Modern cinsiyetçi dil ve Alban Berg'in Lulu operası

Alban Berg'in Lulu operası, toplumsal ahlak yasalarının doğal ahlaka aykırılığını ve çarpıklığını bir kadının kişiliğinde sunan, kapitalist toplumda insanın nasıl “meta” hâline gelip para yasalarının egemenliğine girdiğini anlatan bir drama...


@e-posta
Dosya, 03 Mayıs 11:47
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Farklı dönemlerde üretilmiş pek çok operanın, gerçekçilik, izlenimcilik ya da dışavurumculuk gibi sanat akımlarından bazılarıyla ilişkilendirilebiliyor oluşunun başat nedeni, kuşkusuz, operanın bütüncül (Gesamtkunstwerk), bir diğer deyişle multidisipliner bir sanat üretim biçimi olup, müzikle birlikte çeşitli sanat disiplinlerini de bünyesinde barındırması. Bu ilişkilendirme yapılırken, ele alınan operada kurulan kompozisyonel yapıyla birlikte müzik-dışı (extra-musical) unsurlara da değinilmesi kaçınılmaz. Bu çok-disiplinli ve çok-kaçışlı (ve kaçınılmaz olarak edebî dili kullanan) anlatı, salt müzik teorisi diline aşina olmayan okur için de daha kavranabilir bir zemin oluşturur.

Alban Berg’in tamamlanmamış operası Lulu da, müzikte ekspresyonizmle anılan yapıtlardan. Bu ilişki dâhilinde anılan başlıca dönem yapıtları arasında, Schoenberg’in Pierrot Lunaire’i ve Erwartung’u; Webern’in Six Bagatelles Op. 9 String Quartet’i; Bartok’un Duke Bluebeard’s Castle operası ve Allegro Barbaro'su; Ives'ın Concord Sonata’sı ve bir diğer Berg operası olan Wozzeck sayılabilir. 19’uncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren Avrupa merkezli akademik müzik dilinin iç dinamiklerinde görülen yeni kompozisyonel yönelimler, hâlihazırdaki tonal (özellikle de fonksiyonel-tonal) dili belirgin manada değiştiren, zaman zaman sert, zaman zamansa daha yumuşak biçimlerde kıran ve dönüştüren “yeni”liklere sahne oldu. Müzik diline dair bu değişimin yanı sıra, opera gibi edebî metne sahip müzikal yapıtların konularında da belirgin yeni yönelimler kendini gösterdi. Yabancılaşma, kaygı, otoriteye ve/veya geleneğe karşı isyan gibi ekspresyonizmle ilişkilendirilen belirleyici unsurlar, birçok dönem operasının konularında yer aldı. Ekspresyonizmin, gizlice ya da açıkça cinsiyetlere ya da cinsiyetler arasındaki ilişkilere değinen tavrının bir tezahürü olarak; toplumsal cinsiyet, cinsel baskı, Freud’un psikanalizi ve genel anlamda psikanalize dair sembol ve yöntemler, ekspresyonist olarak tanımlanan operalarda sıkça işlendi ve 20’nci yüzyılın ilk yıllarından itibaren kadın psikolojisi ve cinselliği, operalarda ele alınan başlıca konular hâline geldi. Konusunu Frank Wedekind'in Toprağın Tini ve Pandoranın Kutusu adlı oyunlarından alan Alban Berg'in Lulu operası (1937) ve operanın başkarakteri Lulu da buna açık bir örnek teşkil eder. Lulu, toplumsal ahlak yasalarının doğal ahlaka aykırılığını ve çarpıklığını bir kadının kişiliğinde sunan, kapitalist toplumda insanın nasıl “meta” hâline gelip para yasalarının egemenliğine girdiğini anlatan bir dramadır. (Lulu, Friedrich Cerha’nın tamamladığı partisyonu ile 1979 yılında Paris Operası’nda sahnelenene kadar, eserin iki perdelik 1937 versiyonu sunulmuştur.) “Ahlaklılık,” “meta ahlakı” olup, insanî ahlakla derin çelişki içindedir ve Lulu, işte bu temel çelişkiyi anlatmaya çalışır; “doğal insanî ahlak” ile ikiyüzlü burjuva ahlakını karşı karşıya getirerek “ahlak” kavramını sorgular.

