Yoksa siz Ermenilerden nefret etmiyor musunuz?

Meliha Nuri Hanım

Meliha Nuri Hanım

ZABEL YESAYAN

Ermeniceden Çeviren: Mehmet Fatih Uslu Aras Yayıncılık

"Halide Edip ve Müfide Ferit ikilisi, romanlarıyla Cumhuriyetin kuruluş aşamasında büyük heyecan yaratmıştı. Ancak sonrasında ikisi de gözden düşürüldü. Zabel Yesayan onlar kadar şanslı değildi. Çünkü o bir Ermeni’ydi."  

ÜMİT BAYAZOĞLU

Balkan Savaşı, ardından gelen Dünya Savaşı’nın yaşandığı bozgun döneminde üç kadın yazar, yazdıkları üç romanla büyük sükse yapmıştı. Bunlardan ikisi; Halide Edip Adıvar ve Müfide Ferit, Türk; öbürü Zabel Yesayan, Ermeni’ydi. Halide Edip 1913’te yazdığı Yeni Turan adlı romanında, İmparatorluğun iflasıyla dağılan birliğin ancak, “ulusal uyanışla” toparlanacağını ileri sürmüştü. Bu teze göre uyanış ancak “dili dilime, dini dinime uyan” Anadolu Türklerinin “asrileştirilmesiyle” mümkündü. Bu, “milli hudutlar dâhilinde” gerçekleştirilmeliydi.

Müfide Ferit, Anadolu ile yetinmeyip bütün Turan’ı, yani Türklerin yaşadıkları bütün diyarları kucaklamak isteyen bir romantikti. 1918’de kaleme aldığı Aydemir adlı romanında, “fukaraya beşaret (müjde), useraya (kıstırılmışlara) serbesti, kalbi kırık olanlara teselli, zulüm altında ezilenlere hürriyet” vadediyordu. İkinci romanı Pervaneler’de ise, “her kim ki, kendi dilinden, kendi kültüründen ve bunların terbiyesinden kopup ayrılırsa bir ‘pervane’ olmaya, yabancı medeniyetlerin fanusu dibinde baygın ve ta kalbinden yanmış bir halde düşüp sönmeye mahkûmdur” görüşünü savunuyordu.

Zabel Yesayana gelince 1925’te kaleme aldığı, 1927’de Yerevan gazetesinde tefrika edilen ve 1928 yılında Paris’te kitap olarak yayımlanan Meliha Nuri Hanım adlı romanında, Çanakkale Savaşı sırasında Gelibolu Hastanesi’nde “gönüllü” olarak hemşirelik yapan aristokrat bir Türk kadınını anlatıyordu. Bu kadın“yüksek idealler” peşinde koşan bir militan değil, çelişkiler içinde kıvranan bunalımlı biriydi. Yesayan, sanki Halide Edip ve Müfide Ferit’in tersine anti milliyetçi bir roman yazmıştı. Onun için savaş bir çıkış yolu değil, felaketti. Gidişattan “insanlık adına” umutsuzdu. İstikbale bakınca onlar gibi “kurtuluş” değil, kan, gözyaşı ve utanç görüyordu.

Fuat Köprülü, “Ne bahtiyar bir tesadüf! Türkiye’deki Türklerin, milli hakkını savunan milliyetperver ilk romanı Halide Hanım yazmıştı. Şimdi Türkiye dışındaki Türklerin de bizim kardeşimiz olduğunu göstererek ruhumuzun şefkat ve faaliyet ufuklarını genişleten ikinci Türkçü romanı da yine bir Türk kadını Müfide Ferit yazdı” derken, Zabel Yesayan’ı belki de sırf Ermeni olduğu için görmezden gelmişti.

Meliha, Çanakkale Savaşı’na “gönüllü hemşire” olarak katılan, gayet zengin aristokrat bir aile mensubudur. Gelibolu Hastanesi’nde bunalım içinde, iç çatışmalarla boğuşmaktadır. Uyuyamaz, zihnini toparlayamaz. Çünkü Celaleddin Paşa, Dahiliye Nazırı ile birlikte hastaneyi ziyaret edecektir. Celaleddin, bir zamanlar Meliha ile aşk yaşamış ama onun aşkını kenara atarak başka birisini tercih etmiştir. Genç kadın hâlâ ona karşı nefrete varan bir öfkeyle ve aynı zamanda kolayca itiraf ve bir türlü bertaraf edemediği bir aşkla doludur.

