirilerinizle tanıyoruz. Antik ve çağdaş Yunancadan pek çok çevirinizi okuduk. Ben hepsinden öte Kavafis şiirleriyle başlamak istiyorum izninizle. İstos Yayınları’ndan çıkan Bütün Şiirleri’nin önsözünde Kavafis’in şiirlerinin daha çok düzyazıya benzediğini söylüyorsunuz. Nesir ya da nazım, düzyazı ya da şiir, çeviri sürecinizi nasıl yönlendiriyor farklı anlatım biçimleri?

Bilimsel yayınlarda eserin içeriği, yani neler anlatmak istediği önemlidir. Bir felsefe kitabını çevirirken her kelime, her cümle olduğu gibi aktarılmalı, hiçbir anlam kaybına yer verilmemelidir. Bunu yaparken erek dilin olanakları zorlanır, en iyi ifade şekilleri aranır. Bu yüzden, kitabı doğru çevirmek uğruna, kaynak dilin kazandırdığı bazı özgün ifade zenginlikleri çeviriye birebir aktarılamayabilir. Ama edebiyat eserlerinde anlatılanın nasıl anlatıldığı biraz daha öne çıkar. Çevirinin doğru yapılması yetmez, benzer estetik değerlere sahip olması, okurda kaynak metnin doğurduğu duyguları uyandırabilmesi beklenir. Şiirde biçem iyice öne çıkar. Şairler dili en iyi bilen, en iyi kullanan, hatta dilin sınırlarını genişleten, ifade gücünü zenginleştiren insanlardır. Dilin olanaklarını sonuna kadar zorlayarak birkaç dizeyle yoğun duygular ifade ederler. Yetenekli ve duyarlı bir sanatçının, bütün ömrünü tüketerek, anadilinde damıttığı ruhunun özünü, olduğu gibi başka bir dile çevirmek mümkün değildir.

O zaman Robert Frost’un “Poetry is what gets lost in translation,” (Şiir, çeviride kaybolandır) tanımlasına katılıyorsunuz siz de?

Yabancı bir dili bırakın, “Ben sana mecburum” dizesini başka kelimelerle Türkçe yazmaya kalktığınızda bile bütün büyüsünü yitirdiğini görürsünüz. Bu yüzden, şiirin başka bir dile çevrilemeyeceğine, sadece yeniden yazılabileceğine inanıyorum. Nâzım Hikmet, Lorca gibi devleri çevirirken çevirinin aslına eşdeğer olabileceğini düşünmek safdilliktir. Bunun gerçekleşmesi için -örneğin- benim Sophokles ya da Seferis ayarında bir şair olmam gerekirdi. Çeviriler erek dile orijinal şiirin taşıdığı sihrin sadece küçük bir yüzdesini nakledebilirler.

Peki, Kavafis? Onun şiirini sizin için farklı kılan nedir?

Kavafis’in bir özgünlüğü var. Hayatının son yıllarına kadar yüzlerce kez elden geçirip düzelttiği dizelerinden bütün gereksiz ayrıntıları çıkararak, söylemek istediklerini en uygun kelimelerle en yalın şekilde ifade etmeyi başarmıştır. Çevirmen, kelimelerin doğru karşılıklarını bulduğunda, şiir ana hatlarıyla kendiliğinden çevrilmiş olur. Bu yüzden, çoğu üçüncü dillerden yapılan çevirileri bile estetik duygular uyandırır. Konularının özgünlüğü, yergisinin acımasızlığı, dilinin ayırt edilebilirliği, dizelerinin çok katmanlılığı, felsefî derinliği ve görünürdeki aldatıcı yalınlığı şiirlerinin başka dillere çevrilmesini özendirmiştir. Günümüzde İngilizceye elliden fazla çevirisinin olması bu yüzdendir. Aynı şekilde, Cevat Çapan, Erdal Alova - Barış Pirhasan ve Özdemir İnce - Herkül Milas gibi değerli aydınlar onu Türkçeye çevirme ihtiyacını duydular. İstos Yayınları’ndan Yunancasıyla birlikte yayımlanan benim çevirimi de eklerseniz, ondan başka Türkçeye dört kez çevrilen başka bir çağdaş şair yoktur.

Kurmaca eserlerin çevirisini de yaptınız elbette ama yoğunlukla felsefe ve tarih çevirileri yaptığınızı düşündüğümüzde bu birikimin Kavafis şiirlerini Türkçeye aktarmada nasıl bir yardımı olduğunu söylersiniz?

İTÜ mezunu Kimya Yüksek Mühendisiyim. Yani genel hatlarıyla mühendis gibi düşünmeye, olaylara mühendis gözüyle bakmaya alıştım. Tarih, antropoloji ve felsefeye meraklıyım. Öğretmenlik yaptığım için de çocuklara yönelik edebiyat ve popüler bilim asıl mesleğim sayılır. Son olarak, okuma yazmayı öğrendiğim günden itibaren en büyük eğlencem hep kitap okumak oldu. Polisiye romanlar, aşk hikâyeleri, çizgi romanlar ve masallar dahil, akla hayale gelebilecek her konuda binlerce kitap okudum. Çoğu hiçbir işe yaramayan gereksiz bilgiler olmak üzere, her konuya ilişkin ansiklopedik bilgi dağarcığım oldukça geniş. Dostlarla sohbet ederken, okulda ders verirken, konferanslarda konuşurken ve tabii ki çeviri yaparken bu bilgiler çok yararlı oluyor. Çağdaş Yunan şiirinin her dizesi mitolojik, tarihsel ve felsefî göndermelerle doludur. Kavafis, Seferis, Elitis ve Ritsos’u ayrıntılarına kadar anlayabilmek için okurun genel kültürü geniş bir aydın olması yetmez, antikiteden bugüne Yunan kültürüne de hâkim olması gerekir. Çağdaş Yunan şiirini çevirirken, dipnot kullanımını en aza indirgemek ve değinilen bu kavramları okuru şiirden soğutmayacak şekilde çeviriye yedirerek vermek gerekir. Türk okurlar Kavafis’i okurken yabancılaşma duygusuna kapılmıyorlarsa çeviri bu açıdan başarılı oldu diyebiliriz.

Bu yabancılaşma duygusuna Kavafis şiirlerinden örnek vermenizi rica etsem.

