“Durup ince şeyleri anlama” sözlüğü

Duygular Sözlüğü

Duygular Sözlüğü

TIFFANY WATT SMITH

Çeviri: Hale Şirin
Kolektif Kitap
- A +

Antropolog Paul Ekman’ın 1970’lerde moda olan kuramına göre, birbirinden farklı mimiklerle bağdaştırılan yedi evrensel duygu var: kızgınlık, mutluluk, korku, üzüntü, şaşkınlık, kınama ve tiksinme. Bugün çoğumuzun listesinin bu yedi duyguyu aşacağına eminim. Ama hemen “kibir”lenmeyelim derim, listemiz ne kadar uzun olursa olsun, hiçbirimiz Tiffany Watt Smith’in hazırladığı Duygular Sözlüğü’ndeki 154 duyguya ulaşamayız sanırım.

ESER DEMİRKAN

Bir süredir üstünde düşündüğüm bir soru(n) var: “Duygusal bir insan nasıl davranır?” Çok farklı duyguları yaşayabilir, anlayabilir, sezebilir, bunların üstüne düşünebilir, başka insanların duygu durumlarını da –onlar anlatmasalar bile– önemseyebilir ve gerekli durumlarda onlarla iş birliği yapabilir, demeyi çok isterdim. Oysa genellikle yaşamın “sert”, “gerçek” ve çoğunlukla da “karmaşık” yanları söz konusu olduğunda duyuyoruz bunu: “O (ben), duygusal biri(yim).” Yapılacak zor işler, çözülecek sorunlar, ilişkilerde anlaşmazlıklar söz konusuysa ve taraflardan biri “duygusal”sa bu ne anlama geliyor? Yanıt basit: Çözüm üretme işi “duygusuz” tarafa kalıyor. Çünkü “duygusal” olarak nitelenen biri, olaylardan çabuk etkilenen, üzülen, heyecanlanan, kaygı duyan, hayal kırıklığına uğrayan, kırılan, alınan… kişi olarak kendi iç dünyasına gömülüp kalabiliyor ve çevresindekilerin duyguları yokmuş gibi onları sorunlarla baş başa bırakabiliyor. Bu durumda “duygusallık” neredeyse “bencillik” olmuyor mu? Aramızdaki “duygusal”lara haksızlık etmek istemem ama onlardan yaşadıkları duyguları listelemelerini istesek kaç duygu yazarlar acaba? “Duygusuz”ların listesindekinden çok fazla duygu durumu yazabilirler mi?

Sayıları, listeleri seven okur için bir ödev: Buyurun bir liste de siz yapın, bakalım siz kaç duygu yazacaksınız.

Antropolog Paul Ekman’ın 1970’lerde moda olan kuramına göre, birbirinden farklı mimiklerle bağdaştırılan yedi evrensel duygu var: kızgınlık, mutluluk, korku, üzüntü, şaşkınlık, kınama ve tiksinme. Bugün çoğumuzun listesinin bu yedi duyguyu aşacağına eminim. Ama hemen “kibir”lenmeyelim derim, listemiz ne kadar uzun olursa olsun, hiçbirimiz Tiffany Watt Smith’in hazırladığı Duygular Sözlüğü’ndeki 154 duyguya ulaşamayız sanırım.

Bir mahcubiyet: Gülten Akın’ın “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizelerini ilk okuduğumda “ince şeyleri“ anladığımdan pek bir emindim, gençlik işte. Duygular Sözlüğü’nü okuduktan sonraysa ıskaladığım(ız) ne çok ince duygu var hayatta diye düşünüyorum, mahcubiyetim bundan. (“Mahcubiyet” de ne ince bir duygu, değil mi?)

Kitabın yazarı geçmişte tiyatro yönetmenliği yapmış ve Queen Mary Üniversitesi, Duygular Tarihi Merkezi’nde araştırma görevlisiymiş. (El âlemin üniversitelerinde ne merkezler var, diye düşünmeden edemiyor insan, neyse, “haset” iyi bir duygu değil.) Kitapta, evrensel duyguların yanı sıra, pek çok dilden alınan duyguların –A(cıma)’dan Z(evklenme)’ye– tanımı yapılmış, tarihçesi anlatılmış, sanatla, kültürle bağları açıklanmış.

