Bu Dünyanın Krallığı'na sahip çıkmak

Bu Dünyanın Krallığı

Bu Dünyanın Krallığı

ALEJO CARPENTIER

Çeviri: Murat Tanakol
h2o Kitap



- A +

Bu Dünyanın Krallığı'ndaki bütün kahramanlar Afrikalı köklerini içlerinden bir yerde, bilinçaltının derinliklerinde hissederler. Bu, Jung’un işaret ettiği “kolektif bilinçaltı” kavramını akla getirmektedir. 

RAMAZAN GÜNGÖR

Birkaç yıl önce, Carlos Fuentes’in Terra Nostra'sı ile ilgili yazdığım bir yazının ilk paragrafı şöyleydi:

“Roman tarihsel bir belge değil şüphesiz ama Latin Amerikalı yazarları okurken tarihi damarlarında hisseder insan. Çünkü tarihsel olanla toplumun ruhu, mitler, masallar iç içe geçer; bambaşka bir dünyanın eşiğinden hissederiz. Buna öğrenme değil hissetme diyebiliriz; bir kültürün çamuruna, toprağına, tozuna bulanma. Fuentes bir röportajında ‘Latin Amerika'da tek bir roman yazdığımızı söyleyebilirim; García Márquez Kolombiya bölümünü, Carpentier Küba bölümünü ve Cortazar Arjantin bölümünü yazıyor’ diyor. Latin Amerika’nın büyüleyici romanı bu kaynaktan çıkıyor.”

“Büyülü Gerçeklik” akımının kurucusu, büyük yapıtların sahibi Alejo Carpentier, Latin Amerika yazınının Küba ayağıdır. Fuentes’in deyişiyle “Latin Amerika’da yazılan tek bir roman”ın biçimsel olarak kurucusu ve öncüsüdür, demek sanırım fazla ileri gitmek sayılmaz.

Sahnedekiler ve rolleri

Carpentier’in Bu Dünyanın Krallığı isimli yapıtı Haiti devrimi ekseninde yazılmış bir büyük romandır. Kitabın hemen başında karşılaştığımız köle Ti Noel ve efendi Lenormand de Mezy, anlatılacak öykünün taraflarını ve çatışmasını oluşturan iki ana karakterdir. Her iki karakter de kendi toplum, kültür ve tarihlerinin ağırlığını taşırlar sırtlarında. Ti Noel, hem tarihe tanıklığı hem de tarihin bir parçası oluşu önemliyken Lenormard de Mezy yalnızca tarihin bir parçasıdır. Çünkü Ti Noel bir devrimcidir, değişim ve dönüşüm ister, Lenormand de Mezy’ninse kendinden yana olan düzenin işleticisi olmaktan öte bir rolü yoktur. Biz okurlara düşense, iki taraf arasındaki gerilim üzerinden bu tarihsel deneyimi yeniden üretmektir.

Roman, Ti Noel’in, efendisi Lenormand de Mezy tıraş olurken, hemen yan taraftaki işkembeci dükkânında sergilenen hayvan kelleleri ile birlikte beyaz efendilerin kellesinin de sergilendiğini hayal ettiği bölümle başlar. Biraz sonra berberden çıkan efendisinin pudralanmış yüzünü de sergilenen bu kelleler arasına yerleştirecektir zihninde. Bu romanın başında ortaya konulmuş bir kehanettir ve okur bu kehanetin gerçekleşip gerçekleşmediğine romanı okuduktan sonra karar verecektir ancak. Efendinin pudralanarak iyice soluklaştırılmış, canlılık izleri silinmiş suratı ruhsuzlaşıp yaşam enerjisini yitiren beyaz adamı işaret eder gibidir.

Voodoo büyüdür ama gerçektir de

Hemen sonra söylencelerle ve Haiti devriminin önderlerinin ilki olan Mackandal’la karşılaşırız. Yani Carpentier’in büyülü gerçekliğine ilk adımı atmış oluruz. Mackandal, değirmenciyken tek kolunu kaybettiği için sığır çobanlığına verilen, anlattığı söylencelerle Ti Noel’de tarih bilincini oluşturan kişidir. Onun anlattığı öykülerle birlikte coğrafyaların ve dinlerin birbirine karıştığı, sınırları belli olmayan bir ayinler ve inançlar sistemiyle karşı karşıya gelir; Afrika inançlarıyla Hristiyanlığın iç içe geçtiği Voodoo (Vudu)’yla tanışırız. Burası aynı zamanda, büyüyle tarihsel olguların iç içe geçtiği bir dünyadır ve bu noktadan sonra Carpentier’in her bir cümlesi, romandaki her bir öğe Haiti Devrimi, kölelik, Afrika ve Voodoo’yla sıkı sıkıya ilişkilendirilerek okunmalıdır.

Aynı zamanda gerçek bir tarihsel figür olan Mackandal büyük bir köle isyanı başlatır. Ama bu tarihsel kimlik Voodoo’nun olağanüstülüğü ve tanrıların gücüyle donatılmıştır. Bu tarihin gördüğü en büyük köle isyanlarından biridir. Büyüyle toprağı, suyu, havayı zehirler. Sanki kölelikle zehirlenen, sömürülen, iğdiş edilen Afrika’nın beyaz adamdan intikamını alışıdır bu. O ve sahneye çıkan diğer kahramanlar öldükleri anda ölümsüzleşen masalsı karakterlere dönüşürler. Çırpınarak öldüklerinde bile kaçıp uzaklaşan büyülü bir kuşa dönüşürler.

Tanrı'nın krallığında ne var ki?