Kavafis tozlu tarih kitaplarında kalan tarihsel olaylara bambaşka açılardan yaklaşarak onları bizimle özdeşleştiriyor. Şiirlerinde, öğrencilik yıllarımızda kahramanlıklarını “kerhen” ezberlemek zorunda kaldığımız krallar ve imparatorlar görkemli dış görünüşlerden soyutlanarak ete kemiğe bürünüyor, bizim düzeyimize iniyorlar. Resmî tarih anlayışına göre önemleri yakıp yıktıkları medeniyetlerin, öldürdükleri insanların sayısına göre artıp azalan hükümdarları kusur ve meziyetleriyle daha iyi tanıyor, daha çok seviyoruz. Kavafis bunu sağlamak için hayali kişilikler tasarlıyor ya da gerçek tarihî kişileri bizden biriymişçesine konuşturuyor. Ardı ardına sıraladığı özel isimler, savaşlar ve tarihler hakkında fazla bilgimiz olmasa da okuduğumuz şiiri anlayabiliyoruz. Size çok bilinen bir şiirinden örnek vereyim. Gece yarısı, ansızın, olağanüstü / ezgiler ve seslerle geçip giden / bir görünmez kumpanya duyulduğunda / artık seni terk eden talihin, başarısızlıkla / sonuçlanan çabaların, tümü de seni yanıltan / hayallerin için gözyaşı dökme boşuna” dizeleriyle açılan “Tanrının Antonius’u Terk Edişi”nde Antonius’u kendimizle, İskenderiye’yi de yitirdiğimiz değerli bir varlığımızla özdeşleştiriyoruz. “Çoktandır hazırmış gibi, cesur biri gibi / veda et uzaklaşan İskenderiye’ye” dizelerini hatırlayalım. Çeviride Antonius yıllar önce ölmüş ihtiraslı bir kumandan, İskenderiye de Mısır’ın turistik bir limanı gibi görünüyorsa Kavafis’in dizeleri ruhumuza işlememiştir. Zira şöyle bitirir şiiri Kavafis: “Çoktandır hazırmış gibi, cesur biri gibi / böyle bir şehre layık olan sana yaraştığı gibi / emin adımlarla pencereye yaklaşarak / korkakların sızlanma ve yakarışlarıyla değil / derin bir duygusallıkla, gizli kumpanyanın / ezgileriyle eşsiz enstrümanlarını / son bir kez keyifle dinle ve veda et / yitirmekte olduğun İskenderiye’ye.”

Yunanistan belki de dünyanın kilometre kare başına en çok şaire sahip, “gayrisafi millî şiir hasılası” en yüksek ülkesidir. Ama maalesef şiir geleneği Türkiye’de hak ettiği derecede tanınmıyor.
 

Yunancanın kültür dili olmasını konuşalım biraz da. Geçmişten bugüne Yunancanın işlevini nasıl özetlersiniz?

Helenistik dönemde dünya nüfusu iki yüz milyon iken, Yunancayı anadili ya da kültür dili olarak kullananların sayısı 20 milyondu. Dünya nüfusunun yüzde 10’unun kullandığı dil o dönemde Ortaçağ’da Latincenin ve günümüzde İngilizcenin gördüğü işlevi görüyordu. Yunanca bugün sadece 17 milyonun anadili olmasına karşın zengin bir edebiyata sahip. 20’nci yüzyılın en önemli şairlerinden Kavafis, Nobel ödüllü Seferis ve Elitis, siyasî görüşleri yüzünden Nobel alamayan ama Doğu bloğunun en büyük edebiyat ödülü Lenin’e layık görülen Ritsos ve Varnalis’ten başka en az onlar kadar değerli beş on şair daha sayabilirim. Yunanistan belki de dünyanın kilometre kare başına en çok şaire sahip, “gayrisafi millî şiir hasılası” en yüksek ülkesidir. Ama maalesef şiir geleneği Türkiye’de hak ettiği derecede tanınmıyor.

Bu “tanın(a)mama” konusuna değişmişken sorayım, Yunan edebiyatından yapılan çeviriler ne yoğunlukta?

Size yıllar önce yaptığım bir çalışmadan söz edeyim. İstanbul Ticaret Odası’nın “Türkiye’de Yayın Hayatı” raporuna göre, 1 Ocak 2009 - 30 Mayıs 2010 tarihleri arasında yayımlanan 46 bin 989 yeni başlıktan 5 bin 23 tanesi çeviriydi. Bu çevirilerin kaynak dilleri de İngilizce 2 bin 753, Fransızca 432, Arapça 357, Almanca 284 ve İspanyolca 134 şeklindeydi. Türkçeden (406) ve Osmanlıcadan (120) yapılan çevirileri hariç tutarsak, en çok kitap çevrilen beş dil 3 bin 960 kitapla toplamın yüzde 88’ydi. İngilizce, kitap sektöründe, Amerikan silah ya da uzay sanayinin kendi alanındaki tekel konumundan çok daha büyük bir tekel oluşturmuş durumda. Aynı raporda, birlikte listelenen Çağdaş ve Klasik Yunanca, 38 kitapla on dördüncü sırada yer alıyordu. Birkaç yıldır güncellemediğim bir listeye göre de Çağdaş Yunancadan Türkçeye bugüne kadar 48’i şiir olmak üzere 383 kitap çevrildi.

Yunan edebiyatının Türkçeye aktarılması açısından pek iç açıcı bir tablo değil tabii. Hele de söz konusu bir komşu ülke olunca daha çok edebiyat alışverişi olsun istiyor insan. Siz bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz, bu durumun nedenini neye bağlıyorsunuz?

Konuşanlarının sayısı az olan bir dilde yazılan kitaplar, ancak İngilizce ya da Fransızca gibi yaygın bir dile çevrilip tanındıktan sonra uluslararası alana taşınabiliyorlar. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan kitapların sadece yüzde 3’ünün çeviri olması, durumu daha da zorlaştırıyor. Üstelik bu çeviriler de çevirenlerin zevklerini, beğenilerini yansıtıyor. Örneğin, Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan nüfus mübadelesi İngiliz okur için sıradan bir olayken Türk okurların bir kısmı bizzat bu mübadeleye tabi tutulanların torunları. Amerika ile Avrupa’nın ülke ekonomisi üzerindeki hâkimiyetinden ve dışarıdan dayatılan tüketim alışkanlıklarından rahatsız olan aydınlarımızın bu konuya eğilmemesi bana çok tuhaf gelir.

Neler yapılmalı ya da yapılabilir sizce?

