Tablet kutusunu gör, sırrının kapağını kaldır

Lacivert Taşından Tabletler

Lacivert Taşından Tabletler

ARMAĞAN EKİCİ

Everest Yayınları
- A +

Armağan Ekici’nin denemeleri sadece metinler arası ilişkilerin izini sürmüyor, metinlerle kültürün, sanatın ve bilhassa müziğin ilişkisini de sorguluyor.

YİĞİT YAVUZ

Okuduğu kitaptan memnun kalmak, yemek sofrasından memnun kalkmaya benziyor. Armağan Ekici’nin Lacivert Taşından Tabletler’i, söz konusu memnuniyeti yaşattı bana.

Taşın yaygın ismi lapis lazuli. Lapis Latince’de “taş” anlamında, lazuli ise Farsça lâciverd sözcüğünden geliyor. Her nedense “lacivert taş” değil, “lacivert taşı” diye yerleşmiş Türkçeye. İnsanlık tarihi bir bakıma bu taşla başlıyor—Armağan Ekici’nin 2003-2015 arasında yazdığı otuz yazının toplandığı kitapta, çivi yazısıyla tabletlere kazınmış Gılgamış destanından bir alıntı var:

Sedir ağacından tablet kutusunu gör,

Bronzdan kelepçesini aç!

Sırrının kapağını kaldır,

lapis lazuli tableti al ve

Gılgamış’ın maceralarını, başından geçenleri oku.

Bu alıntı, Armağan Ekici’nin ilk ve kitapla aynı adı taşıyan yazısında yer alıyor. Ekici, “hipertekst” kavramının geçmişiyle ilgili bir deneme niteliğindeki yazısıyla, lezzetli bir aperitif sunuyor okuruna. Böylece, 1963 yılında Ted Nelson’ın metinlerarası bağlantılar meselesi üzerinden “uydurduğu” hipertekst kavramının, aslında bilinen en eski yazılı metinlerden Gılgamış’ta bile izlenebildiğini ortaya koyuyor. Kitap boyunca okuduğumuz tüm denemelerinde de, “okumaya, bağlantıları kurmaya” davet ediyor bizi.

Kitapta 2003-2015 tarihleri arasında yazılmış ve çoğu çeşitli dergilerde yayımlanmış yazılar yer alıyor. Bunlar tarih bakımından karışık bir sıralamayla dizilmiş: 2014 tarihli bir yazıdan 2003 tarihli bir yazıya geçiveriyoruz ama bu geçiş bir üslup değişimi yaratmıyor; tüm metinlerde, 12 yıllık bir dönemin tümüne yayıldığı izlenimini veren bir olgunluğun tadı var.

Armağan Ekici’nin denemeleri sadece metinler arası ilişkilerin izini sürmüyor, metinlerle kültürün, sanatın ve bilhassa müziğin ilişkisini de sorguluyor. Bazı yazılar doğrudan müzik üzerine, bazıları ise müzik-edebiyat etkileşimine dokunuşlar içeriyor. Aruz vezniyle ilgili bir yazıda, bu veznin değerleri notaya dökülmüş olarak çıkıyor karşımıza örneğin. Söz oyunlarıyla matematiksel işlemler arasında bağ kuran Ekici, söz konusu ilişkiyi klasik armoninin kadanslarında, modülasyonlarında, akorlarında takip ederek, okura müzik konusunda biraz kuramsal bilgiye sahip olmanın lüzumunu hissettiriyor. “Müzik, Dil, Retorik” başlıklı yazıda, “müzik ve dil arasında, müzik sanatıyla edebiyat arasında düpedüz yapısal bir ilişki olduğunu” ortaya koyuyor. Ulysses’in, Armağan Ekici’nin çevirisi yayımlanmadan önce İngilizcesinden okumaya gayret ettiğimde içeriğinden çok şey alamadığım halde, yine de hissettiğim müziğine dair notlar, yine bu kitapta yerini buluyor.