Romanın bir başka gerilim hattı, hastanenin başhekimi Remzi ile Meliha’nın ilişkisidir. Remzi sert ve sessiz, işini özen ve disiplinle yapan ve hastanede bulunan diğer insanlara pek benzemeyen biridir. Meliha, onu ta çocukluğundan itibaren tanımaktadır. Çünkü Remzi, İstanbul’daki köşklerinde çalışan bahçıvanın oğludur. Yani ailesinin “yetiştirmesidir.” 

Celaleddin’in ziyaretinden Meliha gibi Remzi de tedirgindir. Romanın sonlarına doğru bu etkilenmenin nedeni bir itiraf sahnesiyle açık edilecektir: Yıllar önce bir gece Meliha’nın penceresinin altında dolaşırken bir atlının geldiğini duyar. Atlıyla kapı önünde karşı karşıya gelirler. Gelen Celaleddin’dir. Celaleddin ona, hiddetle ve hakaret ederek, gecenin bu saatinde oralarda ne aradığını sorar. Remzi cevap veremez. Bunun üzerine vurmak üzere kırbacını havayı kaldırır. Remzi, oradan kendi deyişiyle “alçakça” kaçar.

Meliha, iki genç adam arasında zorlu bir gelgit yaşamakta ve içine düştüğü ruhsal krizden çıkmaya çalışmaktadır. Bir yandan Celaleddin’in açtığı yaranın da etkisiyle Remzi ona bir kurtuluş gibi görünmekte, genç adamın şu anki haline saygı duymakta, ama zaman zaman da onun kendi yetiştirmeleri olduğunu kibirli bir şekilde hatırlamaktadır.

Öte yandan, Celaleddin tarafından yüzüstü bırakılmış olmasına ve sık sık ondan ne kadar nefret ettiğini belirtmesine rağmen itiraf anlarında hâlâ onun aşkıyla ezilmekte olduğu görülür: “Celaleddin sevgilim, öyle olsun, ben senin esirinim, senin azat etmediğin cariyenim.” Böylelikle genç kadının çift taraflı bir gurur örselenmesinin ve kibir krizinin içinde olduğunu hissederiz: Meliha bir yandan muhtaç bir bahçıvan oğluna kaldığına, diğer yandan kudretli paşa tarafından terk edilmişliğine üzülmektedir.

Bu aşk üçgenini daha ilginç kılan ise, şüphesiz romanın arka planında olanca hışmıyla devam eden savaştır. Meliha bu hastaneye bir Florence Nightingale olmak için gelmişti. O zamanlarda zengin ailelerin “tahsil görmüş” kızları arasında Hilal-i Ahmer’e “gönüllü hemşire” yazılmak modaydı. Ancak Meliha’nın haleti ruhiyesi savaşın talep ettiği milli duygulardan oldukça uzaktı. Çünkü ruhunu teslim alan “aşk ve nefret çekişmesi,” onu milli idealler, yüksek menfaatler üzerine derinlemesine düşünmekten alıkoyuyordu. Savaş hakkında devletin ve toplumun görüşlerini paylaşmıyordu; “Savaş bitsin yeter! Nasıl sonuçlanacağının ne önemi var? Kimin işine yarayacak bu zafer?” diyordu ama bunu, bilinçli bir savaş karşıtı olduğundan değil, yılgınlıktan ötürü söylüyordu.

Gelibolu Hastanesi’nde bir de Ermeni doktor vardır! Meliha’nın gözünde bu adam, adı anılmaya değmez bir figürandır. Halbuki o sıralar tehcir olanca hızıyla sürmektedir ve doktorun ailesi de sürgün yolunda kaybolmuştur. Ama Meliha, mesai arkadaşı doktorun bu acısını paylaşmaz. Tersine ona karşı nedeni izah edilmeyen bir nefret içindedir. Ermeni hekime, her yan yana gelişinde hiddetle muamele eder, ondan bahsederken “çirkin ve koca burunlu adam” gibi acımasız ifadeler kullanır. Evet, “milli mücadeleye” karşı ilgisiz ve duyarsızdır ama Ermeni düşmanlığı sözkonusu olduğunda “nefret ediyorum devletin bu düşmanlarından” diye apaçık hissini belirtmekten çekinmez ve Remzi’den de kendisini onaylamasını bekler: “Yoksa sen Ermenilerden nefret etmiyor musun?”