Kendimize benzeyen, bizimle ortak çıkarları, ortak alışkanlıkları olan insanların, yani komşularımızın edebiyatını tanımaya öncelik vermeliyiz. Kültürel gelişmemizi bencilce yönlendiren “büyük dillere” bağımlılık bence yaratıcılığı engelliyor ve tek tip insanlar üretiyor. Bu bağımlılığı İngilizcenin ifade zenginliğiyle açıklamak doğru bir yaklaşım değil. Batı’da bilim dilinin 18'inci yüzyıla kadar Latince olduğunu, Newton’un eserlerini Latince yazdığını unutmayalım. İngilizcenin zamanla bilimsel yayınlarda bütünüyle hâkimiyet kurması belki de Shakespeare gibi şairlerin dile kazandırdığı ifade zenginliği sayesindedir. Bu kısırdöngüyü aşabilmek için “marjinal” dillerden yapılan çevirilerin kalitesine çok dikkat etmeliyiz. İyi çeviriler ve iyi çeviriler yayımladığına inanılan yayınevlerinin güvencesi Yunan edebiyatının daha çok tanınmasına katkıda bulunacaktır.

K. P. Kavafis, Bütün Şiirleri, Çev: Ari Çokona, İstos YayınlarıO zaman biz tekrar Kavafis’e dönelim... Kitaptaki şiirleri çevirme sürecinizi konuşmak isterim. Kaç yıldır aklınızda olan bir projeydi? Ne kadar zamanınızı aldı?

Kavafis’i lise yıllarında tanıdım. Okulda didaktik yönü ağır basan “İthake” ve “Thermopylai” şiirleri öğretiliyordu. Ama ben, toplumsal düzeni sorgulayan şiirlerini daha çok sevdim. Düşüncelerimizi yönlendiren yerleşmiş önyargılardan bazılarının ne kadar boş olduğunu göstermesinden ve bunu havadan sudan konuşurcasına hiç zorlanmadan yapmasından çok etkilendim. Özgün stiline ve kurgusuna hayran kaldım. Ona öykünerek şiirler yazmaya başladım. Birkaç Kavafis şiirinin arasına şiirlerimi katıyor, sınıf arkadaşlarımdan onları bulmalarını istiyordum. Bulamadıkları zaman da seviniyordum. Türkçe bilmeyen arkadaşlarımı Nâzım Hikmet’ten, Yunanca bilmeyen arkadaşlarımı da Kavafis’ten dizeler okuyarak etkilemeye çalışıyordum. Bu yaşımda bile sevdiğim şairlerden dizeler hâlâ ezberimde. Çevirilerim yayımlanmaya başladığında aklımın bir köşesinde şiirler ve özellikle Kavafis de vardı. Yoğun bir çalışma gününden sonra, dinlenmek için şiir çeviriyordum. Yazdıklarım birikince bunları yayımlamayı düşündüm ve daha büyük bir ciddiyetle çevirmeye devam ettim. Araya giren başka işlerle birlikte çeviri süreci iki yılı buldu. Ama hâlâ canım sıkıldığında çevirileri gözden geçirir, küçük düzeltmeler yaparım. Kitap üç baskı yaptı, üçünde de düzeltmeler vardı. Şimdi de dördüncü baskı için yeni düzeltmeler hazırlıyorum. Bu belki de Kavafis’ten kaynaklanıyor. O da şiirlerinde sürekli düzeltmeler yapardı ve bu mükemmeli arama kaygısı yüzünden hayattayken toplu şiirlerinin yayımlanmasına izin vermedi.

Bu düzeltmeleri çok merak ettim doğrusu. Baskılar arasında farklı olan ifadelere örnek verebilir misiniz? Tekrar tekrar okudukça aklınıza “daha güzeli” mi geliyor?

Sadece Kavafis şiirlerinde değil, çeviri ya da telif bütün yazdığım metinleri tekrar tekrar okudukça bazı kelimeleri ya da cümle içinde kelimelerin sıralanışını değiştirme ihtiyacını duyarım. Şiir ya da düzyazılarımda bir cümleyi sesli okuyunca kulağıma ahenksiz gelebilir, bir kelimenin son harfiyle arkasından gelen kelimenin ilk harfi aynı harf olabilir. Yakaladığım bariz hatalar dışında, böyle ayrıntılar da kafama takılır, olanağını bulursam bir sonraki baskıda düzeltmeye çalışırım.

Her ne kadar düzyazıya yakın olduğunu söylediğiniz şiirler de olsa bunlar, yine de biçimsel ve biçemsel açıdan şiirsel özellikleri de öne çıkıyor. Zorlandığınız noktalardan bahsetmek ister misiniz?

Kavafis sağlığında Yunanistan’da çok dışlanmıştı. Dönemin şair-i azamı Palamas, eserini “Bunlar şiir mi şimdi?” sözleriyle küçümsemiş, o zamanlar yeni yetme bir aydın olan Seferis de onun için “Yunanca bilmeyen millî şairimiz” demişti. Ama ilk okumada vezinsiz ve uyaksız gibi görünen dizelerinde hecelerin kısa ya da uzun oluşuna dayanan iambik bir düzen var. Bazı şiirlerinde dize içi uyaklarla yetinmez, sesteş kelimeler de kullanır. Bıkmadan usanmadan yaptığı değişikliklerle de en yalın, en özgün ifadeye ulaşır. Vezin ve uyağı seslerle değil, kavramlarla yaptığını söyleyebilirim. En lirik dizelerinde bile, sıradan bir olay anlatırcasına, sözde bir duygusuzluk maskesine bürünerek okuru daha da çok duygulandırmayı başarır. Şiir çevirmenin bilinen zorlukları dışında Kavafis’in başka dillere aktarılması olanaksız bir özelliği de vardır. Yunanca hakkında bilgisi olanlar “katharevusa” ve “demotiki” kavramlarını mutlaka duymuştur. Birincisi aydınların kullandığı Osmanlıca benzeri ağdalı bir dil, diğeri de halkın konuştuğu dildir. Her dilde görülebilen bu ikili kullanım Yunanistan’da halkı ikiye bölmüş, cinayetlere varacak kadar bir kutuplaşmaya neden olmuştur. Kelime seçiminden cümle yapısına kadar birbirlerinden çok farklı olan bu iki dili Kavafis şiirlerinde bir arada kullanıyor. Aynı cümlede iki dilin uyumlu birlikteliği şiire müthiş bir derinlik kazandırıyor. Bunu başka bir dile aktardığınız zaman çevirmenin yeteneksizliği gibi görülüyor.

