Uğultular’ın peşinden gitmek

Uğultular

Uğultular

GÖNÜL KIVILCIM

İletişim Yayınları
- A +

Roman yazarın yer yer mizahi ve ironik dili sayesinde akıcı bir şekilde baştan sona hemen okunuyor ancak anlatılanların ağırlığıyla üstünüze bir yük bindiğini hissediyorsunuz, Kader’in ve diğer kadınların hikâyesi birden sizin hikâyeniz oluveriyor. 

ARİF CAN TOPÇUOĞLU 

Geçmişinde yaşadıklarının ağırlığıyla bedeni taşa dönmüş bir insan… Parça parça bölünmüş, her parçası başkalarının söz sahibi olduğu lanetli bir beden… Bugüne kadar olduğu hatta oldurulduğu her şeyden vazgeçip kendi kimliğini oluşturmaya çalışan bir kadın ve susturulmuş kadınlar…

Günlük hayatta hepimiz öyle ya da böyle üzerimizde bizim kontrolümüz dışında gezinen eller hissediyoruz, bizden büyük ve görünmez, ama her daim orada olan bir kontrol mekanizması. Yaptığımız her hareket, hareket olmaya meyilli her düşünce bu mekanizma tarafından denetleniyor, sansüre uğruyor. Bahsettiğim mekanizma elbette toplumsal normlar, gelenekler ve kuralları biz doğmadan çok önce belirlenmiş ataerkil düzen. Özellikle kadınların hayatında her zaman baskısını hissettiren onları istediği kalıba girmeye zorlayan kurallar bütünü. Peki, böyle bir hayat kader mi? Eğer öyleyse değiştirilebilir mi? Jilet Sinan, Parçalı Aşklar, Yaşayan Tanıklarla Karaköy, Suç Sarayı ve Babamın En Güzel Fotoğrafı adlı romanlarıyla sarsıcı hikâyelere imza atmış Gönül Kıvılcım, bu kez de Uğultular adlı romanında susturulmaya, ezilmeye çalışılan kadınların hikâyesini anlatıyor. Biz de, bütün toplumsal normlara başkaldıran Kader’in, geçmişiyle hesaplaşmasını ve yeni kimlik arayışını okuyoruz.

Roman, Kader’in sevgilisi Hazar’ın yanında yeni bir sabaha uyanmasıyla başlıyor, gece sevgilisiyle yaşayamadıklarını – belki de yaşadıklarını daha doğrusu- düşünüyor Kader. Taşa dönüşmüş bedenine duyduğu öfkeyle geçmişini sorgulamaya başlıyor. Erkek vücuduyla tanıştığı o güne geri dönüyor, sonrasında köye yayılan dedikodular… Küçük bir kızın doktor karşısında titreyişine ve utancına şahit oluyoruz. Kader bedenini taşa çeviren ellerin ilkini hatırlıyor. Bu andan itibaren okur olarak, Kader’in hayatının bu olayın travmasıyla nasıl mahvolduğunu anlıyor, ayrılmak üzere olduğu kocasıyla yaşadığı sorunları, ayrılmaya cesaret edemeyişini, en sonunda arkadaşı Nilüfer’in de desteğiyle kocasına ve bütün geçmişine olan başkaldırısını görüyoruz. Bütün kadınlar adına başkaldırıyor Kader, bütün susturulmuş, nesneleştirilmiş ve erkeklerin baskısına maruz kalmış kadınların sesi olarak başlıyor mücadelesine. İstanbul’dan Antakya’nın Soğukoluk ilçesine dönüyor, burada bir zamanlar sevgilisi tarafından kandırılıp fahişe olmaya zorlanmış Dolunay’ın hikâyesini araştırıyor, eşeledikçe derinlere iniyor, Dolunay’ın hikâyesini öğrendikçe onda kendinden bir parça buluyor. Romanın sonunda da bütün bunların yaşandığı karanlık ormanın içindeki tünellere inerek başka bir uğultuya, Melek’in hikâyesine, rastlıyor.

Roman yazarın yer yer mizahi ve ironik dili sayesinde akıcı bir şekilde baştan sona hemen okunuyor ancak anlatılanların ağırlığıyla üstünüze bir yük bindiğini hissediyorsunuz, Kader’in ve diğer kadınların hikâyesi birden sizin hikâyeniz oluveriyor. “Erkeklerin hangi büyüyü yaparak dünyayı ele geçirdiklerini keşfetmezsem gözüm açık gidecektim” diyor Kader, yapılan büyüyü bulamasa da bu büyüyü bozmak için her şeyi yapıyor. “Bir Kader yaratmışlardı benden şimdi ben başka bir Kader yaratacaktım” diyerek büyüyü bozmaya önce kendinden başlıyor. Ona verilen kaderden sıyrılıp kendi kaderini bulması için geçmişiyle hesaplaşıyor, körebe oyunundaki gibi göz bandını takıp birer birer travmalarıyla yüzleşiyor.

İstanbul’dan Soğukoluk’a varıp ormandan gelen uğultuları dinliyor, kimsenin işitemediği bilinmezlikten ve karanlıktan gelen sesleri işitiyor. İnsanların yaptığı gibi uğultulara kulak tıkamıyor, aksine uğultuların peşlerinden gidiyor, araştırıyor, kazıyor korkularına rağmen bilinmezliğe, ormana dalıyor. Seks işçiliğine zorlanan Dolunay’ın, cezaevine atılmış Melek’in, Hazar’ın annesinin ve Kader’in anne ve babaannesinin hikâyesini, kısaca bütün kadınların nasıl susturulduğunu, sevgisiz bırakıldığını ve taşlaştırıldığını okuyoruz.

Roman, Kader’in hayatı, geçmişi ve hesaplaşmalarıyla başlıyor ancak sonradan diğer kadınların hikâyeleriyle de bağ kurarak toplumsala yöneliyor. Kader’in toplumda kimliksizleştirilen kadınlardan yalnızca biri olduğunu görüyoruz ve onun hikâyesi bütün kadınların hikâyesine dönüşüyor. Gönül Kıvılcım, Kader’in hikâyesi üzerinden bütün bir toplumun kadınlarına değiniyor, seslerine, sorunlarına tercüman oluyor bizi Uğultular’a kulak tıkamaya değil onların peşinden gitmeye çağırıyor.