Eşyayla öğrenen insan

Eşya ve İnsan

Eşya ve İnsan

ARND-MICHAEL NOHL

Çeviri: Özden Saatçi Ayrıntı Yayınları

Arnd-Michael Nohl, insan ve eşyanın ilişkisinden söz ederken, pedagojinin açıklamada yetersiz kaldığı anlarda devreye antropolojiyi, psikolojiyi ve felsefî antropolojiyi sokuyor. Nohl, teknoloji sosyolojisi yardımıyla insan-uygulama ilişkisine kafa yorarak bazı sorular da soruyor: “Bir oyuncak figür, bir inşaat işçisini nasıl temsil eder?”, “Arabayı sarsmadan, birinci vitesten ikinciye geçmeyi insan nasıl öğrenir?”

ALİ BULUNMAZ

Ayağa kalkıp alet edevat yapmayı öğrendiğinden beri kendisiyle birlikte bunların da evrim geçirmesini sağlayan insan, bağımlılığa dönüşen üretiminin sonucunda, günlük yaşamı eşyayla öğrenme aşamasına geldi.

Yüklenen anlamla birlikte eşyanın işlevselliği de değişince, buna yönelik bilimsel ve kültürel çalışmalar yapılmaya başlandı. Eşya pedagojisi denen ilginç disiplin de işte böyle doğdu.

Din ve psikoloji konularındaki uzmanlığını, göç ve kültürel çalışmalarla perçinleyen; öğrenme yöntemleriyle ilgili tezler ortaya atan Arnd-Michael Nohl, Eşya ve İnsan isimli kitabında, bu yeni disiplin dâhilinde yürüttüğü çalışmalarla fikirlerini paylaşırken geçmiş ve günümüzle bağlantılar kurarak eşya ve insan dünyasını bir kez daha keşfe çıkıyor.

İlgilenme ve “meşgul olma”

Hareketi kolaylaştıran ve her geçen gün daha farklı özelliklerle donatılan nesneler, aynı zamanda insana eşyayı nasıl kullanacağını öğretiyor. Nohl’a göre, burada bir etkileşim söz konusu: Kişiler birbiriyle olduğu kadar eşyalarla da sosyalleşiyor. Eşya pedagojisi, bu etkileşimi ve sosyalleşmeyi inceleyen bir disiplin; Nohl’un deyişiyle “eşya için, eşya ile ve eşya aracılığıyla pedagoji.”

“İnsanın kendi gerçekliğinin bir kazanımı” olan eşya, aynı zamanda onun kültürel ve fiziksel çevreyle iletişimi sonucunda sosyal bir anlam kazanır. Nohl ise bu belirlemeyi biraz genişletip “Öğrenme ve eğitim sadece başka insanlarla etkileşim sonucu değil, eşya deneyimiyle de gerçekleşir” diyor. Yalnızca gelişim (bildung) anlamına gelmeyen bu durumun “meşgul etme” gibi bir boyutu da var. Pozitif veya negatif olsun, Nohl’a göre insan, eşya ile ilgilenip meşgul oldukça öğrenme yoluna girer. Eşya pedagojisinin yoğunlaştığı nokta işte bu öğrenme süreci: Eşya ile ya da eşyadan öğrenme aşamaları...

Nohl’un bu anlamda kitapta verdiği örneklerden biri, keçeden oyuncak bebek yapan bir kadının, hem ham maddeden hem de üründen öğrendikleri. Dahası, oyuncakla öğrenerek pragmatizme uygun biçimde bir girişimciye dönüşmesi.

Pedagojinin açıklamada yetersiz kaldığı anlarda devreye antropolojiyi, psikolojiyi ve felsefî antropolojiyi sokan Nohl, ardından teknoloji sosyolojisi yardımıyla insan-uygulama ilişkisine kafa yorarak bazı sorular soruyor: “Bir oyuncak figür, bir inşaat işçisini nasıl temsil eder?”, “Arabayı sarsmadan, birinci vitesten ikinciye geçmeyi insan nasıl öğrenir?”