Çevirdiği eseri seven ve kendisine saygısı olan her çevirmen, çevirisinin -çok nadir durumlar dışında- asıl metnin estetik yetkinliğine ulaşamayacağını bilmelidir. Ama iyinin daha iyisi, ya da kötünün daha az kötüsü her zaman mümkündür. 

Kavramlarla yapılan vezin ve uyak, biçimsel bir özelliğin sadece biçimle değil, anlamla aktarılmasını gerekli kılıyor tabii. Hâliyle başa dönüyoruz ve dediğiniz gibi Türkçe yazmaya çalışıyorsunuz, öyle değil mi?

Çeviri üzerinde çalışırken okurların beğenisini kolay kazanmak için durduk yerde devrik cümleler kurmadım, genelgeçer beğenilere uymak için duygusal kelimeler kullanmadım. Çoğunu ezbere bildiğim dizeleri çevirirken, kutsal bir dinî metne müdahale ettiğim, ilahi ve mutlak bir güzelliği yağmaladığım hissini duydum. Özellikle en sevdiğim şiirlerde, ne yaparsam yapayım asıllarının büyüsünü yakalayamayacağımı biliyordum. Bu yüzden, katıldığım söyleşilerde “Şehir” şiirini okumam istendiğinde çevirimi değil, aslını okurum. Ama beğendiğim çevirilerim de var. Örneğin “Sürgünde Dizeler Yazan Bizans Soylusu” ve “İyonya’ya Dair”in asıllarının yanında üvey evlat gibi durmadıklarına inanıyorum.

Çevirilerinizden hâlâ memnun değilsiniz yani? Frost’un dediği “kaybolan şeyi” arayıp duruyor musunuz?

Duygularımı başkalarının da paylaştığını görmek ne güzel! Çevirdiği eseri seven ve kendisine saygısı olan her çevirmen, çevirisinin -çok nadir durumlar dışında- asıl metnin estetik yetkinliğine ulaşamayacağını bilmelidir. Ama iyinin daha iyisi, ya da kötünün daha az kötüsü her zaman mümkündür. Aradaki seviye farkını azaltma olanağını bulduğunda hiç duraksamadan müdahalesini yapmalıdır. Çevirisinden emin olan, daha iyisinin yapılamayacağına inanan çevirmen ise kendini sorgulamalıdır.

Kafavis’in şiirlerinin İngilizcedeki yolculuğu nasıl peki?

Şairin İngilizceye ilk çevirilerini ağabeyi John Kavafis yapmıştı. İki kardeşin yazışmalarında şair ağabeyine yol gösterir, neyi vurgulamak istediğini ayrıntılarıyla anlatır. Dergilerde yayımlanarak T. S. Eliot, E M. Forster ve yayıncı Leonard Woolf’un hayranlığını kazanan çevirileri ise şiirle fazla bir ilişkisi olmayan ve o zamanlar İngiltere’de yaşayan şairin dostu, İskenderiyeli genç aydın Yorgo Valasopoulos yaptı. 20'nci yüzyılın ikinci yarısında Kavafis’i dünyaya Edmund Keeley’in çevirisi tanıttı. Günümüzde en yetkin İngilizce çeviri ise Daniel Mendelsohn’un çevirisidir. Dilbilimci Dimitri Daskalopoulos’un 2003’te yayımlanan bir çalışmasına göre, o tarihe kadar, dergilerde Kavafis’in 176 farklı İngilizce çevirisi yayımlanmıştı. Kitabı hazırlarken bu dört metin hep elimin altındaydı. Keeley’in yaklaşımı felsefî, Mendelsohn’un yaklaşımı lirikti. Dört çevirmenin aynı dizeler için farklı çözümler önermesi ufkumu açtı ve ilahi bir metne müdahale ettiğim hissini yenmeme yardımcı oldu. Bazen de çevirilerde gördüğüm yanlış ve yetersizlikler özgüvenimi artırdı, kendi çevirime “katlanmamı” kolaylaştırdı.   

Peki, mevcut Türkçe çevirilere baktınız mı?

Her çevirmen, farkına varmadan çevirisine kendinden bir şeyler katar, zorlandığı anlarda bazı özgün çözümler üretir. Bu özgünlükler eğitiminden, genel kültür düzeyinden ve karakterinden kaynaklanır. Onları aynen aktarmak etik olmadığı gibi kolaylıkla da tespit edilebilir. Bu yüzden etkilenmemek için Türkçe çevirilere bakmaktan kaçınırım. Ama çeviri bittikten sonra yazdıklarımı diğer metinlerle birebir karşılaştırırım. Özellikle klasik eserlerin çok sayıda Türkçe çevirisi var. Paralel okumaları yaparken notlar alırım ve çevirimi bu notların ışığında tekrar gözden geçiririm. Nadiren olmakla birlikte, hatalarımı yakaladığım da olur ve o kısımları yeniden çeviririm. Ama en çok, birbirimizden bağımsız, diğer çevirmenle aynı kelimeleri kullandıysak onları değiştirmeye çalışırım. Çocukluğumuzda oynadığımız “isim, hayvan, şehir” oyununda akla ilk gelen ve birkaç oyuncu tarafından kullanılan kelimeler daha az puan alırdı. Ben de aslında bunu yapar, “daha yüksek puan alacak” kelimelere yönelirim.

Türkçedeki çevirileri de İngilizcedeki gibi kategorilendirebilir misiniz peki?

Aynı metinleri ben de çevirdiğim için, diğer çeviriler hakkında fikir belirtmek densizliğinden kaçınmak isterim.

Estağfurullah, hassasiyetinizi anlıyorum. Sizin çevirinizle yayımlanan Kavafis şiirleri, tematik olarak değil de kronolojik sıraya göre yayımlandı. Bunu önemsiyorsunuz değil mi?

Ben aslında şiirlerin ilk Yunanca baskısındaki sıralamasına uydum. Dünya Kavafis’i bu baskıyla tanıdığı için keyfi sıralamalar yapmayı doğru bulmadım. Çünkü bildiğiniz gibi klasik eserler “eskimez”, ama çevirileri “eskir”. Bir çeviri kaynak metinden ne kadar uzaklaşırsa, marjinalleşme tehlikesine de o kadar maruz kalır.

Peki, kronolojik olarak okunduğunda Kavafis’in şiirinin seyrini nasıl yorumlarsınız?