Bir soru: Kişisel, psikolojik tarihimiz mi duygularımızı belirliyor, biyolojimiz mi, yaşadığımız toplumun kültürü mü yoksa coğrafyamızın siyasî ve ekonomik koşulları mı?

Kendime (epeydir sorduğum) bir soru: Ahmet Hâşim’den “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz”i ya da Hilmi Yavuz’dan “hüzün ki en çok yakışandır bize/ belki de en çok anladığımız” dizelerini okumasaydım, “hüzün” benim için bunca değerli bir duygu olur muydu? Yoksa “hüzün,” yaşadığım, bildiğim bir duygu olduğu için mi bu dizeler baş tacım oldu?

Bir gönderme: 17’nci yüzyılda François de La Rochefoucauld, “Bazı insanlar eğer aşk hakkında konuşulduğunu duymamış olsalardı, asla âşık olmazlardı” demiş.

Başka bir gönderme: Zweig’ın “Her kim hayatı boyunca tek bir duygunun virtüözü olmuşsa, tek bir duygunun atletiyse, başka bütün alanlarda beceriksiz ve zayıftır” (Üç Büyük Usta / Balzac – Dickens – Dostoyevski, Stefan Zweig, Çeviri: Nafer Ermiş, İş Kültür Yayınları).

Günümüzde yoğun duyguların kimi organlara zarar verdiği ve bedensel sağlığımızı etkilediği sıkça ileri sürülüyor. Üzüntünün akciğere, nefret ve kızgınlığın kalbe, korku ve endişenin böbreklere zarar verdiği gibi tezlerle karşılaşıyoruz. Geçmiş yıllardaysa bunun tam tersine kimi hastalıkların duyguları ortaya çıkardığı düşünülüyordu. Fazla kan öfkeye yol açar, fazla balgam kasvet yapar vb. Melankoli, kara safra ya da ruha yerleşen şeytanlarla açıklanmış yıllarca. Duygular 17’nci yüzyıla kadar vücuttaki sıvılara dayandırılmış. 1880’lerde ise “kalıtsal refleksler” olarak görülmüş. Filozof William James fiziksel tepkinin duygudan önce geldiğini düşünüyor: Titrediğimiz için korkuyu hissediyoruz.

Bir vurgu: Kitabın bir kişisel gelişim kitabı olmadığı özellikle belirtilmiş. Anmadan geçemeyeceğim, insanları mutlu olmaya teşvik eden bugünkü kişisel gelişim kitapları 16’ncı yüzyılda yazılsalardı “üzgün” olmaya övgüler düzeceklerdi.

Son yıllarda kapitalizmin duygulara verdiği önem dikkat çekiyor. Vatandaşların duyguları hükümetler tarafından ölçülüyor (mutluluk anketlerini anımsayalım), olumsuz duyguların değiştirilmesi sağlanıyor (depresyon ilaçlarının piyasa payındaki artışını anımsayalım), şirketler çalışanlarının performanslarını artırmak için memnuniyet analizleri yapıyor, gelişmiş ülkelerde öğrencilere duygusal okuryazarlık dersleri veriliyor. Duygulara bu kadar yatırım yapılmasında 90’ların ortalarında duygusal zekânın (EQ) moda olmasının ve başarıya giden yolda IQ’nun önünde gösterilmesinin de payı olabilir.

Yazıyı buraya kadar okumuş olanlar için bir dilek: Yanlarında amae hissedeceğiniz ilişkiler dilerim. Amae Japonya’da aile, arkadaşlık, iş ilişkileri vb. pek çok ilişki biçiminde varlığından söz edilen bir duyguymuş. Kırılganlık, aidiyet, çocukluk dönemindeki gibi koşulsuz sevgi ve bakım talebini içeriyormuş. “Şımarıklık”tan daha farklı, daha olumlu açıklamaları varmış amae’nin.

Yazının devamını da okuyacaklar için peşin dilek: Sizlere ayrıca bol öfori diliyorum. Öforinin anlamını merak ettiyseniz, Duygular Sözlüğü’nü salık veririm. Hatta kişisel duygu listenize “merak” yazdıysanız ısrarla öneririm.