 Lulu, Alban Berg, yön.: Willy Decker, Bastille Operası 1998 Operanın, 19’uncu yüzyılın sonlarında Viyana'da başlayan öyküsü, Paris ve Londra’da devam eder. Asıl adının Nelly olduğu, operanın ilerleyen kesitlerinde dile getirilen başkahraman Lulu, Göll adında, kendisinden yaşça hayli büyük, varlıklı bir doktorla evlidir. Dr. Göll, Walter Schwarz adında genç bir ressama Lulu’nun portresini yapması için sipariş verir. Portrenin yapım sürecinde Lulu'ya âşık olan ressam, bir provada bunu dile getirir ve ikili birlikte olur. Ancak bu esnada Lulu’nun kocası Dr. Göll çıkagelir ve durum karşısında dehşete kapılarak kalp krizi geçirir ve ölür. Lulu ile ilişkisi süreç içinde açığa kavuşacak olan gazete editörü Ludwig Schön ve besteci oğlu Alwa ise, hikâyenin diğer önemli iki karakteridir. Kocasının ölümüyle büyük bir mirasa sahip olan Lulu, Schön'ün de yardımıyla, ressamla evlenir. Bu evlilik sürerken, Schön’ün nişan haberini alan Lulu durumdan rahatsız olur ve bu noktada Schön ve Lulu'nun geçmişte bir aşk ilişkisi yaşamış oldukları anlaşılır. İkilinin eskiye dayanan yakın ilişkisi, Schön tarafından opera boyunca Lulu’ya bir aşağılama aracı olarak sürekli hatırlatılır; Schön, Lulu’yu sokaklardan ve dilenci babasından kurtarmış olduğunu yineler. Bir kurtarıcı olarak gördüğü Schön’e hâlâ âşık olan Lulu, Schön’ün nişanlısını kıskanır ve bunu dillendirir. Lulu'nun bu tepkisinden rahatsız olan Schön, geçmişini kocasına anlatmakla Lulu'yu tehdit eder. Lulu'nun bu kıskançlığından rahatsız olup onu tehdit eden Schön'ün, yine de elini Lulu'nun hayatından çekmemesi dikkat çekicidir. Schön, sahibi olduğu bir nesne gibi Lulu'yu dilediği gibi yönlendirme hakkını kendinde bulmakta, fakat Lulu aşkı sebebiyle kıskançlık sergilediğinde bunu kabul edilemez görmektedir. Schön, sonunda Lulu'nun geçmişini kocasına anlatır ve kocası duydukları karşısında intihar eder. Ressam kocanın kendini öldürmesi, toplumsal cinsiyete ilişkin normların tüm cinsiyetler için nasıl bir ağırlık ve tehlike oluşturduğuna iyi bir örnektir: Bu normlar sebebiyle, Ressam koca ve eski sevgili Schön tarafından “kirli” addedilen Lulu'nun geçmişi, Lulu'ya evlilik yoluyla “sahip” olduğunu düşünen koca tarafından kendi namusu sayılarak (“kadının namusundan erkeği sorumludur” miti) bir intihar sebebi hâline gelir. Ressam koca, Lulu'ya öylesine âşıktır ki, Lulu'yu öldürmeye kıyamaz ve kendini öldürür -bunu “onurlu” bir davranış addetmek, toplumsal cinsiyet mitlerinin kuvvetini ne yazık ki bir kez daha açık eder. Bu ölüm karşısında soğukkanlılığını yitirmeyen Lulu'yu anlayamayan Dr. Schön'ün şaşkınlığı ve Lulu'nun insanlığını sorgulayan tepkisi (“Sen bir canavarsın!”), Claude Debussy'nin Pelléas et Mélisande operasındaki kadın karakter Mélisande'ı hatırlatır: Mélisande da Lulu gibi, etrafını çevreleyen eril dili konuşmaz; konuştuğu dilse, çevresindeki erkekler tarafından anlaşılmaz. Bu iki anti-kahraman kadın karakter, modern operada sıklıkla karşımıza çıkan “madwoman” (delikadın) betimlemesine birer örnektir -tıpkı Arnold Schönberg'in monodramı Erwartung'daki kadın başkarakter ve Richard Strauss'un Elektra'sı gibi.