Kavafis mükemmelliğe adım adım yaklaştı. Reddettiği ama arşivinde sakladığı ilk şiirleriyle son şiirlerini kıyasladığınızda şairin kendini nasıl geliştirdiğini görebilirsiniz. Onaylayıp eserine dahil ettiği şiirleri tekrar tekrar gözden geçirip düzelttiği için, orada bu gelişme o kadar bariz değildir ama dikkatli bir okur şiirleri yazılış sırasıyla okursa Kavafis’in tekniğinin yıllar içinde nasıl geliştiğini görebilir. Konularının seçimi ve cinsel “ötekiliğinden” söz ediş şekli de zaman içinde farklılaşır, anlatımı daha kişisel olur. 

Zamanla ilk eserlerinde belli belirsiz fark edilen didaktik yaklaşımını terk eder, ahlaki yüceltmelere yer vermez, yorumlardan kaçınır ve çevresini gözlemekle yetinir. Her dizesine hayran olduğum şairin eseri hakkında ileri geri konuşuyor görünmekten çekinmekle birlikte, yaşlı Kavafis’i daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.K. P. Kavafis

Temalarını konuşalım biraz da şiirlerin. Hangi konuları görüyoruz Kavafis’in şiirlerinde?

Akademisyenler Kavafis’in tematolojisi hakkında onlarca cilt dolusu yazılar yazdı. Tsirkas - Malanos tartışmasında olduğu gibi bu konuda büyük görüş ayrılıkları var. Söylenenleri tekrarlamaya, bu konu hakkında yeni polemiklere girmeye gerek görmüyorum. Şairin sağlığında yayımlanmalarına izin verdiği 154 şiir bir solukta okunabilecek tek bir şiir gibi ele alınabilir. Söylemek istediği her şeyi hayali ya da gerçek tarihî bir olayla ilişkilendirir. Yaşadığı 20'nci yüzyıl başlarını Helenistik döneme benzettiği için en çok kullandığı tarih dilimi budur ve coğrafyasının merkezinde İskenderiye bulunur. Son yıllarında ise dışarıdan ve uzaktan bakan tarafsız bir gözlemci gözünden gençliğinde yaşadıklarını anlatır. En soyut dizelerinde bile somut bir olay, bir kurgu vardır. Yalnızlığı anlatmak için “surları”, hayallerimizi anlatmak için “İthake Adası”nı, tutkulardan ve hedeflerden yoksun bir yaşamı anlatmak için “barbarları” kullanır. Homeros’tan beri şiirin özünü oluşturan sıfatlardan kaçınır, fiillere yer verir. Sadece bu özgünlüğü bile, ona diğer şairlerden farklı bir gözle bakmamız için yeterli bir sebeptir. İnsan onurunu, saygınlık arayışını yüceltir. Ama dünya şiirine kazandırdığı en güzel dizeler, bence yenilgiyi onurlu bir şekilde kabullenme hakkında yazdıklarıdır.

Kitabın girişinde Kavafis’in ailesini, İstanbul yıllarını, İskenderiye’deki dönemlerini, şiirlerinin arkasındaki tarihsel gerçekliği ve kendisinden önceki ve sonraki şairlerle olan şiirsel ve kişisel ilişkisini, hastalığını, son yıllarını, kısacası şairle ilgili pek çok ayrıntıyı anlattığınız bir önsözde görüyoruz önce sizin adınızı. Çevirmen önsözlerinin okur için nasıl bir faydası olduğunu düşünüyorsunuz? Başka çevirilerinizde de bu tür yazılara yer verdiniz mi?

Elimden geldiğince her kitabımın önsözünde böylesi konulardan söz eden uzun önsözler hazırlamaya çalışırım. Huyumdur, bir kitap okuduğumda yazarını ve yaşadığı dönemi tanımak isterim. Rus tarihini bilmeden Dostoyevski ya da Tolstoy’u anlamak mümkün mü? Bu yüzden, örneğin, bir Norveç polisiyesini elime almadan önce İskandinav tarihi ve kitabın yazarı hakkında birkaç saat araştırma yaparım. Okurlarımın da böyle bir ihtiyaç duyacağını varsayarak onları yormamak için bu bilgilerin kısa bir özetini önsözle vermenin yararlı olacağını düşünüyorum. Çalıştığım yayınevinin itirazı yoksa her kitabıma önsöz hazırlamak isterim.

“Barbarları Beklerken” şiirinde diyaloğa rastlıyoruz, “Sadakatsizlik”te Platon’dan bir alıntıyı okuyoruz önce, benzer şekilde “Kral Demetrios”ta da önce “Plutarkhos”un Paralel Yaşamlar metninden bir parçayla karşılaşıyoruz; kimi şiirlerde dörtlü ve üçlü kıtalar, bazen ikili beyitler, kimilerinde kesintisiz akıp giden alt alta 15-20 dize, kimisinde de biçimsel olarak zik zak giden, göze de hitap eden tercihlere rastlıyoruz. Yani Kavafis’in şiirlerinde aslında farklı söylemleri, farklı biçimleri, farklı biçemleri görüyoruz. Döneminden hangi Yunan şairlerinin izinden gittiğini ya da yol gösterdiğini söylersiniz?

Kavafis’in babası 1870’te öldüğü zaman şair önce Liverpool’a sonra da Londra’ya taşınarak çocukluğunun önemli kısmını İngiltere’de yaşadı. Yunancayı hafif İngiliz aksanıyla konuştuğu ve annesiyle İngilizce konuştuğu biliniyor. Burada Shakespeare, Tennyson ve Browning’i okuyarak onlardan etkilendi. İngilizceye kolay çevrilmesinin nedenini bu şekilde açıklayan araştırmacılar var. İlk şiirlerinde (1884-1890) İstanbul’un 19'uncu yüzyıl Rum şairlerine öykündü. O yıllardaki dili ve tematolojisi Heybeliada Ruhban Okulu öğretmenlerinden kör şair İlias Tantalidis’i (1818-1876) anımsatır. Daha sonra Fransız şiirinin, özellikle de sembolizm ve parnasizm ekollerinin etkisinde kaldı. Kırk yedi yaşına geldiği 1911 yılından itibaren kendi özgün tarzını geliştirerek o zamana kadar yazdıklarını sıkı bir elemeden geçirip çoğunu reddetti. Kendi eserini tarafsız bir gözle değerlendirebilen Kavafis “Ben yaşlılığın şairiyim” demekten hoşlanırdı. Ama hayatının her döneminde başta tarih ve özellikle Helenistik Dönem tarihi olmak üzere çok kitap okur, İngiliz ve Fransız şiirini yakından takip ederdi.

