Bugüne ve düne tanıklık öyküleri

Çerçialan

Çerçialan

GAMZE ARSLAN

Varlık Yayınları

Çerçialan’da, dikkat çeken noktalardan biri de yazarın birden fazla mekâna uyum sağlaması ve yarattığı atmosferi özgün bir edebî dille vurgulaması… 

SONER SERT

İlk kitabı Çerçialan ile Yaşar Nabi Nayır Gençlik Öykü Ödülü’nü kazanan Gamze Arslan, şimdiden öykü okurlarının tanıdığı ve bir sonraki kitabını merak ettiği bir isim oldu. Yedi öyküden oluşan Çerçialan’da, köyde veya kentte sıkışan ve bir çıkış arayan kahramanların öykülerine tanık oluyoruz. “Tanıklık öykülerde hep insan dışındaki canlılara, nesnelere yüklenmiş durumda” sözleriyle, biçimsel kaygılarını dile getiren Arslan, “Küf Korkusu Olmalı İnsanda” isimli öyküsünde metropol yaşamında, kendinden başka hiçbir şeyi/ hiç kimseyi görmeyen ilgisiz komşudan ziyade, öyküyü on kiloluk iki farenin bakışından görmemizi sağlıyor.

“Dudu ve Nimet”te ise öykünün ana karakterleri gibi görünen Dudu isimli kadın veya köye gelen Çerçi yerine, Dudu’nun Nimet isimli sarı ineğin tanıklığıyla aktarıyor hikâyeyi. Bir kıskançlık duygusuyla sahibi olduğu Nimet’i öldüren Dudu, tanık durumunda olan okuyucuda derin bir hüzün, bir iç acıması bırakıyor.

“Bimka” isimli öyküsünde ise son on yılda hayatımıza yerleşen ve yerleştiği yerden bizleri itmeye çalışan kentsel dönüşüm, tahribat ve restorasyon meselesine dair bir gönderme var. “Bimka’’da restorasyon meselesine bir heykelin bakış açısı ile tanık oluyoruz.

Tanıklık, görme, bilme, şahit olma, Arslan’ın öykü anlayışının iskeletini oluşturuyor. “Jacqueline Rose, Görme ve Cinsellik kitabında Lacan ile bir balıkçı arasında geçen konuşmayı naklederken, suyun yüzeyindeki sardalye konservesini işaret eden balıkçının “Şu tenekeyi görüyor musun? O seni görmüyor!” diye kahkaha attığını ve Lacan’ın da daha sonra bu ânı düşünüp göz ve bakış arasındaki bölünmeye örnek olarak gösterdiğini söyler. Lacan’a göre konserve kutusu onu göremese de, gözlemciye geri yansıttığı ışığın odak noktası olması dolayısıyla bir anlamda ona bakıyordur. Anlatmaya çalıştığım tanıklık galiba tam da buradan besleniyor, göz ve bakışın çarpıklığı, gören gözün ve bakan gözün kopukluğu… Bunun temeli de ‘öteki’nin sorunlu ilişkiselliği ya da yokluğu gibi aslında.” sözleriyle görme biçimine dair kişisel bir bakış açısı sunan Arslan, okuyucuya, tanık olma meselesinin kişisel yorumla biçimlendiği bir aktarımla ulaşıyor. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü mezunu olan Arslan, öykülerinde derin bir felsefî bakış açısı ve varoluş sorunsalına dair de geniş bir izlek sunuyor. Felsefe Bölümü’nden sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü/ Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı’ndan bölüm birincisi olarak mezun olan Arslan, televizyon ve tiyatro mecralarında da senaryo yazarlığı yapıyor.

Çerçialan’da, dikkat çeken bir başka noktaysa yazarın birden fazla mekâna uyum sağlaması ve yarattığı atmosferi özgün bir edebî dille vurgulaması… Kalabalık bir ailede büyüyen Arslan, Çocuk Esirgeme Kurumu’nda müdürlük yapan babası sayesinde, henüz çocuk yaşlarındayken, Anadolu’da, köy ve kent yaşamına sıkça tanık olur. “İçine girdiğimiz her şeye uyum sağlamaya çalışıyoruz galiba yazarken. Oradan konuşmayı öğreniyoruz ve bir süre sonra içimizdeki çok mekânlılık, çok dillilikten çıkıyor sözcükler ve hikâyeler’’ sözleriyle, güne ve güncele, mekâna ve ait olana dair vurgu yapıyor.

“Kırk Bin Geyikli Derviş” isimli öyküsünde Arslan, Alevi mitinden besleniyor. Anne tarafından Kırşehir/ Hacıbektaşlı olan Arslan, bu öyküsünde Yavuz Sultan Selim’in katliamlarına dair de bir gönderme yapıyor. Alevi mitinden kaynaklanan masalsılık, Arslan’ın diliyle yeni bir biçim ve özgün bir üslup olarak karşımızı çıkıyor. “Alevi söylencelerinden beslenmeye çalışıyorum, biraz da hamurumda bununla yoğurulduğum için ister istemez dile ve hikâye anlatıcılığına da yansıyor fakat her zaman bu mitleri yeniden okumaya, kurmacasını yeniden biçimlendirmeye çalışıyorum. Bir tür yeniden yazma durumu diyebilirim.” Öykülerinde okuyucuya tanıklık hissi vadeden Arslan’ın, bu yönüyle de tarihe tanıklık ettiğini söyleyebiliriz.