Uçurum da bakar

Samarra'da Randevu

Samarra'da Randevu

JOHN O'HARA

Çeviri: Seda Çıngay Mellor
Kafka Kitap
- A +

Eleştirmenler ve yazarlarca “Hemingway’den daha Hemingway” olduğu söylense de, “Asıl Fitzgerald” olarak adlandırılsa da John O’Hara kendisini diğer yazarlardan ayıran gözlem özelliği ve belli bir zümredense Amerikan halkındaki farklı sınıfları anlatmadaki yeteneği sayesinde kendi yolunu çizdi. Altmış beş yıllık hayatına sığdırdığı yirmiye yakın roman ve yüzlerce öyküyle O’Hara döneminin en popüler yazarlarından biriydi. Yayımlanmasından yaklaşık 85 sene sonra Kafka Kitap Türkçeye Samarra’da Randevu’yu Türkçeye kazandırarak okurları bu romanla tanıştırma fırsatı yakaladı.

ALİCAN SAYGI ORTANCA

Şans denilen olgu fazlasıyla göreceli. Başa gelen kötü bir olayın bizi daha korkunç bir olaydan koruyup korumadığını ya da iyi dediğimiz bir şeyin, bilmediğimiz bir sürü değişkene kıyasla ne kadar iyi olduğunu bilmemiz mümkün değil. Pek çok dilde ve kültürde farklı anlatılan ama en bilinen versiyonu W. Somerset Maugham’ın Sheppey adlı oyununda olan hisse ise böyle bir durumun bilebildiğimiz hâli. Hikâye kısaca şöyle: Bağdat’ta bir tüccarın uşağı pazara gittiğinde Ölüm’le karşılaşır ve şok içerisinde tüccarın yanına dönüp ona atını vermesini, buradan uzaklaşması gerektiğini, Ölüm’ün peşinde olduğunu ve ona karşı tehditkâr hareketler yaptığını söyler. Gideceği yer Samarra’dır. Tüccar bu kez pazara kendi gidip Ölüm’e, uşağına böyle tehditkâr davranmasının sebebini sorar. Ölüm tehditkâr olmadığını, yalnızca şaşırdığını söyler ve ekler: “Uşağını Bağdat’ta gördüğüme hayret etmiştim çünkü onunla bu gece Samarra’da randevum var.”

Bu hikâyedeki gibi kendini gerçekleştiren kehanetler edebiyatın her zaman en sık kullanılan motiflerinden olmuştur. Amerikan edebiyatının 20’nci yüzyılın ilk yarısındaki en önemli örneklerinden Samarra’da Randevu da böyle bir açmazı, bir girdap gibi dolanan, dolandıkça daha güçlenen, kendi kendini var eden hayatın sıradanlığını tam da merkezine koyuyor ve bir roman olarak farkını da bu noktada göstermeye başlıyor. Ama önce şans/kader çerçevesinde uşak kadar bahtsız olmayan ama şansının karşılığını aldığını söylemek pek mümkün olmayan John O’Hara’yı ele almak gerek.

Bazı kitaplar döneminin kurbanı olur, bazı yazarlar kitaplarının. Bu iki adımın her ikisine de maruz kalan kaç yazar ve kitap vardır bilmiyorum ama O’Hara ile Samarra bu durumun en görkemli örneklerinden. Açmak gerekirse… Mühim pek çok yazarın ürün verdiği 1914-1929 zaman aralığını düşünelim. I. Dünya Savaşı’nın başlangıcı ve etkilerinin hissedilmeye devam ettiği süreç – ve Büyük Buhran’ın arifesi. Edebiyatta modernizmin kendi sesini bulduğu ve buna rağmen her dilde ayrı tınladığı bir dönem. Avrupa’da Joyce, Woolf, Proust ve Kafka o dönemin öne çıkan yazarları. Amerika cephesinde ise göz kamaştıran ve dönemi belirleyen eserleriyle Hemingway, Fitzgerald, Faulkner, Cummings, Pound ve Eliot. Ardından 1929’da gelen Büyük Buhran, takiben de 1945’te II. Dünya Savaşı.

Aradaki on altı senelik süreç kaçınılmaz olarak edebiyatı da derinden etkiledi. Ancak bu dönem öylesine kritikti ki modernizm ile postmodernizm arasındaki köprüler bu dönemde kurulmaya başlandı. Ama esas olan şuydu, edebiyat böyle bir köprüye ihtiyaç duymadan, savaşın yıkımının getirdiği rüzgârla kendi kendini yıkmıştı. Büyük Buhran öncesinde adını duyurup yerini sağlamlaştıran yazarlar, savaşın getirdiği felaketten sağ çıkabilmişlerdi. Bunun dışında bu kritik jenerasyon çok az sayıda büyük yazar çıkardı. John O’Hara işte o unutulan dönemin en önemli yazarlarından biri. O dönemde eser vermeye başlayan Amerikan yazarlar arasında yalnızca Steinbeck’in gölgesinde kaldı belki de (Henry Miller’ın kitapları kendi ülkesinde yasaklı olduğundan onu dışarıda tutmak gerekir diye düşünüyorum).