Bu sorulara yanıt arayan Nohl’un ortaya attığı fikirlerin başında, eşyanın da insanla birlikte değiştiği geliyor. Bunu en iyi yansıtan iç ve dış mimarî; tarihselliği, sosyal konumu ve mekândan beklentileri ortaya koyarak zamanla başkalaşan insan-eşya ilişkisini gün yüzüne çıkarıyor. Tabii, bir de yorumlama konusu var: “Eski eşya yeniden yorumlandığında, kültürel bellek bundan faydalanır (...) insan, eski eşya ile fiilî bir ilişkiye girdiğinde, birbirine dokunabilir.” Nohl, bunun eşya ile sosyalleşmenin bir varyantı olduğunu söylüyor.

Her ne kadar bu konuya dair bazı sonuçlara ulaşılsa da kat edilmesi gereken epey mesafe var çünkü insanın gelişimi ve eşyanın dönüşümü hız kesmiyor. Dolayısıyla yazar, bu noktada kitabının amacını açıklarken anafikri de veriyor: “Kitabım, insanların çevrelerindeki nesnelerle ilişkisini çok yönlü olarak incelediğim uzun yıllara dayanan bir süreci yansıtıyor. Ayrıca insan ve eşya arasında en rutin uygulamaları keşfedip ortaya çıkarmak gerekiyordu: uygulama olarak sağlam, kuram olarak iddialı bir konuya bu incelemelerle okurların merak ve ilgisini uyandırabilmeyi umuyorum.”

Bir tür “depo bellek”

“Tabula rasa”dan (boş levha) hareket eden yazar, karşılaştığı ve yarattığı her eşyanın kişiye yeni öğrenme kapıları araladığını söylerken, hem tarihsel hem de antropolojik bir tespitte bulunuyor. Başka bir deyişle, yabancı eşyayla karşılaşma ya da eşyanın kullanım alanının genişlemesi, yeni temaslar doğurunca ortaya çıkan nesneleştirilen tarih, kültürel belleği oluşturuyor. Nohl’a göre, “arşivlerde depolanıp geçici süre unutulmaya maruz kalsa da eşya, 'depo bellek' olarak kültürel belleğin kendisini yenileyebileceği bir rezervuar.”

İnsan, bir noktadan itibaren Habermas’ın deyişiyle “kişisel nesne”ye dönüşüyor ve bu da Nohl’un ifadesiyle pedagojik açıdan hayli önemli. Çünkü eylemlerine ilişkin tepkiyi sezen birey için eşya, “anlamlı öteki” hâlini alırken, belirli bir eşyayla etkileşim, insanların kimlik oluşumuna katkı sağlıyor. Nohl’un buradaki örneği, Benjamin’in yazı masasıyla kurduğu yoğun ilişki.

Eşya hakkında öğrenilenler, bilgi ve beceri edinmeyi geliştirerek pedagojinin bir başka fazına geçilmesini sağlıyor. Yazarın hatırlattığı gibi dil, burada hem işlevsel açıdan hem de anlamlandırma bakımından hayatî bir unsur. Adlandırmalar ve eşyaya ilişkin içerik aktarımları, düzenli (ve tarihsel) bir pratiğe (eyleme) işaret ederken, Bourdieu’nun deyişiyle “nesneleştirilmiş kültürel sermayeyi” oluşturuyor.

Gelişip dünyaya her gün bir şeyler katan insanın, eşya ile ilişkisi de aynı şekilde genişliyor. Fakat Nohl’un hatırlattığı gibi, insan ve eşya arasındaki alışveriş henüz tam olarak çözümlenmedi; belli noktalarda buluşsa da, insan ve eşyanın iki ayrı tarihi var. Bu nedenle mevcut sürecin pedagojik bağlamda bir bütün olarak ortaya konması için daha vakit erken.

Nohl, bu yolda önemli mesafe almasına rağmen bir hayli eksiği olduğunun da ayırdında; İnsan ve Eşya başlıklı kitabında, veriler sunmakla birlikte daha çok mevcut gediği anlatmayı deniyor.