"Bir rüyanın kâğıda aktarılması"

Finneganın Vahı

Finneganın Vahı

JAMES JOYCE

Çeviri: Umur Çelikyay
Aylak Adam Yayınları
- A +

Finneganın Vahı'nın çevirmeni Umur Çelikyay, biçimsel açıdan sadık bir çeviri ortaya koymakla kalmayıp, Joyce’un bu uzun soluklu rüya anlatısını sekteye uğratabilecek her türlü çevirmen notu ya da açıklamadan kaçınmıştır.

ZEYNEP ATAYURT FENGE

James Joyce’un eserlerindeki belirsizlikleri anlamaya çalışırken her okuyucu bir bakıma tercümana dönüşür. Joyce’un eserlerini bir başka dile çevirmek de bu sürecin bir uzantısı şeklinde değerlendirilebilir. Akademisyen ve yazar Umur Çelikyay’ın kaleminden çıkan Finnegan’ın Vahı eserin Türkçeye olan ilk çevirisidir (daha önce Joyce’un bir diğer başyapıtı Ulysses’in 1996 yılında yayımlanmış Türkçe çevirisiyle bilinen Nevzat Erkmen Finnegans Wake’i Türkçeye çevirmeye niyet etmiş, ancak çeviri tamamlanmamıştır). Çelikyay’ın eserin I. kitabını kapsayan çevirisi bu sebeple cesur bir girişimdir. II. kitap önümüzdeki aylarda, III. ve IV. kitapların da beraber olmak üzere takip eden aylarda iki aşamada yayınlanması bekleniyor.

Çevirinin önsözünde, Finneganın Vahı çeviriden ziyade, “epik şiir” ya da “bir rüyanın kâğıda aktarılması” olarak değerlendirilebilecek bir eseri “Türkçeleştirme çabası” olarak betimlenmiştir. Bu süreç çerçevesinde Çelikyay, biçimsel açıdan (eserdeki noktalama, tekrarlar, ses yinelemeleri, çok dilli kelime oyunları) sadık bir çeviri ortaya koymakla kalmayıp, Joyce’un bu uzun soluklu rüya anlatısını sekteye uğratabilecek her türlü çevirmen notu ya da açıklamadan kaçınmıştır. Ayrıca, çeviride eserdeki Joyce’a özgü pek çok metinsel unsurların hedef dile sadık bir şekilde aktarılmış olduğu söylenebilir. Bundan kasıt, çevirinin kaynak metne damgasını vuran ses yinelemeleri, sözcük oyunları ve sessel değişke çeşitliliğini hedef dilde uygun karşılıklarıyla sunarken, metnin müzikal bağlamda atonal olarak düşünülebilecek dilbilgisi kurallarından bağımsız ve düzensiz yapısını da hedef dilde aksini bulacak şekilde ortaya koymasıdır. Baştan sona bir dil alıştırması olarak nitelendirilebilecek bu çeviride bunun bir örneği Türkçe başlıkta görülür: “wake” sözcüğünün Türkçedeki en yakın karşılığı yerine çevirmen hem orijinal başlıkla sessel ahenk kuran hem de orijinalindeki başlığın yarattığı anlamsal karmaşayı ve belirsizliği ifade eden bir sözcük seçmiştir. Bu sebeple, orijinal eserde “uyanış”, “uyanık olma hali” ya da “ölüyü bekleme” anlamına gelen “wake” sözcüğü Türkçeye eserin ruhuyla örtüşen ve genellikle derin bir iç çekişle anlık bir yoğun duygu aktarımını ortaya koyan bir ünlem olan “vahı” olarak çevrilmiştir.

Bilindiği üzere, orijinal metinde 65 farklı dilden sözcükler bulunmaktadır ve bu dilsel çeşitliliğin çeviri sürecini ne denli zorlaştırmış olabileceği yadsınamaz. Çelikyay, metnin bu çok dilli yönüyle baş etmeye çalışırken, romanın Fransızca çevirisinden yararlandığını belirtir. Çelikyay’ın çevirisi birçok Batı ve Doğu dillerinden beslenen hedef dilin sözel zenginliğine de dikkati çekmektedir. Öte yandan, orijinal eser Türkçeleştirilirken orijinal metindeki bazı sözcük ve ifadelerin (“Brékkek Kékkek Kékkek! Kóax Kóax Kóax! Ualu Ualu Ualu!” örneğinde görüldüğü gibi) olduğu gibi çeviri metne aktarıldığı görülmektedir. Ancak, bu nokta çevirmenin görüşüne ilişkin bir tutumu sergilemektedir. Bu kişisel tutum ise çeviri yöntem ve uygulamalarında yaygın olan çevirinin hedef dilde kültürel eşdeğerlik sağlaması ya da metnin hedef dilde yabancılığının korunması ikilemini tekrar gündeme getirir. Bu bağlamda, Çelikyay’ın çevirisinin orijinal metni Türkçeleştirme girişimi olarak yola çıkmasından ötürü sözel bağlamda bu tam olarak anlaşılamayan kısımların Türkçede neden karşılıklarının verilmeye çalışılmadığı sorusu doğabilir. Aslında, çevirinin birçok yerinde hedef dilin ustalıkla kullanılarak kaynak metindeki sözcük oyunlarına denk düşen ifadelere yer verdiği gözlemlenmektedir. Örneğin, romanda Joyce’un gök gürültüsü izlenimini uyandıran ilk uzun sözcüğü çeviride arasına “gökgürültü” şeklinde sözcük kökü değiştirilmiş bir kelime eklenerek ifade edilmiştir. Böylelikle, çeviri orijinal metinden daha anlaşılır kılınmıştır; çevirinin bu yönü bazı eleştirmenler ve Joyce severlerin de dikkatini çekmiş ve çevirinin orijinal metinden daha “yumuşak” olduğu görüşüne vurgu yapılmıştır. Çevirinin orijinal metne kıyasla kısmen daha anlaşılır olması durumu çevirinin büyük ölçüde Türkçe ve İngilizcenin dilsel çeşitliliğine dayanarak ortaya konmuş olmasına atfedilebilir. Diğer bir deyişle, Joyce’un çeşitli dillere olan yönelimi çevirinin bazı yerlerinde doğrudan Türkçe ifadelerle aktarılmıştır.

Bu doğrultuda, Joyce’un eserinin birinci kısmında kullandığı bazı sözcüklerin (örneğin beşinci ve son bölümde geçen “mazi”, “ırmak” gibi) çeviride de aynı şekilde kullanılmış olması ilgi çekicidir. Orijinalindeki şekliyle çeviriye aktarılmış olması bu sözcüklerin metne nazikçe kaynaşmasını mümkün kılmış ve Türkçe sözcüklerle açılan pencere, okuyucuyu Joyce’un ortaya koyduğu metinsel dünyaya davet etmiştir. Joyce’un diller arası sözcük oyunlarını sadık bir şekilde uygulayan bu çeviride hedef dilin kendine özgü dil özelliklerinden etkin bir şekilde yararlanıldığı ve metindeki sözel çeşitliliğin başarıyla üstesinden gelindiği görülmektedir. Umur Çelikyay’ın bu çeviride kullandığı yöntemlerin, eserin diğer bölümlerine nasıl uygulayacağı ise merak konusudur.