Ev işlerini Marslılar (mı) yapsın ya da otomatik dünya

Otomatik Piyano

Otomatik Piyano

KURT VONNEGUT

Çev. İrma Dolanoğlu Çimen April Yayıncılık

Otomatik Piyano’da anlatılan olaylar gelecekte geçiyor, III. Dünya Savaşı bitmiş, 2. Sanayi Devrimi yapılmış. İşin otomatik makinelere yüklendiği, insanların çoğunun işsiz olduğu, mühendisler ve müdürler cenneti Ilium’a hoş geldiniz...

ESER DEMİRKAN

Bir itirafla başlayayım: Sıkı bir bilimkurgu okuru ya da izleyicisi değilim. Otomatik Piyano’dan etkilenmemin nedeni iyi bir bilimkurgu romanı ya da klasikleşmiş bir distopya olması değil. April Yayıncılık’tan çıkan yeni baskısını (Çev. İrma Dolanoğlu Çimen, Yayına hazırlayan: Algan Sezgintüredi) okuyana kadar, yıllardır bulunmadığını ve sahaflarda yüksek fiyatlara satıldığını bile bilmiyordum. Yalnızca çarpıcı yaşam öyküsüyle bile ilgi çeken Kurt Vonnegut’ın ilk romanı olması da değil beni etkileyen. 1952’de yazılmış kitapta gelecek için öngörülenlerin bir kısmının bugün gerçekleşmiş olması da değildi beni saran. Otomatik Piyano, okurunu “insan ve iş” ilişkisi üstüne epeyce düşündürecek kitaplardan. Bugünün çocukları ve gençleri için çok eskide kalan “bedensel işler”, bilişsel işlerin dönüşümü, zekânın önemi/önemsizliği, iş’in insan psikolojisinde ve toplumsal yapıdaki yeri gibi birçok soruyu yeniden gündeme getirdiği için çarpıcı bir kitap.

Otomatik Piyano’da anlatılan olaylar gelecekte geçiyor, III. Dünya Savaşı bitmiş, 2. Sanayi Devrimi yapılmış. İşin otomatik makinelere yüklendiği, insanların çoğunun işsiz olduğu, mühendisler ve müdürler cenneti Ilium’a hoş geldiniz:

“New York eyaletindeki llium kenti üç kısımdır. Kuzeybatıda müdürler, mühendisler, devlet memurları ve birkaç profesyonel kişi, kuzeydoğuda makineler ve güneyde, Iroquois Nehri’nin karşı yakasındaysa halkın çoğunluğunun oturduğu, yerel olarak Yuva adıyla tanınan bölge vardır.”

Kentin seçkin bölgesinde yaşayan mühendislerden Doktor Paul Proteus (başkarakterimiz) “Ilium’daki en önemli, en zeki kişiydi ve daha otuz beşinde olmasına rağmen llium Fabrikası’nın müdürüydü(…) Şu anda kendini önemli veya zeki hissetmiyordu, uzun zamandır da hissetmemişti.”

Ilium’da canı sıkılan, “kendini önemli veya zeki hissetmeyen” tek kişi Proteus değil; tüm üretim sistemi makinalardan oluştuğundan insanların çoğu işsiz kalmış. Sınıfları oluşturan para değil, zekâ. Herkesin IQ'su ölçülüyor ve kayda geçiriliyor. Birçok meslek tarihe karışmış, mühendisler ve müdürler dışındaki işsiz insanlar değersiz ve önemsiz. İnsanlara yapacak neredeyse hiçbir iş kalmamış. Buyurun distopyaya:

“Çaresizce, otomatik bilet satıcısına, otomatik kadın çorabı satıcısına, otomatik kahve satıcısına, otomatik çiklet satıcısına, otomatik kitap satıcısına, otomatik gazete satıcısına, otomatik diş fırçası satıcısına, otomatik kola satıcısına, otomatik lostraya, otomatik fotoğraf stüdyosuna baktı.”

