Şiirin punk hâli: Allen Ginsberg ve Joe Strummer sahnede

Allen Ginsberg, the Clash'in en çok satan albümünün herhalde en deneysel parçası Ghetto Defendant'ta, bugüne dek sadece meraklısı tarafından bilinen ve keşfedilmeyi bekleyen bir yer ediniyor kendine


@e-posta
Dosya, 03 Mayıs 11:16
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

İlahi Allen! Hani çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın bir başka yakın dostunuzla önceden tanıştığını öğrendiğinizde duyduğunuz heyecan vardır ya, bu da öyle bir şey işte.

Günlerden biri Allen Ginsberg’ün şiirlerinin birinden bir alıntının peşine düşmüştüm. Bir de ne göreyim: En sevdiğim şairlerden birinin, yine hayranı olduğum müzisyenlerden Joe Strummer ile bir konser sırasında sahne alıp doğaçlama bir performans sergilediğini keşfettim. Hatta ikili daha sonra bu deneyi Combat Rock albümünde de tekrarlamış. Albümdeki Ghetto Defendent parçasında bir dizi tuhaf dizeyi arka planda seslendiren boğuk sesli “Tanrı” ise meğer Ginsberg’den başkası değilmiş.

Eh, yaş kemale erse bile yaşadığı dönemin genç asilerin peşine takılıp onlardan ilham alabilecek yegâne bir edebiyat üstadı varsa, o da Ginsberg’dür herhalde. Onu the Clash’in müziğiyle tanıştıran da 70’li yılların sonu ve 80’lerin başında yakın çalıştığı, punk alt-kültürünün belki de en önemli kitabının yazarı Steven Taylor olmuş.

Tanışma hikâyeleri de Beat kuşağı ya da punk geleneğine –bu iki aykırı akım için “gelenek” kelimesini kullanmak tuhaf bir hoşluk değil mi?– yakışan cinsten. Ginsberg, the Clash’i 1981’deki Sandinista turnesinde, tam 17 güne kadar uzatılan efsanevi New York konserlerinin birinde izlemeye gider. Daha konser başlamadan soluğu hemen sahne arkasında alıverir. Kulise girdiğinde kendini tanıtmış mı, yoksa grup üyeleri “aa bakın, kim burada” diye mi seslenmiş, orası meçhul. Ama gayet sıcak bir tanışma olduğu her hâllerinden belli, zira sohbet bir hayli koyu. İlk hamle ise Strummer’dan gelir.

Allen Ginsberg ve Joe Strummer, Bonds International Casino’nun sahne arkasında, Times Meydanı, New York, 10 Haziran 1981. Fotoğraf: Hank O’Neal “Ahbap,” der Joe. “Sahnede Nikaragua, El Salvador ve Latin Amerika ile ilgili birkaç kelam eden biri vardı ama çocuklar ona sürekli yumurta ve domates fırlatıyorlardı. Onun yerine denemek ister misin?”

Tabii Ginsberg bu, gafil avlanır mı hiç. Derhal karşı teklifte bulunur: “Valla, konuşma yapmaktan hiç anlamam, ama tam da bununla ilgili bir punk şarkım var.”

Kastettiği, “notalı bir metin” diye tanımladığı Capitol Air’dir. İki-üç basit akortla beş dakika kadar prova yaparlar ve işlem tamamdır. Strummer, ikinci setine geçmeden hemen önce Ginsberg’ü sahneye davet eder: “Şimdi, bugüne kadar hiç görmediğiniz ve muhtemelen bir kez daha görmeyeceğiniz bir şey yapacağız. (Âdeta özbeöz Ankara üslubuyla) Ginsberg başkanı huzurunuza çağırabilir miyim? Haydi Ginsberg, gel buraya!”

Ginsberg mikrofonu alır ve vakit kaybetmeden siyasî mesajlarını tek tek sayar. “Yaşadığım hükümeti sevmiyorum. Zenginlerin diktatörlüğünü sevmiyorum. Bana ne yemem gerektiğini söyleyen bürokratları sevmiyorum. Ayağımın etrafını koklayan polis köpeklerini sevmiyorum. Komünistlerin kitaplarıma yaptığı sansürü sevmiyorum, vs.”

Şarkı kreşendo şeklinde bir seyir izler, bu arada Ginsberg sözü Nikaragua’lara getirmeden önce Türkiye’deki 1980 darbesini de sövmeyi ihmal etmez. Sisteme, her türlü ideolojiye, iktidara, polise, şiddete karşıtlığını peş peşe sıralar. Şarkımsı deneyin doruk noktasında ise en vurucu dizelerine sarılıp “Komünizmde umut yok, kapitalizmde umut yok. Her iki tarafta da herkes yalan söylüyor” sözleriyle tribünleri coşturmaya çabalar ve ardından elini burnuna getirip nanik işareti yaparmışçasına “niyaniyanaaaa” diye haykırıverir. Ginsberg başkan seyirciyi fethetmiştir.