Romanın art alanında daima hissettiğimiz Afrika, “Kutsal Öte”dir. Hep kendinden bahsedilen ve hiç varılamayan vaat edilmiş bir cennet ya da Hristiyanlıktaki “Tanrı’nın Krallığı” gibidir. O Kutsal Öte’deki “savaşçı, avcı, hükmeden ve esirgeyen” krallara, toplumsal düzene arzu duyulur hep ama bütün bu düşsel öte, büyüyle ve olağanüstü öykülerle beslenmiş bir yerdir. Bütün cennet anlatımları gibi ulaşılamaz, temas edilemez bir yan taşır. Aslında bir bakıma bu, Tanrı’nın Krallığı’nın “Bu Dünyanın Krallığı”na dönüşüp devrimci bir nitelik kazanmasıdır. Çünkü Haiti Devrimi onu gerçekleştirme yolunda çıkılan bir yoldur. Roman boyunca bize eşlik eden davul sesleri, gelmekte olanı önceden haber vermeye çalışan bu devrimci çağlayıştır.

Romandaki bütün kahramanlar Afrikalı köklerini içlerinden bir yerde, bilinçaltının derinliklerinde hissederler. Bu Jung’un işaret ettiği “kolektif bilinçaltı” kavramını akla getirmektedir. Yazarın böyle açık bir eşleştirmesi yoktur ama ister istemez okura bunu düşündürür. Çünkü Mackandal’ın Ti Noel’e, onun da diğer çocuklara aktardığı söylenceler, onun inşası ve harekete geçirilerek devrime götüren yolda kullanılmasıdır.

Ne varsa bu dünyada

Aslında Bu Dünyanın Krallığı'nı bir devrimin tarihi olarak da okumak mümkün. Ama birçok devrim gibi o da kendi hastalıklarını içinde barındırır. Köleler efendilerine, ezilen ezene dönüşür. Bu da siyah Kral Cristophe’nin varlığında cisimleşir. Devrim sonrası zorunlu çalışmaya mecbur tutulan ve artık yaşlanmış olan Ti Noel, “(...) onun kadar siyah, onun kadar kıvırcık; onun gibi bir dudağı yerde bir dudağı gökte (...)” biri tarafından eziyet çektirilmekten büyük acı duyar ve bunu, “(...) gelinlerin yemek pişiren anaları, torunların nineleri, oğulların babaları dövdüğü (...)” bir eve benzetir. “Üstelik,” der ve devam eder, “eskiden yerleşimciler kölelerin ölmemesine –çok ileri gitmedikçe– çok özen gösterirlerdi çünkü bir köle öldürmek heybede büyük bir delik açmaktı. Oysa burada bir zencinin ölümü kamu malına kastetmek anlamına gelmiyordu. Doğuracak siyah kadınlar oldukça…” Burada Ti Noel artık yazarın sesi olmuş, onun aracılığıyla bize bütün bunları nasıl gördüğünü anlatmaya başlamıştır. Don değiştirip kazların arasına katılan Ti Noel nihai yargıyı artık tamamlamıştır: Çünkü “Tüm kazların eşit olduğuna inanmak için kaz olmanın yeterli olmadığını,” anlamıştır. Ama her şeye rağmen Ti Noel geleceğe, değişime, mücadeleye inanmaya devam eder. Çünkü bilir ki, “İnsan, kimin için eziyet çektiğini, umutlandığını hiçbir zaman bilmez. Hiç tanımadığı insanlar için eziyet çeker, umutlanır, çabalar da çabalar; onlar da hiçbir zaman mutlu olamayacak başkaları için eziyet çeker, umutlanır (...) çünkü insan her daim kendi payına düşenden daha büyük bir mutluluğun özlemini çeker.”

Caprentier, ezen ve kişiliksizleştiren her türlü düzene karşıdır. Bazen bu ezilenler alt ettikleri efendilere dönüşebilirler ama bu mücadeleden vazgeçmek anlamına gelmeyecektir. Bir bakıma gerçeğin acımazlığından kaçıp kurtulmak üzere değişik hayvan donlarına giren Ti Noel, ezilmekten yine de kurtulamamıştır. Karıncaya dönüştüğünde yine ayaklar altında kalmış ve sonrasında yine en baştaki karınca tarafından hizaya sokulup yürümeye devam ettirilmiştir. Yazara göre insanın kaçması, korkması ezilmesine asla engel olmayacaktır. İnsan mücadeleden vazgeçmemeli ve hiç tanımadığı insanlara daha güzel bir gelecek bırakmak için elinden geleni yapmalıdır.

Bu Dünyanın Krallığı'nın Haiti devrimine yakılmış muazzam bir ağıt olduğunu söylemek mümkün. Hatta kitabı okuyup bitirdikten sonra Orwell’in, Katalonya’ya Selam'ındaki gibi ağızda buruk bir tat da bıraktığı söylenebilir. Ama Carpentier’in, avangart bir anlatım tarzı ve gerçeği bambaşka bir ışık altında tutarak yarattığı bu olağanüstü eser, bilmediğimiz bir coğrafyanın ve kültürün tam içine davet ediyor bizleri.

Çevirmenin mahareti

Kitabın sonuna son derece değerli notlar eklenmiş. Ancak dipnotların ve kitabın sonundaki notların aynı numaralama sistemiyle belirlenmesi başlarda biraz karışıklık yaratıyor gibi ama yine de okur dipnotun, rakamları ayraç içinde verilen sonnot ile ayrıştırıldığını çabuk fark ediyor. En sonda yer alan ve çevirmen Murat Tanakol'un kaleminden çıkan “Büyülü Gerçeklik mi Büyülü Gerçekçilik mi?” başlıklı bölümün de oldukça faydalı olduğu söylenebilir. Ayrıca çevirmenin oldukça başarılı bir iş çıkardığını da ekledikten sonra böylesine önemli ve değerli bir eseri dilimize kazandırdığı için teşekkür etmek gerekir.