Meraklı ve de sayıları seven okur, “154 duygu nasıl olur” diye soruyorsa eğer, “ayrıntılar” derdim yanıt olarak. Örneğin, Batı Avustralya’da yaşayan Pirtugi halkı korkunun 15 farklı çeşidini hissediyor ve adlandırıyormuş. Yine evrensel bir duygu olan iğrenmeyi düşünün. Çürümüş bir yiyecek karşısında duyduğumuz iğrenme ya da estetik bir tepkiyle duyduğumuz iğrenme farklı adlandırılmış olsaydı, sayı artmaz mıydı?

Bir katkı çağrısı: Sözlüğü okurken kimi maddelerde acaba bu Türkçede nasıl adlandırılırdı diye düşündüğüm çok oldu, zorunlu olarak kimi duygular orijinal dilindeki hâliyle kalmış. Çevirmen-okurlar önerileriyle katkıda bulunabilirler bence. Yazara bizden bir katkı sunabilseydim, Türkçedeki “yadsımak, kanıksamak, imrenmek, hayıflanmak” gibi günümüz gençlerinin çoğunun, anlamlarını bile bilmediği duygu adlarının da sözlükte yer almasını önerirdim.

Bir itiraz: “Çileden çıkma” maddesindeki “Bkz. Hüsran”a “şerh koyuyorum.” Ayrıca, “Güven” maddesinde anlatılanlar da “özgüven”i işaret ediyor.

Bu kitap için yalnızca “sözlük” demek yeterli olmaz bence. Bir duygu kimi zaman bir besteciden yola çıkılarak anlatılıyor (Chopin –marazi yoğun duygular) kimi zaman bir resimden (Antonio Vivari’nin resmi –vicdan azabı) ya da bir heykelden (Milo Venüsü heykeli önündeki bir psikolojik deneyde, insan ile nesne arasındaki titreşimi anlatmak için kullanılan “empati” duygusunun bugünkü anlam ve önemine kadar geçen süreç). Kitap, duyguların nasıl yaşandığından sanat ya da ekonomi gibi diğer alanlarla etkileşimine kadar epey geniş yorumları içeriyor. Duygular bağlamında sanat tarihi de var, antropoloji de, hikâyeler de, deneyler de… (Kitaptaki ilginç deneylerden biri: Kısaca “Hitler’in Kazağı” diye adlandırabiliriz, kendinizi de sorgulayarak okuyacaksınız.)

Bir uyarı: Duygular Sözlüğü’nü bir arkadaşınızdan ödünç almayın, çünkü geri vermek istemeyeceksiniz, okunup rafa kaldırılacak kitaplardan değil.

Daha önemli bir uyarı: Duygular Sözlüğü’nü okuduktan sonra bir arkadaşınıza ödünç vermeyin, geri gelmeyecektir. (Ödünç verdiğimiz ve geri alamadığımız kitaplar için bir duygumuz olsaydı, adı ne olurdu acaba?) Kitap elinizin altında olsun, ara ara karıştırıp okumak isteyeceksiniz.

Hani kimi kitapları okurken heyecanla, merakla bir an önce bitirmek isteriz ama bir yandan da aldığımız hazzın biteceği üzüntüsüyle kitap hiç bitmese deriz ya, bu duygunun bir adı yok örneğin. Aslında, Duygular Sözlüğü söz konusuysa, böyle bir sözcüğe ihtiyacınız da yok. Çünkü Duygular Sözlüğü okumayı bitiremeyeceğiniz kitaplardan.

Bir oyun önerisi: Eskiden fal kitapları varmış ya, rastgele bir sayfası açılarak fal bakılan. Hadi açın bir sayfayı, okuyun o maddeyi, “olumlu” bir duygu çıkmışsa, o duyguyu yaşayacağınıza inanın. Olumsuz bir duygu mu? “Aman, iyi ki böyle bir duygu yaşamıyorum” deyip kendinizi ödüllendirin.

Yazıyı sonuna kadar okuyup bitirmiş olanlar için en kısa zamanda “bir hwyl (hu-ill)”[1] hissetmenizi dilerim. Sözlüğü okurken ben hissettim doğrusu.

[1] Ani bir rüzgârla uçarmış gibi hissedilen coşku.