"Bullet Park’a hoş geldiniz"

Bullet Park

Bullet Park

JOHN CHEEVER

Çeviri: Ayça Sabuncuoğlu
Can Yayınları
- A +

John Cheever'in, kalemini odak ayarı bozuk bir kamera gibi kullandığının izlenimine kapılıverirsiniz. Anlatısı ilerledikçe, kaleminin kamerasındaki ayarı değiştirmeye başlar; görüntüyü netleştirir ve çoğunluğun bakış açısından sıyrılıp kişilerin kendilerinden bile gizlediği karanlık yönlerine eğilir.

FADİME USLU

John Cheever, üçüncü tekil anlatıcının, tanrısal düzeydeki göksel konumunu yeryüzüne indiren bir devrimcidir bana göre. Nesnel ve her detaya bütünüyle hâkim olan tanrısal gözün otoritesini elinden alır; bir süre önce Can Yayınları tarafından yayımlanan Bullet Park romanında bu tavrını doğrudan uygular.

Onun için banliyölerde yaşayan orta sınıfın yazarı ya da varoşların Çehov’u yakıştırması yapılsa da, bunun dışında sahil kasabalarından kırsal bölgelerdeki çiftliklere, büyük kentlerin konforlu apartman dairelerinden seyahat gemilerine, ıssız adalardaki yıkıntı şatolara uzanan geniş bir dekor yelpazesi çiziyor yapıtlarında. Amerikan ekonomik ve sosyal hayatı içerisinde belli bir yeri olan bu dış mekânlar, yarattığı kurmaca kişiler kadar etkilidir elbette. Onun edebiyatındaki asıl vurgu mekâna değil, bir bütün olarak yerleşik sisteme ve onun dışına çıkma güdüsüne yöneliktir. Bunu yansıtırken ironi ve kara mizahtan da yararlanır.

Cheever eserleri, yaşadığı dönemin tanığıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarıyla Soğuk Savaş’ın yarattığı krizle baş etmek zorunda kalan ABD toplumunu odağına alır. Metinlerinin ana meselesi kapitalizmin farklı kültürel ve ekonomik düzeydeki bireylerle, onları kuşatan toplumla oynadığı sinsi oyunlar; bu oyunlar içerisinde bozulan doğa ve insan doğasıdır. Vietnam Savaşı ve 68 kuşağı, hatta hippiler ‘kirli gerçekçilik’ akımının çıkış yolunu açarken Cheever bu eğilimin önemli temsilcilerinden biri olmuştur. John Cheever metinlerini okurken modernizmle sınanan kahramanların öyküsünde, insanlığın tarih içindeki dönüşümü yakalayabilirsiniz. Kurmaca kişilerinin dürtüsel davranışlarında, bireylerin yalnızlık ve açmazlarında, çevresini algılayışında tarih öncesi dönemin izleri vardır. Dolayısıyla Cheever kişileri bir anlamda tarihin mirasını bedenlerinde taşır.

Öykülerinde de üçüncü şahıs anlatıcının gördüğü manzara, önce çoğunluğun bakış açısından görünendir. Genellikle panoramik bir manzaradır bu. Kalemini odak ayarı bozuk bir kamera gibi kullandığının izlenimine kapılıverirsiniz. Anlatısı ilerledikçe kaleminin kamerasındaki ayarı değiştirmeye başlar; görüntüyü netleştirir ve çoğunluğun bakış açısından sıyrılıp kişilerin kendilerinden bile gizlediği karanlık yönlerine eğilir. Cheever’ın üçüncü şahıs anlatıcısı hem gündelik hayatın kaba gerçeklerini yaşayan kalabalığın parçası hem de mistik âlemlerin farklı düzeyinde dolaşan biridir. Aynı zamanda o kaba gerçekliğin sınırlarından geçip, okur için, anlatı zamanındaki olay ve durumun ötesinde herkesçe görülemeyeni açıklayan ve sıradanı olağanüstü bir deneyime çeviren hayaletimsi bir varlıktır da. Peki, bu anlatıcı gelişen olaylara, herhangi bir olaya sabitlediği duruma, nereden bakmaktadır? Yazar, tarafsız bakış açısını, dolayısıyla konumunu birdenbire öznele çeviriverir ya da tam tersi. Serbest dolaylı anlatımın olanaklarından yararlanan Cheever, anlatıcısının yer değiştiren bakış açısıyla onun tekinsizliğini pekiştirir, bu durum sıradan olayların içinde yarattığı gerilimi de artıran nedenlerden biridir. Yazar öylesine etkili bir büyü yaratır ki, tanrısal gözün özelliklerini, yeryüzündeki herhangi bir noktaya konumlanıp manzarayı izleyenle (anlatıcıyla) onun gördüğü karakter ve okur arasında bölüştürüverir.

Bullet Park romanının ilk bölümünde âdeta okurla, anlatıcı aracılığıyla bir oyun oynar. Manzarayı gören göz nerededir, duyulan ses kimin sesidir? Okurunu yanıtsız bırakmaz ama yer ve konum değiştiren geçici anlatıcılarını bir orkestra şefi gibi yöneten kişinin kimliğini yine açıklamaz. Anlatıcının nosyonunu sürekli bir başkasına veren Cheever, bir yorumcu olarak okurun olası değerlendirmelerine bile satır aralarında değinmiştir.

