Aynanın muhafaza ettiği yahut Abdülhak Şinasi Hisar'ın rüyası

Abdülhak Şinasi Hisar'ın Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları, Geçmiş Zaman Köşkleri adlı metinlerinde ısrarla vurguladığı ve “medeniyet” biçiminde tarif ettiği o hayat, hakikaten Hisar'ın ileri sürdüğü gibi millî midir?


@e-posta
Dosya, 05 Nisan 12:00
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Sanki bu ayna karşısında birden gözlerim gelecek ve geçecek zamanları görmüştü. Ta ileride, uzak ve çorak bir mevsime vâsıl olarak gelecek akşamların da birer çiçek gibi solduklarını, gelecek baharların da birer akşam gibi geçtiklerini, açılacak güzelliklerin de sonbahar içinde dökülen yapraklar gibi çürüdüklerini ve bütün bu şeylerin hep sönerek yokluğa inkılap etmekte olduklarını, bir anda istikbali de kavrayan bir bakışla görmüştüm. Ve, baş döndürücü bir hızla akan Boğaz’ın suları gibi, içimde birçok hislerle mevsimlerin ve güya hayatların kafileleri, küçük dalgaları birbirlerine karışarak ve hafif köpükleri birer birer sönerek geçip gittiler.

Boğaz’ın bütün suları ruhumun içinden geçiyor, akıyor, ademe doğru kayıyor ve ben onları tutamıyordum. (Boğaziçi Yalıları, s. 68)

Bu görkemli sessiz ağıt Abdülhak Şinasi Hisar’a ait. Komşuları şair Nigâr Hanım’dan bir kitap almak için gittiği yalıda, Nigâr Hanım kitabı vermeden evvel, “aynanın karşısında, yavaş yavaş başından yaşmağını, hotozunu, iğnelerini çıkarıyor; süslerini, saçlarını bozuyor[dur]” (s. 67). Bu bozuluş, ihtişamın böyle sessizce yavaş yavaş silinmesi, henüz çocuk yaştaki Abdülhak Şinasi’ye hüzün verir. Şair Nigâr Hanım’ın aynasına akseden bu silinme bir medeniyetin yokluğa karışmasından farklı değildir çünkü. 

O, aynanın karşısında, süslerini bozuyor, çıkarıyordu. Gurubun deminki sessiz musikîsinden kahramanlaşmış ruhumla ben, karanlıkta, son süslerini dağıtan beyaz ellerini hâlâ seçiyor, seyrediyordum. Fakat bildiğim Nigâr Hanım gölgeye karışmış, onun yerinde beyaz ellerini gördüğüm hulya gibi bir kadın, gittikçe gölgede kalan ve dağılan bir âlemin güya perisi gibi, karanlıklar içinde, sanki kendi kendisini dağıtıyordu. Ve ben sanıyordum ki kararan gözlerimin ve solan aynanın karşısında o, artık yorgun argın, dağılan bütün bu saatin, bu muhitin, bütün hayatın ve tabiatın süslerini ve varlıklarını dağıtıyordu. Gittikçe koyulaşan akşam içinde böyle umumi bir dağılış seziyordum. Bu beyaz elleriyle bir kadının bütün abes süsleri, geçen modaları, solan çiçekleri, uçan hararetleri, ölen hisleri, zeval bulan güzellikleri karanlığa karıştırdığını, ademe yolladığını ve bu kâinatın sanki ta içinden bozulup dağıldığını, en sağlam sandığım temeller ve köklerin, hafif dumanlar gibi, incelip havaya karıştığını görür gibi oluyordum. Hatta, elbette Boğaz ve akşam bile, böyle ihtişam ile yaşadıkları bir gün, bütün güzellikleriyle bir daha dirilmemek üzere can verip geçeceklerdi. (Boğaziçi Yalıları, s. 68-69)