Bunların çoğu günümüz için kurgu değil, gerçek. Gelişen robot teknolojisiyle birlikte her geçen gün “insansız” alanlara bir yenisi eklenmekte: Yemek siparişimizi artık bir robot getirebilecek ya da “insansız” bir markete girip alışverişimizi ve ödememizi yapıp çıkabileceğiz. Teknolojik yatak, akıllı ev, otomatik eşyalar… Yaşlı ve hasta bakımı yapabilecek robotlar için çalışmalar sürüyor. Giderek “insansız”laşıyoruz… Kitabı okurken durup bunları düşünüyorum, geleceğin dünyası nasıl olacak derken, kendimi geçmişte buluyorum: “Çocukerkil” aileler yoktu henüz. İşlerin imece usulü yapıldığı bir mahallede büyüdüm. Kadın erkek, çoluk çocuk her türlü “iş”i ortaklaşa yapardık. Biri kömür mü aldı, bütün komşular –özellikle gençler– yetişir, herkes gücünün yettiğince yardım ederdi. Birileri el arabalarına kömür doldurur, kimileri taşır, biri kömürlüğe yerleştirirdi. Evlerde erişteler kesilir, yatak yorgan yapılacak yünler piknik havası içinde birlikte yıkanır, boya-badanadan kışlık konserve, turşu yapımına kadar birçok iş elbirliğiyle yapılırdı. Muhafazakâr sayılabilecek mahallemizde kız ve erkek çocuklardan beklenen ahlak kuralları oldukça “cinsiyetçi” iken bu imeceler söz konusu olduğunda bütün çocuklar her türlü işe koşulurduk. Oğlanlar erişte kesmeye yardım edebilir, kızlar kömür taşıyabilirdi. (Kömür ve makarna dağıtılmaya başlanmamıştı bile, o kadar eski zamanlardan söz ediyorum.)

Kemalettin Tuğcu’nun romanlarındaki, bütün zorlukları sabırla, iyi kalplilikle ve çalışkanlıkla aşan çocuklara özenirdik. Prenses masalları ya da şehzade dizileri furyaları başlamamıştı. Güzelliğimizden/yakışıklılığımızdan çok, okul başarılarımız, ne kadar güzel dantel ördüğümüz, bahçe işlerindeki ya da odun kırmadaki becerilerimiz övülürdü. Zeki ile çalışkan arasındaki ayrımı bile bilmezdik, hiçbirimizin IQ’su ölçülmemişti. Dikkat eksikliği sorunu bugünkü kadar yaygın değildi. Çocukların ince motor becerilerini geliştirmek için (evet, günümüzde çoğu çocuğun fiziksel becerileri, bilişsel becerilerinin gerisinde kalıyor) “terapiler/programlar” uygulanmazdı. Yaşamın içinde gelişirdi bunlar, kimse farkına bile varmadan.

Merdaneli çamaşır makineleri bile bize yarı mucize gibi gelirken, ev işlerini yapacak sevimli robotları heyecanla hayal edebilirdik ama bunların ebeveynlerimizin işlerini ellerinden alacak makineleri de beraberinde getireceğini düşünemezdik. Çoğumuzun hayali, zihin becerilerimizi kullanarak yapabileceğimiz bir mesleğimizin olmasıydı. Bu bizi ailelerimizden bir adım öne götürmeye yeterdi. O zamanlarda da doktor ya da avukat olmayı istemek yaygındı. Gelecekte hekimliğin ya da avukatlığın tarihe karışabileceği, işsiz kalabileceğimiz, hayal gücümüzün sınırlarını aşardı. Bugün çoğumuz, doktorların hastayı muayene etmekten çok, “tahlil ve tetkik”lere göre hareket ettiklerinden yakınmıyor muyuz? Ilium’da hastalar otomatik makinelere kan veriyor, teşhisi makineler koyuyor, ilacı makineler veriyor. Tıp alanında “iş” yok. Peki ya, insansız “hukuk” nasıl olur demeyin, buyurun:

“Yalan makineleri kimin yalan söylediğini, kimin doğru söylediğini biliyor, şu kart makineleri de dava ne hakkındaysa o konuda kanunun ne olduğunu biliyor ve eskiden yargıçların öyle davalarda neye karar verdiğini sen şu, şudur diyene kadar bulup çıkartıveriyorlar. Böylece dava halloluyor. Yani laf cambazlığına artık gerek kalmıyor. Benim de bir yalan makinem, kart makinelerim filan olsa şuracıkta ben de avukatlık bürosu açabilirim; sen şu lostra makinesine ayağını sokup içine bir onluk atarken boşanmanı veya bir milyon dolarlık tazminat almanı sağlarım veya her ne istiyorsan onu yaparım.”