John Cheever, Bullet Park’ta toplumla uyumsuz bir modern zaman kahramanı Paul Hammer karakterini yaratmıştır. Bunun karşısına koyduğu karakter, Eliot Nailles ise orta sınıfın tipik temsilcisidir.

Cheever, diğer öykülerinde olduğu gibi, Bullet Park’ta da bir dış mekândan yola çıkarak aile, okul, dini ve sosyal kurumlar aracığıyla oluşturulan, insanın kendisiyle, bu kurumlar ve toplumla yarattığı bağlarını irdeliyor. Sisteme isyanını ise bağının en güçlü olduğu varsayılan pamuk ipliğini kopararak gerçekleştiriyor.

Yazar, Boşanma Mevsimi kitabında yer alan “Marcie Flint’in Derdi” öyküsünde “Bütün büyük şehirlerin banliyölerinden kaçıyorum. Hepsi birer çukur!” dedirtir karakterine. (s.190). Terk edilen banliyö Shady Hill’dir. Yüzücü ve Ey Yıkılmış Hayaller Şehri kitaplarından tanıdığımız bu banliyö Boşanma Mevsimi’nde ““Wryson’lar”,”Cinin Kederleri”, “Ey Gençlik ve Güzellik” öykülerinin de mekânıdır; orta sınıfın gösteriye adanmış hayatlarının öğütüldüğü bütün banliyöleri Bullet Park gibi, gerilimin ana öğesidir. Bullet Park’ın da sosyal yaşam alışkanlıklarını kutsal birer ritüel, bu ritüelleri yerine getiren insanları tatlı bir uyku halinde betimlemiştir. Romanın ana karakterlerinden Nailles ailesinin tatlı uykusu bir süreliğine kâbusa dönüşür, uyanma ile kâbus ortamının sınırında muazzam bir atmosfer kurar Cheever.

Hemen her öyküsünde olduğu gibi, Bullet Park’ta da düzene uyumsuz kişileri efsanevî bir karakter olarak değerlendiriyor yazar. Hammer, Yüzücü öyküsündeki Neddy Merrill ile aynı kaderi paylaşır. İkisi de alkoliktir, alkolizmin yoksunluk krizlerini, verdiği geçici rahatlamayı, hazza ulaşma gibi duygulanımları aşama aşama yaşarlar; iç dünyalarındaki çöküntüyü gidermek için yöneldikleri davranış da aynıdır. Neddy’nin de evi Bullet Park’tadır ve konuk olarak bulunduğu banliyödeki bütün havuzları yüzerek evine gitmeyi tasarlar. Öykünün çerçevesi de Neddy’nin bu davranışıyla çizilmiştir. Henüz Bullet Park’taki evine yerleşmeyen Paul Hammer ise durmadan seyahat edip sürekli otelden otele koşmaktadır. Romanın ritmi bu bölümde olağanüstü bir hız kazanmıştır. Dili görkemli bir noktaya ulaşır. Söz konusu romanla öykünün kahramanları yaşadıkları azabı dindirmek ister ve ikisinin de ruhu mekândan bağımsız bir âlemde yüzmektedir aslında.

Bullet Park’ta Hammer’ın annesi Gretchen de yer değiştirmekte ve o da otelden otele taşınmaktadır sürekli. Oğluna bir yerde şöyle der: “Kafede Amerikan dergileri görüyorum, içindeki metinlerin büyük bir kısmı tütün, alkol ve saçma sapan otomobil reklamlarından oluşuyor, bunlar sefaleti, ruhsal fakirliği ve bencilliğin tekdüzeliğini unutmamızı sağlamayı vaat ediyor -kelimenin tam anlamıyla vaat ediyor. Uygarlık tarihinde, kendini kararlı bir şekilde uyuşturmaya meyilli büyük bir ulus hiç görülmemiştir.” (s. 150). Gretchen, Cheever öykülerindeki vurgulardan birini de açıklar bu sözleriyle. Çünkü yazar pek çok öyküsünde reklam panolarını, mağaza vitrinlerini, yüksek bedeller ödenerek satın alınan nesneleri, satın alarak konfora ulaşacağını düşünen kişi ve toplumu betimler. Söz konusu nesneler küçük birer ayrıntı olarak karşımıza çıkar, metinlerin gücü de bu küçük ayrıntıların kullanımındaki işlevsellikle doğrudan ilişkilidir.

Bullet Park’ın tekniğinin Don Kişot’la bir bağlantısı olduğu da söylenebilir. Yazarın kopuşlar ve savruluşların yanı sıra ani bir manevrayla ana anlatıya dönüverip, hiç beklenmedik bir anda romanın özündeki meseleyi ortaya çıkarmasıyla ilgili tavrından kaynaklanıyor bu benzerlik.

Bullet Park, dilimize çevrilmesini hevesle beklediğim kitaplardan biriydi. Kitabın çevirmeni Ayça Sabuncuoğlu, Cheever’ın insan ve kitle ruhunu estetize ederek çözümlerken benzersiz ironisini, küçücük detaylarda büyük resmin özünü yakalama ustalığını yansıtıyor.