Boğaziçi Mehtapları, Abdülhak Şinasi Hisar, Yapı Kredi YayınlarıBir medeniyetin bütün renklerini içine katan bir masalın puslu görüntüsüdür bu. Masaldır çünkü Hisar’ın çocukluğudur: Boğaziçi, mehtap, yalılar, köşkler ve tüm haşmetiyle İstanbul. Orhan Pamuk, “bu kayıp âlem içerisinde nefret, insanî zaaf, güç ve iktidar ile yapılmış, şeytanî ve kötücül olanı görmezlikten gelmesine sinirlenmekten hoşlanırım” diye ifade eder Hisar’ın kendisine yaşattığı duyguları (İstanbul, s. 60). Oysa Pamuk’un görmezlikten geldiği şu: Abdülhak Şinasi Hisar’ın anılarındaki insan Boğaziçi’dir, yalılar, köşkler, mehtap, kayıklar, sandallardır. Pamuk’un bahsettiği anlamdaki “insan” ise yalnızca bir dekordan ibarettir; duygusu yoktur, gölgesi bile yoktur. Hepsi hepsi bir iki dedikodusu vardır, yani sesi vardır; yanı sıra hanendelerin güzel sesleri vardır, o kadar. Dolayısıyla Hisar’a getirilebilecek son eleştiri bile değildir onun insana ait herhangi kötücül bir durumdan söz etmeyişi.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın hafızanın mucizesiyle muhafaza altına alınmasını istediği bir mazi vardır. “Mazimiz çocukluğumuz ve gençliğimizle birlikte sevgili ölülerimizle buluştuğumuz mukaddes bir diyardır. Mazi hepimiz için Âdem’in kovulduğunu hatırladığı cennettir” (Boğaziçi Mehtapları, s. 176) diye düşünür çünkü. Bu cennet koruma altına alındığı zaman millet bilincine erişebileceğimize inanırken, maziye dair hiçbir değerin henüz korunmamış olmasından da yakınır. Bu noktada sormak istediğim soru şu: Hisar’ın Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları, Geçmiş Zaman Köşkleri adlı metinlerinde ısrarla vurguladığı ve “medeniyet” biçiminde tarif ettiği o hayat, hakikaten Hisar’ın ileri sürdüğü gibi millî midir? Ya da bir şeyi hangi noktadan itibaren millî/ kültürel/ yerel kabul ediyoruz?

Bu soruyu şu yüzden soruyorum: Hisar’ın bahsettiği ve “şüphe yok, biz, Boğaziçi’nin en mamur ve en refahlı ve en neşeli zamanlarına ermiş değildik. Biz harman sonu gelmiştik. Sofranın son kırıntılarına yetiştik” dediği dönemlere dair okumalarımda, yazarın “medeniyet” diye tanımladığı şeyin millîliği meselesi zihnimi bulandırdı, ezberimi bozdu. Şöyle ki, Hisar’ın da Boğaziçi Mehtapları’nda alıntıladığı üzere, Fatma Aliye Hanım’ın babası Ahmet Cevdet Paşa, “Maruzat” adlı metninde Hisar’ın bir peri diyarı olarak tasvir ettiği, pırıl pırıl sihirlerin süzüldüğü Boğaziçi mehtapları için şunları söyler:

O zaman Boğaziçi cennetten bir numune idi. Hele mehtap geceleri denizin yüzü, seyirci kayıklarıyla resmi alınacak bir görüntü ve durumdaydı. Bilindiği gibi en güzel mehtabı olan Bebek koyu ile Büyükdere koyudur. Halk “Gümüş servi” seyri için kimi zaman Büyükdere’ye giderler ve kimi zaman da Bebek sahillerine inerlerdi. “Gümüş servi” sözü şairlere sermaye olup buna dair güzel şiirler söylerlerdi.

Madem ki her şeyin doğrusunu söylemek gerekti, artık kendi halimi de olduğu gibi anlatmalıyım: Kulları daima Bâbıâli’ce tasarı ve kararname kaleme almakla meşgul olduğum halde, kalan vaktimi kitap yazmakla geçirirdim. Bununla beraber İstanbul’da böyle zevk ve safa rüzgârları esmeye başlayınca, ben de bütün bütün hariç kalmadım. Şairlikten vazgeçmiş iken “Gümüş servi” adıyla şiir söyleyerek yine şairlere ve bazen mehtabcılara katılmaktan geri durmadım.“ (Sultan Abdülhamid’e Arzlar, Ma‘rûzât, 25)