Samarra, 1934’te yayımlandıktan sonra okurları olduğu kadar yazarları da etkiledi. O’Hara’nın yazdıkları kendisinden önce eser vermiş büyük yazarlarla karşılaştırıldı. Ne Hemingway kadar coşkulu ne de Fitzgerald kadar romantikti; O’Hara daha dolaysız ve sade bir yol seçmişti, hâliyle anlattığı kavgalar kahramanca değil kasvetliydi, aşkı ise detaylarda gizliydi. Bu karşılaştırmalardan sağ çıksa da romanlarıyla beklenilen edebî başarıya –her ne kadar çoksatan olup biriyle Ulusal Kitap Ödülü’nü kazanmış olsa da– ulaşamadı çünkü O’Hara aslen bir öykücüydü, süssüz üslubu ve karmaşık olmayan olay örgüleriyle dikkat çekiyordu. Bunun yanı sıra O’Hara’nın üzerinde “burnu havada olmak” ve “yazarların sevdiği yazar” olmak gibi bir lanet vardı. Ürettiği dönem yazarın kendi Samarra’sı, egosu ise içinden çıkamadığı labirenti oldu; kendisinin hem kurtuluşu hem de sonuydu. Her ne kadar yazdığı yirmiye yakın kitabın hemen hiçbiri okura ulaşmakta sorun yaşamasa da yayımlanan ilk romanının en iyi eseri olması gibi bir talihsizlik de peşini bırakmadı, tıpkı Heller’ın Madde 22’si ve Walker Percy’nin Sinema Müdavimi adlı romanı gibi.

Şanslı tarafından bakınca, böyle buhranlı bir dönemde Samarra, en popüler romanlardan biri olmasının getirdiği rüzgârla pek çok yeniliği Amerikan edebiyatına sokmayı başardı. Bu noktada kitabın konusuna değinmek gerekirse: Cemiyet içerisinde kendisine iyi bir yer edinmek üzere olan galeri sahibi Julian English’in nispeten keyifli bir partide alkol ve kıskançlık sebebiyle kendini bir anlığına kaybetmesinin ardından içki dolu bardağını pek de hoşlanmadığı Harry Reilly’nin üzerine boşaltması sonrasında yaşadığı çöküş kitabın genel çerçevesini oluşturuyor. Bu çöküşü şimdiye dek anlatılanlardan farklı kılan ise karakterin bunu göz göre göre kendine yapmış olması, hem de otuz altı saat kadar kısa bir sürede. İşte O’Hara’nın yarattığı kırılım da tam olarak bu noktada gerçekleşiyor zira tecrübe ettiği bu özyıkım ve beraberinde getirdiği felaketlerden Julian tümüyle keyif alıyor. Hâliyle de Samarra’daki randevusu kaçınılmaz oluyor.

Julian’ın adım adım gelen kıyameti süresince O’Hara tüm yeteneklerini sergiliyor. Çöküşün girdabında giderek muğlaklaşan, Julian ile eşi Caroline arasındaki sevgi başı çekiyor. Aslında olayların kıvılcımlandığı partide âdeta elini gösteriyor yazar. Cinsellik konusu üzerine fazlaca söz söylüyor ama cinselliği bir erkek fantazisinden uzaklaştırmayı başardığı için hem kadın cinselliği hem de evlilikte cinsellik gibi Amerikan edebiyatında o tarihe kadar göz ardı edilen ya da zevkten yoksunmuşçasına anlatılan konular, anlatının önemli bir parçası hâline geliyor. Cinsellik ve ilişkiler üzerinden de tabiri caizse yerel sosyete içerisindeki sınıfsal sıkıntılar adım adım işleniyor. Cemiyetinde yer edinmeye çalışan, sahip olduğu arabadan oturduğu yere kadar pek çok şeyi ihtiyaç olarak değil cemiyet hayatında birer basamak olarak gören insanlar ele alınıyor. Karakterlerin alkol tüketimleri bile bu sınıfsal durumun önemli bir simgesi hâline geliyor. Yazar, alkolü sadece bir simge olarak değil, tüm karakterleri ve olayları birbirine bağlayan bir araç olarak kullanıyor. Bir alkol kriziyle başlayan hikâye alkolün getirdiği rahatlama ve kabullenişle son buluyor. Ana karakter Julian ise hemen her sahnede alkol kullanmaktan imtina etmeyip nihai randevusuna dahi eli boş gitmiyor. Kısacası Julian kendi gibi olmaktan hiç vazgeçmiyor, tıpkı anlatıcının, Coraline’in eşine karşı hissettiklerini anlattığı bölümdeki gibi: Evet, sarhoştu ama sarhoş olsun olmasın, Julian’dı ve bu da başka herkesin olduğundan fazlasıydı. Herkesin olmadığı şeydi.

Pek çok açıdan Julian ve yazar birbirlerine benzeseler de (yaş, gözlem başarısı, baba mesleği, alkol tutkusu) O’Hara’nın randevusuna gitmekte karakteri kadar tez canlı olduğu söylenemez. Altmış beş yıllık hayatına sığdırdığı yirmiye yakın roman ve yüzlerce öyküyle O’Hara döneminin en popüler yazarlarından biriydi. Yayımlanmasından yaklaşık seksen beş sene sonra Kafka Kitap’ın Türkçeye Samarra’da Randevu’yu Türkçeye kazandırarak okurları bu romanla tanıştırma fırsatı yakaladı. Eleştirmenler ve yazarlarca “Hemingway’den daha Hemingway” olduğu söylense de, “Asıl Fitzgerald” olarak adlandırılsa da O’Hara kendisini diğer yazarlardan ayıran gözlem özelliği ve belli bir zümredense Amerikan halkındaki farklı sınıfları anlatmadaki yeteneği sayesinde kendi yolunu çizdi. Hatta bu hâliyle Sinclair Lewis ve Theodore Dreiser gibi 20’nci yüzyıl başı usta edebiyatçılarını daha çok anımsatıyor. Ancak kendi mezar taşına yazdığı yazıyla, O’Hara o bilmiş tavrıyla kim olduğunu çok daha iyi anlatıyor sanırım: Zamanının gerçeklerini herkesten daha iyi anlattı. Bir profesyoneldi. Dürüstçe ve düzgünce yazdı.