Lulu, Alban Berg, yön.: Patrice Chéreau, Paris, 1979Bir süre sonra aşkına “yenik düşen” Schön, Lulu ile evlenir ancak bu evlilik diyaloglara Lulu'nun tek taraflı ısrarının neticesi olarak yansıtılır. Oysa Lulu, Schön gibi bir iktidar karşısında aslında savunmasızdır. Evlilik daha önce değil, yine Schön'ün razı olduğu zaman ve şartlarda gerçekleşmiştir. Bir gün, Schön'ün besteci oğlu Alwa da Lulu'ya olan aşkını dillendirir. Bu esnada Lulu da Alwa'ya annesini zehirlediğini itiraf eder: Lulu ve Schön’ün ilişkilerinin en başında, Schön'ün evli ve karısının henüz hayatta olduğu, Lulu'nun Schön'ün karısını zehirlediğini Alwa'ya itiraf ettiği anda anlaşılır. Bu aşk ve cinayet itirafını şans eseri işiten Schön çılgına döner ve hem Lulu'nun başkalarıyla kendisine sadakatsizlik ettiği hem de ilk karısını zehirlediği gerekçeleriyle Lulu’dan intihar etmesini ister ve ona bir silah verir. Bu noktada, ilk tanıştıklarında henüz çok genç olduğunu anladığımız Lulu'yu sözde sokaklardan kurtarıp, kendisi evli olduğu hâlde bu savunmasız kadınla aşk yaşayan yetişkin Schön'ün kendinde hiç hata aramaması; bu da yetmezmiş gibi Lulu'ya intihar etmesi için bir silah verme cüretini göstermesi, düşündürücüdür. Lulu'nun işlediği cinayeti haklı çıkarmak söz konusu edilmezse de, Schön'ün bencil erki, tartışılmaya değerdir. Eline Schön tarafından silah verilen Lulu, kendini değil, Schön’ü öldürür ve neticesinde tutuklanır.

Hikâyede Lulu'ya âşık bir de kadın karakter mevcuttur: Varlıklı bir kadın olan Kontes Geschwitz. Lulu ve Geschwitz arasında da cinsel bir yakınlık söz konusudur ancak bu eşcinsel yakınlık, operanın çoğu prodüksiyonunda heteroseksüel yakınlıklar gibi açıkça sunulmaz. Bu anlamda Lulu, biseksüel bir karakterdir. Geschwitz, imkânlarını kullanarak Lulu’nun hapishaneden kaçması için çaba sarf eder. Bu sayede kaçmayı başaran Lulu, hapishaneden oldukça yıpranmış hâlde döner. Bu kez Alwa, babasının yerini alarak Lulu'yu himayesine alır ve birlikte Paris'e kaçarlar. Burada tanıştıkları bir köle tüccarı Lulu’yu Kahire’ye köle olarak satmak ister ve eğer karşı çıkarsa kendisini polise ihbar etmekle tehdit eder (tüccar Lulu'nun hapishaneden kaçtığını öğrenmiştir). Yolda bir uşakla kıyafetlerini değiştirip köle tüccarından kurtulmayı başaran Lulu, Alva, kontes ve aslında biyolojik babası olmadığı anlaşılan dilenci Schigolch ile Londra’ya kaçar. Her şeyini yitirmiş olan Lulu seks işçiliğine başlar. İlk müşterisi ise, aslında ilk kocasının müzikal bir reenkarnasyonu olan bir profesördür. İkinci müşteri bir siyahîdir ve Lulu’nun ressam eşinin reankarnasyonudur ve bu ikinci müşteri, Alwa’yı öldürür. Lulu’nun üçüncü ve son müşterisi ise Schön’ün reenkarnasyonu olan Karındeşen Jack’tir. Bu son müşterinin, önce Lulu’yu, ardındansa kontesi öldürmesiyle opera sonlanır.

Lulu, Alban Berg, yön.: Jean-Louis Grinda, Royal Opera of Wallonia, 1999Lulu’nun erkekler ve cinsellikle olan ilişkisinde, toplum tarafından ahlak dışı bulunan tutumu, kadın cinselliği ve toplumsal cinsiyet merkezli okumalara açık. Lulu’nun metni, sadece cinsiyetler arasındaki çatışmayla değil, aynı zamanda her toplumun cinsel istekle başa çıkarken karşılaştığı zorlukları konu edinmesiyle de dikkat çekici. Müzikal bağlamda eserin içeriği, dönemin Alman operasına ait birçok unsuru kapsayacak kadar geniş: Yapıtta, bir diğer Alman besteci Franz Schreker’in cinsel köleleştirme üzerine metaforları dikkat çekerken, karmaşık bir eşzamanlılık da söz konusu. Ayrıca eserde Kurt Weill’ın popüler şarkı tarzı ve saksafon ve vibrafonla yaratılan caz atmosferi göze çarpar. Kompozisyonel kurguda, üstü örtülü olarak neo-klasik form anlayışına yer verilmesi Lulu’nun bir diğer özelliği.