Boğaziçi Yalıları, Abdülhak Şinasi Hisar, Yapı Kredi YayınlarıAynı metinde Ahmet Cevdet Paşa, açık görüşlülüğüyle bilinen Sultan Abdülmecit’in damat paşaları yanına çağırıp “Sultan hanımlar gece mehtaplarda gezermiş. Benim gece mehtapta gezer kızım yoktur. Onları da reddedeceğim. Bu heriflerin hareketleri artık namusuma dokunmaya başladı” dediğini anlatır (s. 29). II. Abdülhamit’in, kendisinden önceki dönemde neler yaşandığını öğrenmek amacıyla Ahmet Cevdet Paşa’ya yazdırdığı bu metindeki geçmiş zaman ifadelerinden, Hisar’ın “sofranın son kırıntısı” diyerek ilan ettiği devrin daha o zamandan eski havasını yitirmekte olduğunu anlıyoruz. Abdülhak Şinasi Hisar da, II. Abdülhamit devrinde bu eğlencelere katılamayan gruplar arasında devlet görevlilerini, saray halkını ve devletle arası bozuk olanları sayar. Kimi yüksek rütbeli memurların da sazı takip eden kalabalığa katılmayıp biraz açıktan giderek müziği dinlediklerini anlatır. Her nedense İstanbul’da pek rahat bir hayat yaşayan Mısırlı ailelerin düzenlediği mehtap sefalarında Müslüman hanendelerin seslerinin haram olacağı gerekçesi uydurularak bu eğlencelere sıkı bir ket vurulduğunu da anlatır. Hisar bu durumu, Abdülhamit’in o gecelerdeki kalabalıktan çekinmesine yorumlasa da, “demek bu saz âlemlerinin inhitatında resmî bir mesuliyet payı da vardır” der (Boğaziçi Mehtapları, 149).

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bildirdiğine göre, III. Selim ve II. Mahmud dönemlerinde Boğaz ve Boğaziçi bir moda hâline gelir, 19'uncu yüzyılın ortalarından itibaren de bu mekânlardaki âlemler hız kazanır (On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 141). Fakat burada Tanpınar’ın altını çizdiği önemli bir mesele var. Bu eğlence ortamları, Batı hayatının taklidiyle, moda sayesinde İstanbul’un gözde çevrelerine girer. “Devrin gazetelerinde görülen ilanlar her gün Avrupa’dan yeni bir modanın girdiğini gösterir” der (139). Hatta yine Tanpınar’ın bildirdiğine göre, 17'nci yüzyılda yabancı kumpanyalar memlekete gelip temsil verdiklerinde, yerli halktan ayırt edilemeyecek biçimde halka karışırlarken 19'uncu yüzyıla gelindiğinde tiyatro ve opera grupları Avrupalı kıyafetlerinden ayrılmadan yalnız devlet kademelerindekilerin ve azınlıkların seyredebildiği bir etkinlik hâline gelir. Bu da, halkın yeniliği içselleştiremediğinin/ içselleştiremeyeceğinin göstergesidir. Öte tarafta da durum çok farklı değildir esasında. Yine Tanpınar’ın sözleriyle:

Büyük sanat modalarına henüz nüfuz etmeyen ve ancak hayatın dış tarafında kendisini gösteren bu terkibin güzel ve çekici tarafları bulunduğu inkâr edilemez. Fakat çok satıhta kaldığı da muhakkaktır. Hakikatte bu Abdülmecid devri Avrupalılığı, bazı sahalarda milli ve mahalli hayata vurulmuş küçük bir Frenk cilâsı olarak ve tıpkı eski camilerde kadim ve asil süslerin üzerine yine aynı devrin geçirmekten çekinmediği rokoko nakışlar gibi dışta kalır ve sadece eskinin yekpareliğini bozar. En hazin tarafı, bir çöküşün ortasında geldiği için hamlenin hiçbir büyük şeyi besleyememesidir. (s. 142)