Armağan Ekici Ankara’da okumuş, Amsterdam’dan önce İstanbul’a gitmiş; “Montaigne, Morrissey, Mozart” başlıklı yazısında, ince espri anlayışıyla, bu kentte yaşarken onu yıllarca maddeten (kitapta kelimenin “madden” olarak geçtiğini belirterek, ufacık bir düzeltmede bulunayım) ve manen beslemiş iki önemli kurumun Oxford University Press ve İskender Kebapçısı olduğunu söylüyor. Ankara’da, İstanbul’da, Amsterdam’da şehir merkezinin kişisel çekirdeğini hep kitapçılar oluşturmuş. Geçmişten bu yana finans sektöründe çalışmış ama gördüğüm kadarıyla onun dünyasını kültür ürünleri, kitaplar ve bilhassa da çeviri dolduruyor. Kitapta, doğrudan çeviri meseleleri üzerine yazılmış tek yazı var: Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün İngilizce çevirisine yönelik eleştirilerin yer aldığı bu yazı, İstanbul Art News’da yayımlandığında epey beğeni toplamıştı. Söz konusu yazıyı dikkatle okuyunca, Maureen Freely’nin 10 Aralık 2015 tarihinde K24’te çıkan mülakatında bu eleştirilere verdiği yanıtların tatmin edicilikten ne denli uzak olduğunu kavradım. Bunu izleyen “Saatler Nasıl Ayar Edilmeli?” başlıklı yazıda ise, bir zamanlar radyonun ve televizyonun içindeki insanları bulmak için alıcıların arkasına bakmış ve bugün kırklı yaşlara gelmiş çocukların, o günlerin anılarını hâlâ içlerinde nasıl sıcacık yaşattıklarını görüyoruz. Bir radyocu sıfatıyla çok hoşlandığım bir değinme:

Benim kuşağım, en güvenilir saat ayarının radyo ve televizyondan verilen ayar olduğu zamanları yaşadı; uğraşır, saatlerimizi radyoya göre ayarlardık. Saati saniyesine kadar doğru ayarlamak tam bir oğlan çocuğu eğlencesi olduğundan, bizler de Casio saatlerimizi tam saat başına getirip, elimiz saatin düğmesinde, radyonun sinyal sesini beklerdik. Çocukluk ve gençlik yıllarımda aldığım bu terbiyenin etkisi bende hâlâ kendini gösteriyor; radyoda saat ayarı verilince, çevredeki saatlerin de sinyalle birlikte değişmesi içimde tatlı bir tatmin duygusu yaratıyor.

Lacivert Taşından Tabletler’i okumaktan memnuniyet duyduğumu, yazının başında belirtmiştim. Armağan Ekici’yle ortaklıklarımız bu memnuniyeti besliyor: Aynı yıllarda doğmuşuz, ikimiz de Ankara’da işletme eğitimi görmüşüz, aynı mekânların havasını solumuşuz, ikimiz de çeviriyle uğraşıyoruz. Hiç yüz yüze gelmemiş olsak da, internet ortamında diyaloğumuz ve karşılıklı olduğunu tahmin ettiğim sıcak hislerimiz var. Okuduğunuz yazıyı da bu hisler içinde yazdım.

Kitabın kapsamına dair kafama takılan ufak tefek şeyler:

Genel olarak, mesela sondaki “6/9” başlıklı yazıyı saymazsak, kitabın ilk yarısındaki yazıların ağırlığı, lezzetli yoğunluğu daha fazla bence. Kitaptaki yazı sayısı biraz azaltılabilirmiş. Bir eleme yapacak, bazı yazıları dışarıda bırakacak olsaydım, işe “Ödevini Yapmış Yazar”dan başlardım: yazarın o çok hoşuma giden ve bizi de katılmaya davet ettiği metinlerarasılık oyunundan en yoksun yazı olduğu için. Öte yandan, Everest Yayınları’nın “Deneme” dizisi içinde yer alan bu kitaptaki her metnin “deneme” türü içinde kabul edilemeyeceğini de belirtmek gerek belki. Deneme değil makale denmesi doğru olabilecek, çeviri eleştirisi, kitap değerlendirmesi gibi alt sınıflara dahil edilmesi gereken yazılar var. Yine de söz konusu yazıların bu kitapta yer almasına memnunum: böylece gözden kaçmalarının önüne geçildiği, kenarda  köşede kalmalarına mani olunduğu için.

Lacivert Taşından Tabletler’i okuyun. Kanımca derlemenin özü niteliğindeki bir alıntıyla bitireyim:

Tecrübemizin önemli bir kısmı, kafamızın içinden geçen düşünceler, kelimeler, cümlelerden oluşuyor. Hatta, bir bakış açısına göre, sürekli olarak bir şimdi’yi yaşadığımıza göre, bütün tecrübemiz bundan ibaret. (…) Hangi müzikleri dinliyor, hangi metinleri okuyoruz, beynimizi hangi kelimelerle, hangi seslerle besliyoruz, kafamızın içinde gezen seslerin içeriği, düzeni, kuruluşu nasıl—bence, kim olduğumuzu, edimlerimizi belirleyen sorular bunlar.