Capitol Air’i 1980’de Yugoslavya üzerinden Doğu Avrupa turundan döndükten sonra yazmıştım. O esnada, ABD ve Doğu Avrupa’daki polis teşkilatlarının garip bir biçimde birbirlerinin aynası olduğunun farkına varmıştım,” diyor Ginsberg, parçanın sözleriyle ilgili. Sahne tecrübesini ise şöyle anımsıyor: “Ses tablasının başındaki dostum olan eleman, çocukların duyabilmesi için sesimi yükseltti ve neticede güzel bir tepki gösterdiler zira nihayet bir şarkıda biraz olsun sağduyulu bir şeyler dinleyebiliyorlardı. Kayıtta tezahüratları duyabilirsiniz…”

Gerçi sözünü ettiği kayıt performanstan ancak 12 sene sonra yayınlanabildi. Evet, Ginsberg’ün sahiden de yumurta ve domateslerden yırtıp yırtmadığını kanıtlayacak bir görüntü yok elde belki, ama YouTube eksik olmasın, kaydı dinlemek mümkün.

Allen Ginsberg, Joe Strummer ve Mick Jones Bundan yaklaşık iki üç ay sonra ikilinin yolu tekrar kesişiyor. Ginsberg bu sefer grubun 1982’de çıkaracağı Combat Rock albümü için New York’ta yaptığı stüdyo çalışmalarına uğruyor. Aslında asıl amacı kendi yazdığı parçalara the Clash’ten müzik desteği almakken, tam tersi oluyor ve Ghetto Defendant’ın bestelenmesine vesile oluyor. Ardından da kayıt sırasında, parçada “Tanrı’nın sesi”ni temsil eden kısımları okumayı üstleniyor.

Konser performansının aksine, Ginsberg Ghetto Defendant’a bir hayli soyut, eksantrik, ince bir kara mizah duygusu içeren mısralar ve kasvetli kafiyelerle girizgâh yapıyor: “Metropoliste aç bırakılmış, nekropolise tutkun, metropolise bağımlı…” Strummer varoşlara yönelik polis şiddetinden dem vurdukça, Ginsberg bu kez Arthur Rimbaud’lara, Paris komününe göndermelerde bulunuyor. Şarkının sonunda ise şairin mırıldandığı kalp sutrası bir tür melodik loop’a dönüşüyor: “gate, gate, paragate, parasamgate, bodhi, svaha…”

Sonuç neredeyse endüstriyel rock gruplarına nispet yapar gibi minimalist, tribal, karanlık ve hipnotik. Ginsberg’ün o ilk dinleyişte vazgeçilebilir görünen monoton replikleri Strummer’ın staccato temposunu o kadar güzel tamamlıyor ve sözler birbirini o denli bütünlüyor ki, ufak deneyleriyle bazı kalıpları kırmayı başardıklarını sezebiliyorsunuz. Bu sayede Ginsberg, the Clash’in en çok satan, gerçekte tam öyle olmasa da kâğıt üzerinde en anaakım albümünün herhalde en deneysel, uçuk ve muhtemelen teyplerde en çok atlanılan parçasında, o günden bugüne sadece meraklısı tarafından bilinen ve keşfedilmeyi beklenen bir yer ediniyor kendine… (Ghetto Defendant by The Clash)

Özetlemek gerekirse, Ghetto Defendant yaklaşık dört buçuk dakika boyunca “kendini yaşadığın ana kaptır” düsturuyla yola çıkan bir edebiyat ve bir müzik akımını bir araya getirmeyi başarıyor (yok hayır özetlemeyelim, üzerinde uzun uzun duralım diyenler için bu da pekâlâ mümkün: Şu linke tıklarsanız şarkıya dair çok geniş bir makale bile bulabilirsiniz). Strummer’ın zaten Beat kuşağına ilgisi ve hürmeti sır değil, bir fotoğrafında William Burroughs’a, ki o da zamanında müzikle bir hayli haşır neşir olmasıyla bilinir, yaptığı ziyarette de görüldüğü gibi…

Daha önce Bob Dylan ve Beatles’la da sahne alan, her fırsatta “spoken Word” parçalar yazan Ginsberg’ün de, tıpkı nesildaşı Burroughs gibi, müziğe merakı elbette sır olmaktan uzak. Bununla beraber, “Howl” şiiri herhalde rock grupları tarafından en çok göndermede bulunulan yapıtların başında geliyor. Peki, Ginsberg’ün en güzel şiirlerinden biri olan “Song”un şarkı anlamına gelmesi bir tesadüf müdür? Şöyle başlar “Şarkı” şiiri:

“Dünyanın ağırlığı aşktır.
Yalnızlığın yükü altında,
Hoşnutsuzluğun yükü altında,
o ağırlık
taşıdığımız o ağırlık
aşktır.”

Değil bittabi. Edebiyatla müzik derttir mevzu politikse, hemderttir aşksa. Hem politiktir, değil midir aşk dediğin, hele hele Ginsberg’ün dizelerinde?