Kavafis hayal kurmamıza bile izin vermez, kendi hayalini bize dayatır. Bazen de dediğiniz gibi, biçime müdahale ederek okuru yönlendirir. ​
 

“Yemin ediyor” şiirinde biçimle oynayan şair, akıp giden dizelerin arasına somut olarak büyük boşluklar bırakıp yan yana iki kıta görünümü sunuyor. Yine benzer şekilde, “Gelsin Diye” şiirinde gerçek olanla gölgesinin biçime yansıdığını görüyoruz sanki. Kavafis’te biçim, anlama göre mi şekilleniyor sizce?

Kavafis sıradan, ucuz ve değersiz malzemelerle lezzetli yemekler hazırlayan büyük annelerin yeteneğine sahip. Elitis’le kıyaslandığında kullandığı kelimelerin sayısı çok, ama çok azdır. Şiirleri kısa, yoğun ve yalındır. Her şiiri romanların arka kapaklarına yazılan bir tanıtım yazısı, bir roman özeti gibidir. Anlatımı öyle kesindir ki anında gözümüzün önünde ayrıntılı bir resim canlanır. Kavafis hayal kurmamıza bile izin vermez, kendi hayalini bize dayatır. Bazen de dediğiniz gibi, biçime müdahale ederek okuru yönlendirir. Dizeleri bu şekilde beynimize kazındıktan sonra oradan hiç silinmez. Her aklımıza getirdiğimizde de daha önce farkına varmadığımız yeni bir lezzet buluruz.

Çevirilerinizde “Yunanlı” ifadesine bolca rastlıyorum. Bu ifade bana hep yanlış gelir, “Yunan” demenin kafi olduğunu düşünürüm, yanılıyor muyum? Tarihsel bir açıklaması var mıdır bunun, yoksa dil alışkanlığı mı?

Bulgaristan örneğinden hareketle Bulgaristan, Bulgar yemekleri ve Bulgarlar deriz. Buna göre Yunanistan, Yunan yemekleri ve Yunanlar demek daha doğru görünüyor. Ama Hindistan, Hint yemekleri ve Hintliler de diyoruz. “Hintli” örneği varken, yıllardır kullanılan “Yunanlı” ifadesini neden değiştirelim?

23 yaşında, 28 yaşında, 25 yaşında, 29 yaşında... Gençlerin hikâyelerini anlatmayı seviyor Kavafis sanırım.

Kavafis gençliğe hayrandır. Yaşlılığa da kaçınılmaz bir felaket gözüyle bakar. Klasik Yunan heykellerinde tasvir edilen ergenlikte sanatsal bir güzellik bulur ve dizelerinde yitirilen gençlik için duyduğu hüznü dile getirir. Ama iyi ki şiir sanatında yaşlılığa katlanmanın çaresi vardır!

“Bedenimle yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarasıdır. / Dayanma gücüm kalmadı artık. / Merhemlerden az buçuk anlayan / sana sığınıyorum Şiir Sanatı. / /Sen acıyı hayaller ve sözlerle / yumuşatmayı bilirsin.” (Kleandros Oğlu, Kommageneli Ozan, “İason’un Hüznü” (Ms 595)

Kitabın sonunda şiirlerin tek tek adını vererek açıklamalı dipnotlar veriyorsunuz. Şiirlerdeki karakterlerin hayali olup olmadığını; referansların tarihselliğini, mitolojik ve edebi göndermelerini anlatıyorsunuz. Bu bölüm için bir okur olarak teşekkür etmek isterim, okuma sürecinin onunla tamamlandığını düşünüyorum.

Yunanlı şairlerin kitaplarında böyle bilgiler verilmesi adettendir. Aslında, Yunan tarihine ve mitolojisine pek aşina olmayan Türk okurları böyle bilgilere daha çok ihtiyaç duyar. Gereksiz ayrıntılara girerek sıkıcı olmaktan kaçınarak yüzeysel bilgiler vermekle yetindim. İnternet çağında daha fazla bilgiye ulaşmak çok kolaydır. Ama sizin gibi nitelikli ve genel kültür düzeyi yüksek bir okurun bu notları yararlı bulması beni çok mutlu etti.

Teşekkür ediyorum tekrar. Kavafis’ten önceki çeviri maceranızdan bahsedelim biraz da. Çeviriye ne zaman, hangi metinle başladınız?

Çeviriye 2004 yılında, aynı okulda mesai arkadaşım olan değerli yazar dostum Suat Batur’un teşvikiyle başladım. İlk kitabın bir Çağdaş Yunan edebiyatı seçkisiydi. Daha sonra çağdaş Yunan edebiyatından on, klasik Yunan edebiyatından on üç kitap, dört araştırma - inceleme ve on çocuk kitabı çevirdim. Anı, öykü, araştırma, derleme ve çocuk edebiyatı alanlarında on telif kitabım var. Son olarak, yayınevlerine teslim ettiğim yedi sekiz kitabımın yayımlanmasını bekliyorum.

Aris Aleksandrou’nun “Sandık”ı ve Aleksandros Papadiamandis’ten herhangi bir öykü derlemesi Türkçeye çevrilmeli derim. Şiir çevirmeye meraklı, yetenekli çevirmenler bulunabilirse de çağdaş dünya şiirinin en büyük ustalarından birkaçının Yunanlı olduğunu hatırlatmak isterim.

Çevirmeyi çok istediğiniz, hâlâ Türkçeye çevrilmemiş bir yazar ya da metin var mıdır?

Çevirilere başlarken Türk okurlara Yunan kültürünü tanıtmayı ve iki ülkenin yakınlaşmasına katkıda bulunmayı hedefliyordum. Bu yüzden ilk kitabım bir düzyazı seçkisi oldu. Yoğun emek sarf ettiğim bir kitaptı. Seçkiye aldığım yazarları ve eserleri bir bütün oluşturacak şekilde seçmiştim. Seçkiyi okuyanlar Yunanistan’ın 19'uncu ve 20'nci yüzyıllarının siyasî ve kültürel tarihini okumuş gibi olsunlar istedim. Kitabın ikinci baskısında polisiye romandan çocuk kitabına kadar geniş bir yelpazeye yayılan 70 yazara yer vererek Yunan edebiyatıyla ilgilenen yayıncıları yönlendirmeyi düşündüm. Bence seçkide yer alan yazarların çoğu Türkçeye çevrilmeli. Hatta daha önce üçüncü dillerden özensizce çevrilen bazı yazarlar da daha büyük özenle yeniden çevrilmeli. Ama kitap nedense beklediğim ilgiyi görmedi. Sorunuza mutlaka yanıt vermem gerekirse, öncelikle Aris Aleksandrou’nun “Sandık”ı ve Aleksandros Papadiamandis’ten herhangi bir öykü derlemesi Türkçeye çevrilmeli derim. Şiir çevirmeye meraklı, yetenekli çevirmenler bulunabilirse de çağdaş dünya şiirinin en büyük ustalarından birkaçının Yunanlı olduğunu hatırlatmak isterim.