Günümüzün birçok mesleği tarihe karışacak elbette. Hayvanlardan Tanrılara Sapiens’in yazarı Yuval Noah Harari de, Mehveş Evin’in yaptığı röportajda, gelecek hakkında benzer bir öngörüde bulunuyor. Algoritmaların, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yeni bir elit ve yeni bir sınıf yaratacağından bahsediyor. 20’nci yüzyılda ucuz işgücü ya da asker olarak kullanılan insanların yerini makinelerin almasıyla birlikte gelecekte bir “gereksizler sınıfı”nın oluşacağını söylüyor ve giderek daha çok insanın işsiz kalacağını vurguluyor.

Peki, böyle bir dünyada sizce kim mutludur, huzurludur ya da kim kendi varoluşundan memnundur? Toplumsal egemenliği ele geçiren müdürler, mühendisler mi? Hiçbir iş yapmayan ama asgari yaşam standartları sağlanan halk mı? Artık hiç ev işi yapmayan kadınlar mı?

"Kadın çamaşırları şu ütüye sokar, o da savaştan önce bir saat süren ütü işini üç dakikada bitirir (…)

‘Peki, sonra ne yapar?’ diye sordu Khashdrahr.

‘Sonra işi biter.’

‘Peki, sonra?’

(…) Şu, birkaç saniyede; o, birkaç saniyede. Neye yetişmek için bu kadar acele ediyor? Yapması gereken ne var ki bu işlerle hiç zaman kaybetmemesi gerekiyor?

‘Yaşamak!’ dedi Doktor Dodge coşkuyla. ‘Yaşamak! Hayatın tadını çıkarmak.’

‘Peki, nasıl yaşıyor da hayatın tadını bu kadar çıkarıyorsunuz?’

Wanda kızardı ve yere baktı, ayağının ucuyla halıyı dürtükledi. ‘Televizyon var,’ diye mırıldandı."

(Bir başka distopya Fahrenheit 451’deki televizyonları da anımsayalım.)

8 Mart Kadınlar Günü etkinliklerinin çok sevdiğim “hit parçası”nda (Bandista, “Olur Olmaz”) “Ev işlerini Marslılar yapsın” denir. İlk duyduğumda “Kadın Marslılar yapmasın ama” diye itiraz etmiştim. Elbette ev işlerini yalnızca kadınlar yapmasın ama ev ve el işlerinin, yemek yapmanın, bahçe işlerinin bize iyi gelecek “uğraşlar” olduğunu da anımsayalım. Son yıllarda iş’in insan psikolojisi üstündeki iyileştirici gücü görüldüğü için iş-uğraşı terapisi (occupation therapy) yaygınlaşmakta. Bulaşık yıkamanın insan sağlığına katkısı gibi birçok araştırma sonucu yayımlanıyor. Ev işlerini erkeklere (de) yaptırmanın yolu bu olsa keşke.

Bütün işlerini makinelere kaptıran (yaptıran değil) insanlara kalan koskocaman boşluğu ve hiçbir şey üretilmeyen zamanın sıkıcılığını düşünün. Otomatik Piyano’da anlatılan dünyada sanatsal üretim de yok. Yazarlar, müzisyenler, ressamlar işsiz. “Makineler sana nicelik verir ama nitelik vermez.” Ne haklı bir saptama.

Bir devrim gerekmez mi bu durumda? İyi de böyle bir toplumda devrim nasıl yapılır? “Diyelim IQ'ları 110'un üstündeki herkesi devirmek işe yarar mı?” Toplumu yeniden kurma düşünde, sistemin en üstündekilerden Doktor Paul Proteus yasa dışı bir örgüte katılır mı? Sistemden çıkmak cesaretini gösterebilirler mi? Yoksa, dünyayı bir mühendis cenneti yapmak isteyenler mi kazanır?

Vonnegut’ın mizahi diliyle heyecanla akan romanın dünyasında yaşıyor olsaydım, bu kadar çok soru sormayacak, düşüncelerde, anılarda bu kadar savrulmayacak ve yazının sonunu nasıl bağlasam diye bu kadar uğraşmayacaktım. “Otomatik okur” olur muydu bilmem ama otomatik bir yazı makinesi olacak, bütün bu yazıyı da o yazacaktı.