Burada sormak istediğim şey şu: Batılılaşma politikası ile istibdat devrinin etki alanına sıkışmış ve yaklaşık iki yüzyıl sürmüş bir alışkanlığa millî/ yerli/ kültürel diyebilir miyiz? İsabetli bir soru mudur bilmem: Batılılaşmaya çalışmak da bizde bir gelenek midir o hâlde? Belki böyle kabul edersek bir nebze olsun rahatlarız. Fakat Hisar’ın muhafaza etmek istediği şeyi anlıyorum. Çünkü biliyorum ki Abdülhak Şinasi Hisar da bütün bu meseleler üzerine düşünmüştür. Her ne kadar hakkında “politik bir tavrı yoktur” gibi harcıâlem bir yargıda bulunulsa da, insanın yürüyüşünün bile politik tavra dönüşeceği bir dönemde, eli kalem tutan bu kadar hassas birinin herhangi politik bir tavrının olmaması bana çok uzak ihtimal görünüyor. Düşüncelerini sloganlaştırmamıştır, evet ama maziden her söz edişinde bir kültür ve kimlik inşası önermektedir. Ve bu yazılarının hacmini hesaba kattığımızda da edebiyat zevkiyle, hassasiyetiyle kuşanmış siyasî tavrı görmek pek de zor değil. Hoş, hayat hikâyesine bakınca da dâhil olduğu gruplar bize apaçık fikirler veriyor. Belki kendini ve düşüncelerini dar bir çevreye kapattığı, metinlerinde İstanbul dışına neredeyse hiç çıkmadığı için de üstünde yeterince düşünülmemiştir. Fakat bu, ilk bakış için söylenebilecek bir hâldir ve nihayetinde bahsettiği çevre, İstanbul’dur. Onu “muhafazakâr” kılan da budur belki. Fakat burada biraz dikkatlerimizi yoğunlaştıralım lütfen. Hisar’ın muhafazakârlığından söz ettiğimizde büyük bir hataya düşebiliriz. Zira, onun İstanbul’la sınırlı anlatılarında bütün bir Anadolu’yu kapsayacak merkezcil bir fikir vardır: “Bütün Türkiye yolları İstanbul’a çıkar. İstanbul’un genç, ihtiyar; kadın, erkek; fakir, zengin; âlim, cahil; dindar veya münkir her hemşehrisi tabiî bir incizab neticesi bu şehirle meşgul olur. Fakat en emsalsiz mütefekkir ve şairimiz yine de havası, suyu, toprağı ve manzarasiyle İstanbul’un kendisidir” (“Bir Mecmua Adı Olarak İstanbul,” s. 5). Yine bir dikkat lazım burada. İnsan değildir Hisar’ın derdi: İstanbul’dur. Mazidir. Medeniyettir.

Türk Müzecliği, Abdülhak Şinasi Hisar, Yapı Kredi YayınlarıHisar’ın muhafazakârlığının, bugün kullandığımız “muhafazakâr” anlamıyla hiç ilgisi yoktur. O, hafızayı muhafaza etmek ister. Ama bu yaşadığı dünyadan kopuk, eskide kalmış, eski biri olduğu anlamına gelmez. Aksine. Osmanlı’nın Batılılaşma çabalarının yakın tanığıdır örneğin. Batı’nın ne menem bir şey olduğunu bizzat yerinde öğrenir. O, modernleşme taraftarıdır ve modernleşme pratiklerinin, yaşadığı coğrafyanın kültür iklimine göre uyarlanması/ şekillendirilmesi gerektiğinin de çok farkındadır. Tanpınar’ın satıhta kaldığını söylediği, “Frenk cilası”yla acayipleşen hâlihazırdaki “medeniyeti” yüklerinden arındırarak “bizim” kılmak gibi bir derdi vardır. Melaline gizlediği öfkesi de buradan gelir. Medeniyetten kastettiği de yalnız Osmanlı medeniyeti değildir şüphesiz. Toprakla bütünleşmiş bir medeniyete inanır. Ege’deki Antik Yunan eserlerinden İstanbul’daki Bizans kalıntılarına kadar hepsinin bu toprağa ait olduğunda ve burada yaşayan her kimsenin de bu geçmişi muhafaza etmesi gerektiğinde ısrarcıdır. “Bu eserlerin” der, “yalnız millî değil, beynelmilel kıymetleri vardır. Zira medeniyetin ölçüsü müşterektir. […] Asıl medeni milletler belki bani olanlardan ziyade, muhafaza etmesini bilen milletlerdir. […] Ve milliyet meselesi bizim için de yalnız ırki değil, harsi bir mesele olduğuna göre, milliyetimizin şuurunu ancak böyle, millî kültürümüzün esaslarında ve isnat direklerinin dayandığı sahalarda koruyabiliriz” (Türk Müzeciliği, s. 37). Burada Tanıl Bora ve Burak Onar’ın birlikte kaleme aldığı “Nostalji ve Muhafazakârlık: ‘Mazi Cenneti’” başlıklı yazıdaki şu ifadeleri ödünç almalıyım:

Muhafazakârlık, gericilikten/ reaksiyonerlikten, “tarihi geriye çevirmeye kalkışmasıyla,” geçmişe şimdiyi oluşturan bileşenlerden biri olarak referans vermesiyle de ayrılır. Muhafazakârlığın ana doğrultusu içinde nostalji, salt bir “koleksiyon öğesi” olarak değil, kurumsal ve kültürel devamlılığı vurgulayarak bir geçmiş kurgusu oluşturmak için işlevseldir. Geçmişin kalıntılarıyla değil, daha çok bugünün geçmişteki kökleriyle ilgilenmek ya da geçmişe referansları bu retorik içerisinde ifade etmek esastır. (s. 236)

Tam da bu ve bunun gibi sebeplerle Hisar’ın en büyük arzularından birini anlatayım. Hafızaya, maziye bu kadar düşkün biri kuşkusuz ki müzelere de çok meraklıdır. Boğaziçi’ne hayran Hisar’ın en büyük arzusu da bir Boğaziçi müzesinin oluşturulmasıdır. Bu müzede Boğaziçi’ne dair her şey olmalıdır da, asıl hayali, bütün bir eski zaman eşyasını sanki içinde yaşayanlar varmış gibi oldukları hâlde gösterecek bir Boğaziçi Yalısı Müzesi kurulmasıdır. Çünkü, “Medeniyetler tarihî rollerini ikmal edince, onların hatıralarının bir mahfaza, yani bir müze içine konulmaları lazım gelir” (Türk Müzeciliği, s. 106).

Abdülhak Şinasi Hisar’ın muhafaza etmek istediği ve ısrarla “medeniyet” biçiminde andığı maziyle bir bağ kurmak için verdiği önerilere kulak verelim, diye bitirmek isterdim bu yazıyı fakat şunu biliyorum ve çok üzülüyorum ki Abdülhak Şinasi Hisar’ın metinleri yeni baskılarını yapamıyor. Ölüm tarihini 3 Mayıs 1963 olarak biliyoruz fakat bu, Hisar’ın evinde ölü bulunduğu tarih. Müthiş bir titizlikle, zarafetle geçen ömrü nihayete erdiğinde cenazesini kaldıracak bir yakını olmadığından belediye tarafından defnedilmiş Hisar’ın, kitaplarının yeni baskı yapamamasını nasıl açıklarız, bilemiyorum. Bırakın maziyi Hisar’ın arzuladığı biçimde yeniden kurgulamayı, bir ayıbı ortadan kaldıracak kadar bile gücümüz yok madem, o hâlde Hisar’ı çok sevdiği Şair Nigâr Hanım’ın yalısındaki odada hiç rahatsız etmeden usulca Boğaz’ın sularına karışalım:

“Ben hâlâ bekliyordum. Yaşamayı bekliyordum. Nigâr Hanım’ın vereceği kitabı bekliyordum.

Ana görsel: Kayıkta Sefa, Fausto Zonaro, 1891-1910
Kaynaklar
Sultan Abdülhamid’e Arzlar (Ma‘rûzât)Ahmed Cevdet Paşa, Haz.: Yusuf Halaçoğlu. İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılık, 2017.
“Nostalji ve Muhafazakârlık: ‘Mazi Cenneti’”. Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce: Muhafazakârlık. Tanıl Bora (Burak Onaran ile birlikte)Ed. Tanıl Bora-Murat Gültekingil. İstanbul: İletişim Yayınları, 2006.
 “Bir Mecmua Adı Olarak İstanbul”.  Abdülhak Şinasi Hisar, İstanbul: Sanat-Edebiyat Dergisi. C.:2. S.:5, 1955. (5-6)
———. Boğaziçi Mehtapları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.
———. Boğaziçi Yalıları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.
——. Türk Müzeciliği. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.
İstanbulOrhan Pamuk, stanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2017.
On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi. Ahmet Hamdi Tanpınar. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2017.