Kitabın adını verebilir misiniz? Ege'nin Karşı Yakasından 1, Aristotelis Çokona, Altın Kitaplar

2004 yılında Altın Kitaplar’dan Ege’nin Karşı Yakasından adıyla iki cilt, 2014 yılında da Heyamola Yayınları’ndan Çağdaş Yunan Edebiyatı Antolojisi adıyla ve tek cilt olarak yayımlandı.

Başka projeleriniz var mı peki?

Aynı mantıkla, kapsamlı bir şiir seçkisinin hazırlıklarını da yapmıştım. Anadolu ve İstanbul kökenli Rum yazar ve şairler için de ayrı birer seçki hazırlamayı düşünüyordum. Anadolu ve İstanbul kökenli Rum yazarlarla şairlerin sayısı ve kalitesi, edebiyat geleneği zengin bir Avrupa ülkesi kadar geniş ve kapsamlıdır. Bunu herkese göstermek benim için çok önemli. Ama dediğim gibi, yoğun emek gerektiren böylesi çalışmalar ilgi görmediği için bu projelerimi şimdilik erteledim.

Nasıl bir çalışma temponuz var? Ne kadar zamanınızı çeviriye ayırıyorsunuz?

Bir lisede fizik öğretmeni olarak çalışıyorum ve sosyal hayatım çok yoğun denemeyecekse de oldukça hareketli sayılır. Bazen hatırını kıramayacağım dostlarım ve çalışmalarını desteklediğim dernekler için metinler yazmak, sunumlar hazırlamak, bazı kitaplara önsözler yazmak zorunda kalıyorum. Karakter icabı da bayağı mükemmeliyetçiyim. Yazdıklarımı tekrar tekrar düzeltiyor, içime sindiremediğim metinleri çöpe atıp yeniden başlıyorum. Mesleki ya da sosyal bir engelim olmadığı zamanlarda, hafta arasında günde yedi sekiz, hafta sonlarında da günde on - on beş saati çeviri ve yazmaya ayırıyorum. Buna rağmen bütün boş zamanlarımı çeviriye ve kitap yazmaya vakfettiğim son 14 yılda 50 kitabı ancak geçebildim. Mutlak olarak küçük bir sayı sayılmasa da, ayırdığım zamana göre, çalışma tempomun bayağı ağır olduğunu söyleyebilirim.

Editörlerle çevirinizin üzerine çalışmak kolay olmasa gerek, Yunancadan kontrolü yapılamıyor çok fazla tabii. Ara dilden mi kontrol ediyor editörleriniz?

Türkiye’de Yunanca bilen editör bulmak biraz zor. Yayın hayatına birkaç yıl önce katılan İstos Yayınları bu konuda hoş bir istisna. Hemen hemen hepsi doktora ya da lisansüstü diplomalara sahip olan çalışanları, Latince dahil fazla yaygın olmayan birçok dilde editörlük yapabiliyorlar. Çalıştığım diğer yayınevleri, başka dile çevrilmemiş Yunancadan edebiyat çevirilerinde ve kaynaklarının çoğu Yunanca olan araştırmalarımda sadece imlaya ve dile müdahale ediyor. Son zamanlarda zamanımın çoğunu ayırdığım klasik eserlerde durum farklı. Antik Yunanca bilen editörler var ve her klasik kitabın her dilde onlarca çevirisi bulunabilir. Örneğin, Platon’un kitapları Sokrates’in Savunması ve Devlet’in 50’den fazla Türkçe çevirisi var. Ayrıca, yetkin İngilizce ve Fransızca çevirilerden her kelimeleri, her satırları kontrol edilebilir. Ama böyle kitaplarda en dikkatli editör okurlardır. Bana ulaşarak içlerine sinmeyen her kelimenin, her virgülün hesabını soruyorlar. Bunu önceden bilmek çevirmeni daha özenli olmaya zorluyor. Söyleşimiz vesilesiyle, beni arayarak çevirilerim için teşekkür eden, anlayamadıkları noktalar hakkında sorular soran ve iyi niyetle düzeltmeler öneren bütün okurlarıma titizlikleri için teşekkür etmek isterim. Çevirdiğim kitaplar hakkında ek bilgiler peşinde koşmaları ve önerilerde bulunmaları yazdıklarımı dikkatle okuduklarını, emeğime saygı duyduklarını gösteriyor. Çalışmalarımın takdir edildiğini bilmek beni mutlu ettiği gibi, bana yararlı olduğumu hissettirerek yaptıklarıma devam etmeye teşvik ediyor.

Altınkanat Okulu, Ari Çokona, Hep KitapNe güzel, ne mutlu... Yakın zaman önce Altınkanat Okulu adlı bir çocuk kitabınız çıktı. Peki, çocuk kitabı çevirmekle yetişkin kitaplarını çevirmek arasında nasıl bir fark olduğunu düşünüyorsunuz?

Çocuk kitapları başlı başına farklı bir dünya. Yayıncılar Birliği’nin verilerine göre Türkiye’de yılda 5-6 bin çocuk kitabı yayımlanıyor ve 2017’de satışları yüzde 40 arttı. Bu alanda televizyon filmlerinin, reklamların ve oyuncak sektörünün büyük etkisi var. Yayıncılar, Bolonya Çocuk Kitapları Fuarı’na giderek tek bir ajanstan tek bir imzayla, daha önce birkaç dilde yayımlanmış 50-100 kitaplık paket anlaşmalar yapıyorlar. Çeviriye başladığım ilk yıllardan itibaren Yunanca çocuk kitaplarını tanıtmaya çok uğraştım. Riske girmekten çekinen yayıncıları zar zor ikna ettikten sonra, kitabın yayınevinden, yazarından ve çizerinden yayın haklarını alma konusunda hep sorunlar yaşandı. Birbirlerine kuşkuyla yaklaşan taraflar maillere geç yanıt verdiler, tuhaf isteklerde bulundular. İki ülke arasında bu alanda fazla işbirliği olmamasından dolayı her seferinde araya girmek zorunda kaldım. Birkaç kez yayıncılar tek bir kitap için bunca zahmete girmeyi gereksiz gördüler ve vazgeçtiler. Buna rağmen on çocuk kitabı çevirdim ve oldukça iyi eleştiriler aldığımı söyleyebilirim. Hatta içlerinden ikisi (bana ulaşan öğretmenlerin dediklerine göre) bazı ilkokullarda yardımcı ders kitabı olarak da kullanılıyor. Daha sonra Can Yayınları için bir Rum Masalları derlemesi yayımladım. Son olarak çocuklar için İş Bankası Kültür Yayınları’na İlyada ve Odysseia’yı hazırladım. Çok önemsediğim ve özenerek hazırladığım bu iki kitabın yayımlanmasını büyük bir heyecanla bekliyorum.