Hastanede bir de Suriyeli Arap bir doktor vardır. Bir sohbet sırasında Arap doktor, bizzat şahit olduğunu söylediği bir tehcir anısını anlatır. Buna göre, tehcire eşlik etmekle görevli, sertliği ve acımasızlığıyla bilinen bir jandarma, bir gün yol kenarına bırakılmış üç aylık bir bebek görür ve anasız babasız kalmış bu bebeği bir süre tereddüt ettikten sonra sahiplenir. Birkaç gün içinde bebekle kurduğu yakın ilişki onu değiştirmeye başlar ve çok daha insancıl kılar. Diğer jandarmalar alay etse de bebeği sarıp sarmalar, çocuğu olan kadınlara onu emzirmeleri için yalvarır ve bir süre içinde ona bir öz baba yakınlığı hisseder. Yolun sonunda Şam’a vardıklarında geri dönmek istemez ve ordudan kendisini azat etmelerini ister. İsteği reddedilir ama sürecin sonunda “kendisi de sürgün edilenlerden biri” olur. Anlatılan bu sahne dinleyenleri etkiler. Meliha hariç! Remzi’nin jandarmayı ve onun değişimini olumlayan sözlerine öfkeyle karşı çıkar.

Hastanede Ermeni doktorun yanında duran ve ona destek olan tek kişi Başhekim Remzi’dir. Bir geceyarısı, uykusu kaçıp dışarıya çıkan Meliha, bir ağlama sesi duyar. Remzi, hıçkıra hıçkıra ağlayan birini yumuşacık bir sesle teskin etmeye çalışmaktadır. Meliha şaşırır, zira Remzi’yi hep sert ve duygusuz görmeye alışmıştır, bu yumuşak ve duygulu hal onu etkiler. Ertesi gün sorduğunda Remzi, Ermeni doktorun ağladığını çünkü sürgünde ailesini kaybettiğini söyler. Ama Meliha bu olaydan Remzi kadar etkilenmez.

Meliha’nın bu katılığının sebebi nedir? Neden böyle bir körlük içindedir? Tamam, şahsi problemleri derindir ama bunlar onun mazlumdan yana çıkmasına engel olmamalıdır. Zabel Yesayan böyle bir karakter yaratmakla, aslında okuru tanık olduğu tarihsel-toplumsal çözülme üstüne düşünmeye çağırmaktadır. Meliha’nın şahsında, felaketin sebebine ve felaketten uyanmaya doğru giden bir yol tarif eder: Kitabın çevirmeni Mehmet Fatih Uslu’nun da belirttiği gibi, “Meliha, Remzi’ye değer vermeyi bilse, Ermeni doktora olan nefretindeki körlüğü de görebilecektir. Ermeni doktora duyduğu nefretinin temelsizliği üzerine gerçekten düşünebilse, Remzi’nin Celaleddin’den çok daha değerli biri olduğunu anlayacaktır. Celaleddin’in sınıfına ve kudretine olan bilinçli ya da bilinçsiz aitliğini yenebilse, kendi iç sıkıntılarından ve çelişkilerinden kurtulacaktır.”

Halide Edip ve Müfide Ferit ikilisi, romanlarıyla Cumhuriyetin kuruluş aşamasında büyük heyecan yaratmıştı. Ancak sonrasında ikisi de gözden düşürüldü. Müfide Ferit, Turan peşinde koşan marazi bir hayalperest olduğu ve aleni İngiliz - Amerikan düşmanlığı yaptığı için bir kenara atılmıştı. Halide Edip, gerçi Turan hayalinden vazgeçmişti ama İmparatorluk mirasının Wilson Prensipleri doğrultusunda üleşilmesinden yana bir siyaseti benimsemişti. O da bu yüzden bertaraf edildi. Zabel Yesayan onlar kadar şanslı değildi. Çünkü o bir Ermeni’ydi. 1915’te tehcir kararnamesinden hemen önce Ermeni aydınlarına karşı başlatılan sürek avından Bulgaristan’a kaçarak kurtulmuştu. Bakü’de, Beyrut’ta, Ermeni yetimlerine yardım eden faaliyetlerde bulunduktan sonra Paris’e gitti. 1933’te Sovyet Ermenistanı’na yerleşmek üzere Paris’ten ayrıldı. 1937’de Stalin kovuşturmaları sırasında tutuklanıp Sibirya’ya sürüldü. 1942 veya 43’te orada, tam olarak bilinmeyen koşullar altında öldü.