Devrim bitmedi, sürüyor...

Doksan Üç

Doksan Üç

VICTOR HUGO

Çeviri: Alev Er
İletişim Yayınları
- A +

Victor Hugo, 1793 Devrimi’ni anlattığı eseri Doksan Üç’te tarihsel gerçekler ve karakterlerin bireysel çatışmalarının yanı sıra, iç savaş esnasında yaşanan kaos ve acımasızlıkları da vererek dönemin her anlamda yetkin bir panoramasını ortaya konuyor.

MÜJDE BAYINDIR

Paris Komünü’nün sonlandırılmasının ardından yaşanan iç savaşı, Fransız toplumundaki sosyal değişmeleri ve yoğun sınıf mücadelelerini anlatan Doksan Üç, komünün kuruluşundan üç yıl sonra yayımlanıyor. Paris’in Fransa ve Fransa’nın da Paris ile mücadele ettiği yıl olması ve bu durumun trajikliği de 1793 senesini Victor Hugo için oldukça özel bir hâle büründürüyor.

Romanda, dönemin siyasî ve sosyal çerçevesi oldukça ayrıntılı ve başarılı şekilde çizilirken, anlatım sık sık makro bakıştan bireysel insan hikâyelerine kayıyor. Şimdilerde baktığımızda klişe diyebileceğimiz ve günümüzdeki kötü kopya yapıtlarda görülen birçok olay örgüsünün ve çatışmanın temellerini bu eserde orijinal hâliyle görebiliyoruz. Örneğin, üç küçük çocuğunu bulmak için dağ taş demeden yol kateden, aç susuz yaşamayı umursamayan, fahişelik yapan Michelle Fléchard karakterinde gördüğümüz “ana” profiline günümüzdeki birçok eserde oldukça dramatize edilmiş hâlde rastlayabiliriz. Keza aynı şekilde baba-oğul kadar yakın olan, hatta aynı ruh ve bedene sahip tek bir insanmış gibi anlatılan Cimourdain ve Gauvain’in hikâyeleri ve yaşadıkları da günümüzde geçerliliği olan olgular.

“Denizde,” “Paris’te” ve “Vendée’d”e olarak adlandırılan üç bölüme ayrılan kitap, tarihsel olarak yaşanan gerçeklerin insan hayatındaki etkilerini de samimi bir yaklaşımla inceliyor. Değişim sadece cumhuriyetçiler ve kralcıların sıcak savaşında değil, toplumun birçok farklı kesiminde de yaşanıyor. Vücutların çarpışmasının yanı sıra fikirler de çarpışıyor; şehirler, ormanlar, kaleler gibi, ezbere bilinen düşünceler de yıkılıyor. Bu anlamda en görkemli sahnelerden birinin Lantenac’ı serbest bırakan Gauvain ve bunu ihanet sayan Cimourdain arasında yaşandığını söyleyebiliriz. Kısaca bu sahnenin evveliyatını anlatalım: Lantenac, acımasız bir komutan olmasına ve gözünü kırpmadan sayısız kişi için ölüm emri vermiş olmasına rağmen, kulede hapsolan üç küçük çocuğu kurtarır. Bu fedakârlığının karşılığında ise cumhuriyetçilerin eline düşer. İdam edilmeden önce içinde yaşadığı vicdan muhasebesi sebebiyle Gauvain tarafından serbest bırakılır ve bilinmeyen bir yola gider. Yaşananlar ışığında düşmanın serbest bırakılmasını hazmedemeyen Cimourdain ve Gauvain arasında bahsini ettiğim etkileyici konuşma geçer. Felsefî bir altyapı ile vicdan, yurtseverlik, fedakârlık, idealize edilmiş insan/toplum ve kadının yeri gibi olguları konuşurlar. Hikâyede okuyucuyu mest eden, duyguların tavan yaptığı önemli birkaç yerden biridir.

Kadın demişken… Ne kadar özgürlük için, yeni ve hakkaniyetli bir düzen için başkaldırsalar ve savaşsalar da, cumhuriyetçilerin çoğunun toplumsal cinsiyet rollerine sıkı sıkıya bağlı insanlar olduğunu görmek üzücü. Kadın ile erkeğin denkliği sorunu ve hizmet görme kaygısı günümüzde bile tam olarak aşılamamışken, 1700’lü yılların sonunda yaşayan ve savaşmakla bir ömür geçiren erkek bireyler de bu düşünce biçiminin bir anlamda öncülleri.

Romanda tarihsel gerçekler ve karakterlerin bireysel çatışmalarının yanı sıra iç savaş esnasında yaşanan kaos ve acımasızlıklar ile dönemin her anlamda yetkin bir panoraması ortaya konuluyor. Romantizm akımının önde gelen temsilcilerinden biri olarak akıllara gelen Hugo, klasisizmin kısıtlamalarına duyduğu tepki ile karakterlerin Tanrı kavramını reddetmediği ve tanrısallığı içlerinde hissedebildikleri bir metin ortaya koyuyor. Ayrıca cumhuriyeti, ihtilalleri ve özgürlüğü savunan, Fransa’da yaşanan sosyal adaletsizliği yapıtlarına taşıyan yazar, tek taraflı davranmıyor ve karşıt cephenin görüşlerine de yer veriyor. Kralı savunan Lantenac’ın kendisini öldürmeyi düşünen denizciyi sadece konuşarak aksi düşünceye ikna edebildiği etkileyici tiradı, markinin hitabet gücünün ne kadar yüksek olduğuna dair güçlü bir gösterge… Kralı savunanların da davalarına son derece inanmış olmaları, iç savaşın ulaştığı korkutucu boyutları kanıtlıyor. Karşı devrimciler, inandıkları ve ait oldukları monarşik düzenin devam etmesi için canlarını feda etmekten çekinmiyorlar, zira Fransa’da yüzyıllardır devam eden krallık düzeni gereğince sahip oldukları markilik, monsenyörlük, düklük gibi unvanlarından da vazgeçmek istemiyorlar. Yaşadıkları vatanı ve alışık oldukları düzene hissettikleri aidiyet onları “vatan toprakları”nı savunmaya itiyor, dolayısıyla Fransa topraklarını cumhuriyetçilerden çok kendilerine hak olarak görüyorlar.

Doksan Üç, aynı Sefiller gibi anlattığı dönemin tüm unsurlarını içinde barındıran, toplumun içinde bulunduğu hâli eksiksiz ve tüm bileşenleriyle anlatabilen bir eser. Nitekim sosyal durumu gereğince hiçbir sınıfa dahil olamayan dilenci Tellmarch’ın yaptığı iyilik iç savaşı uzattığında ve daha çok ölüme neden olduğunda yaşadığı ahlakî ikilem, tarih boyunca insanlığın yaşadığı evrensel çelişkinin bir örneği değil midir?