O zaman telif çocuk kitabınıza geçebiliriz. Çevirilerinizin etkisi oldu mu bu adımda?

Tabii, çevirdiğim çocuk kitaplarının ilgiyle karşılanması, kendi kitaplarımı yazmamı tetikledi. 2017’de Hep Kitap Yayınları’ndan Altınkanat Okulu yayımlandı. Kitap çocukların kendilerinden farklı olanlara kötü davranmasına değiniyor ve bütün öğrencileri kuş olan bir okulda okuyan bir sincabın hikâyesini anlatıyor. Ekim - Kasım aylarında da İş Bankası Kültür Yayınları’ndan kendisine çocuk muamelesi yapılmasına kızarak evinden kaçan küçük bir eniğin hikâyesi, Efe’nin Büyük Gezintisi yayımlanacak. Küçük okurların ilgisine bakarak devam edip etmemeye karar vereceğim.

Görünürlüklerinin az olması ve çevirmenlerinin adının pek önemsenmemesi, çocuk kitaplarının yetişkin kitaplarından önemsiz olduklarını göstermez. Dili düzgün kullanmayı yeni öğrenen, edebiyat algılarını yeni oluşturan çocuklara hitap ettikleri için toplumu etkileme güçleri büyüktür ve bence yetişkin kitaplarından çok daha önemlidirler.
 

Çocuk kitapları söz konusu olunca hassasiyet ve dikkat hat safhaya çıkıyor, değil mi? Siz genel olarak çocuk edebiyatını nasıl yaklaşıyorsunuz?

Çocuk kitapları hakkındaki düşüncelerimi birkaç satıra sığdırmam mümkün değil. Ama kısaca şunu söylemek isterim. Çocukları steril ve yapay bir ortamda, dünya gerçeklerinden uzak yetiştirmek yanlıştır. Uygun bir dille anlatılması şartıyla onlara her şeyden bahsedilebilir. Ama öncelikle saygı duyulmalı, onlara zekâ ve algıları kıt, “eksik” bireyler olarak bakılmamalıdır. Görünürlüklerinin az olması ve çevirmenlerinin adının pek önemsenmemesi, çocuk kitaplarının yetişkin kitaplarından önemsiz olduklarını göstermez. Dili düzgün kullanmayı yeni öğrenen, edebiyat algılarını yeni oluşturan çocuklara hitap ettikleri için toplumu etkileme güçleri büyüktür ve bence yetişkin kitaplarından çok daha önemlidirler. Bu yüzden çevirdiğim ve yazdığım çocuk kitapları -en az bilinenleri oldukları hâlde- en çok özen gösterdiğim, en çok zaman harcadığım kitaplarımdır.

Yine biraz Yunancadan bahsedelim. Yayıncıların çevirmen bulmakta zorlandığını biliyorum. Bu alanda neler yapılmalı sizce?

Türk üniversitelerinde şu anda üç çağdaş, üç de klasik Yunan edebiyatı bölümü faaliyette. Tarih, sanat tarihi, felsefe ve arkeoloji gibi alanlarda eğitim gören öğrencilerden Yunan kültürü üzerine uzmanlaşanlarını da eklersek, meslekleri icabı Yunanca bilmeleri gereken üniversite mezunlarının sayısı birkaç bini aşıyor. Nüfus mübadelesiyle 1922’de Yunanistan’dan göç eden yarım milyon mübadilin ve anadilleri Rumca olan bazı Doğu Karadeniz köyleri sakinlerinin çocuklarıyla torunları, tam olarak bilmeseler de en azından Yunancaya aşinadır. Son olarak, Yunan kültürünü, müziğini, halk oyunlarını ve yemeklerini seven, tatillerini Yunanistan’da geçiren birçok insan Yunanca öğrenmek istiyor. Yunan edebiyatı öğretmeni olan eşim 30 yılı aşkın bir süredir tanınmış işadamlarından akademisyenlere, ödüllü yazarlardan popüler tiyatro sanatçılarına kadar farklı kesimlerden birçok yetişkine Yunanca öğretti ve öğretmeye devam ediyor. Ben de birkaç yıl öğretmen olarak bu süreçte yer aldım. Son zamanlarda ise özel dersler dışında, Lozan Mübadilleri Vakfı gibi bazı derneklerle bazı dershaneler de dil eğitimi veriyor. Bulunduğum her ortamda iki dili de iyi bilen dostlarımı çeviri yapmaya özendiriyor, hatta zorluyorum. Ama bu konuda pek başarılı olduğumu, onları profesyonel çeviri yapmaya ikna edebildiğimi söyleyemem. Ülkemizde çeviri yapabilecek insanlar var ve talep olursa ortaya çıkıp çevirilere başlayacaklarına inanıyorum.

Yayıncılar mı geride duruyor peki? Neden bir türlü o çevirmenlerle yayıncılar bir araya gelemiyor dersiniz?

Çağdaş Yunan Edebiyatı’nın pek fazla okuru yok gibi. Bugüne kadar en çok satan üç kitap: Dido Sotiriu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya, Kostas Mourselas’ın Kızıla Boyalı Saçlar ve Mara Meimaridi’nin İzmir Büyücüleri kitaplarıydı. Birbirinden çok farklı olan bu üç kitaptan, Yunanca çevirilerinden hangilerinin çok satacağının önceden belirlenemeyeceği anlaşılıyor. Yayınevleri bu yüzden bu işe girmeye pek de meraklı değil. Ama elinde bir kitabı olup çevirmen arayan mutlaka birini buluyor. Talep sabitleşir, çeviri bedellerinin ödenmesi bir standarda kavuşursa çevirmenlerin sayısı ve kalitesi artacaktır.