Karakter çeşitliliği yoğun olan operada Berg, 12 ton tekniğiyle birlikte farklı yazın stilleri de kullanır. Wozzeck’teki gibi bazı karakterler net ve keskin özelliklere sahipken, kimileri daha silik betimlenir. Hayvan terbiyecisinin seyircilere hayvanları tanıttığı kısımda duyulan leitmotifler, aslında operadaki karakterlerle ilişkilendirilir. Lulu’nun kendisi ise kasten bir muammadır. Bir anlamda Lulu tek bir kişi değil, diğer kişi modellerinin bir aynasıdır: Alwa’nın romantik gayretinin; Schön’ün bencilliğinin; sonunda Lulu’nun sefalet içinde ölmesinin nedeni olan Karındeşen Jack’in vahşiliğinin aynası. Diğer taraftan Lulu bir insan öncesidir; ahlakî ve sosyal koşullanmadan kaçan insanî bir hayvandır. Kimilerine göre, bu dünyadaki tek gerçek kaçışı, ölüme gidişidir. Wozzeck’te olduğu gibi, Lulu'nun ölümüne de orkestranın ağıdı eşlik eder, ancak Wozzeck’in ağıdı bir protestoyla karışıkken, Lulu’nun ağıdındaki sakinlik bir kabullenişi, boyun eğişi ve hatta eve dönüşü ifade eder. Ritim ve tempo, karakter tiplerinin tasviri ve olay örgüsünün kurgulanmasında önemli bir rol oynar. Ancak asıl önemli olan bu ögelerin müzikal zamanın düzenlenmesine ve bozulmasına yaptığı etkidir. Bestecinin geniş ölçekli, başı ve sonu aynı olan müzikal fragmanlar ile konvansiyonel gerileme ve ilerlemelerden kaçışı, Lulu’nun hapse düşüşünün ve kaçışının görsel anlatımıyla paralellik sergiler. Operanın rahatsız edici ve tanıdık olmayan etkisi, Berg’in müzikal ve dramatik dili ile İkinci Viyana geleneği ve üretimine aşina bir algı ile daha rahat alımlanabilir. Lulu’yu belli bir kategori altına koyan pek çok görüşten söz edilebilir. Örneğin, Lulu'nun, Brecht ve Weill’ın Aufsieg und Fall der Stadt Mahagonny adlı yapıtı ile benzer çizgide olduğunu belirten ve Lulu’yu epik tiyatro kalıpları içine çeken çalışmalar mevcuttur. Bu bakışın ardında yatan önemli bir neden, epik tiyatroda sıklıkla kullanılan yabancılaştırma efektine, Lulu'da Berg'in de başvurmasıdır. Hâlbuki Lulu’yu bu şartlar altında değerlendirmek yerine, Berg’in epik ve dramatik çizgiyi bitiştiren bireysel ve uzlaşımsız bir teatral sentez oluşturduğunu söylemek daha mümkündür. Bestecinin olayları gözlemleme ve onlara bizzat müdâhil olma arasındaki farkı belirginleştirmek için, dramanın gerçekçi geleneğinden sapıp yabancılaşma efektini kullanması, dramatik ve işitsel yöneliminin bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Bununla birlikte, Berg'in yabancılaştırma uygulaması, epik tiyatro didaktizminden uzaktır ve aksine yapı kurucu değil, yıkıcıdır: Lulu'da müzikal ve dramatik yapı, daha muğlak ve sorgulayıcı bir kimliğe bürünerek opera geleneğinin sosyo-ekonomik temellerini sarsıp yıkmak isteyen eleştirel bir güç hâlini alır. Hem müzikal hem konu seçimi bakımından, olumlayıcı opera metinlerine aşina izleyiciyi rahatsız edecek unsurlar barındıran ve bu yolla gelenekle çatışmaktan çekinmeyen bu modernist operanın/metnin bile, biseksüel ve cinselliğini genel ahlakî normlar çerçevesinde yaşamayan baş kadın karakterini nihayetinde sefalet içinde ölümle cezalandırması, ne yazık ki hâkim cinsiyetçi söylemden sıyrılamadığının göstergesi.

Yazının müzik listesini dinlemek için tıklayınız.