Bugün, burada, Algının Fenomenolojisi

Algının Fenomenolojisi

Algının Fenomenolojisi

MAURICE MERLEAU-PONTY

Çev.: Emine Sarıkartal, Eylem Hacımuratoğlu İthaki Yayınları

Huzur bozucu, bozguncu, sorgulayıcı fenomenoloji. Yine de yüz 150 yıllık akademik çabayla iyice uysallaşmış, kimsenin pek de okumaya yanaşmadığı risksiz tezlerin içinde çözülmüş, bilfiil bir anlaşılmazlık ya da daha kötüsü, aşikârlık perdesinin altına sokuşturulmuş fenomenoloji. Yoksa fenomenolojinin özüne dönmek için onu tekrar fenomenolojik indirgemeye mi uğratmamız gerekmektedir?

EVREN O. YURTTAŞ

Yaklaşık 70 küsur yıl sonra Algının Fenomenolojisi Türkçeye çevrildi. Şüphesiz burada bir gecikmeden bahsedilebilir ve bunun akademik sermaye ile ilişkili nedenlerine odaklanılabilirdi. Fakat gelin, burada bunu yapmayalım. Hem zaten felsefe, Husserl’in dediği gibi daima “yeniden başlamak” ise, her kitap biraz gecikmiştir. Bu gecikme olmazsa, mesafe de olmaz. Mesafe bizim hâlâ bir şeylere şaşırma yetimizi garantiye alabilecek tek kuvvettir. O yüzden bunun yerine biz bu kitabın, güncelliği ile ilgili, onun kendi şimdisine aldığı mesafe ile ilgili konuşmayı deneyelim. Fakat bu güncelliğe erişmek üzere de fenomenolojinin yeni bir felsefî sorunsal kümesi yarattığı, "Şeylerin özüne dönelim" çığlığını yükselttiği yerden başlayalım. Biraz öyküye benzeyecekse de, okurdan katlanmasını ve sıkılmamasını dileyelim.

Bir zamanlar, bir dünyalar vardı ve insanlar burada huzur içinde ikâmet ederlerdi. Bu bir dünyalar, oyun dünyaları, bilim dünyaları, aile dünyaları, okul dünyaları vs. idi. Burada huzurun şu anlamı vardı: Burada her şey olduğu gibi kabul ediliyordu. Bu bir dünyaları oluşturan "şeylerin" anlamları verildikleri gibi kabul ediliyordu. Sonra fenomenoloji geldi. Önce söz vardı; şeylerin özüne, gerçek anlamına dönebilmek için onu askıya almak gerekti. Fenomenolojinin ünlü jesti, bize bilimsel ya da sıradan olsun her tür sözü, gündelik yaşamımızı saran ve onu deneyimlerken kendisine kayıtsız kalabilmemizi sağlayan gömülmüşlüğümüzü sorgulayan huzursuz edim: paranteze alma, indirgeme.

O hâlde soru: Algının Fenomenolojisi, bu indirgemenin mutlak olamayacağını, bu edimin idealist bir felsefenin değil, varoluşçu bir felsefenin ifadesi olduğunu ısrarla bildirirken hangi yargıları askıya alıyor? Bir zamanlar bir dünyaları oluşturan hangi "şeyleri," hangi anlamları sorgu masasına yatırıyor?

Kuşkusuz, sorunun cevabının kitabın adında kayıtlı olduğu söylenecektir. Elbette denecektir, bu kitap, algıyı masaya yatırıyor. Fakat her büyük felsefe kitabı, okuruyla oyun oynar. Kendisiyle hemhâl olmayı deneyen okurunu sürekli sınamadan geçirir ve oradan oraya savurur. Tekinsizdir, güvenilmezdir, bizatihi kötü niyetlidir. Yoksa algıyla ilgili bir soruşturma bizi neden bedenlere, cinsiyete, ötekinin bedenine ve nihayet özgürlüğe dair bölümlere taşısın? Algıyı, aşikâr bir şey olmaktan çıkardığımızda, hangi alana giriyoruz ki, kendimizi özgürlüğü sorgularken buluyoruz? Okur kitabı okurken cevapları kendisi bulacaktır, o yüzden bir de kitabın sözünü burada tekrar etmeyelim. Eserin güncelliğini deşmeye devam edelim.

Huzur bozucu, bozguncu, sorgulayıcı fenomenoloji. Yine de 150 yıllık akademik çabayla iyice uysallaşmış, kimsenin pek de okumaya yanaşmadığı risksiz tezlerin içinde çözülmüş, bilfiil bir anlaşılmazlık ya da daha kötüsü, aşikârlık perdesinin altına sokuşturulmuş fenomenoloji. Yoksa, fenomenolojinin özüne dönmek için onu tekrar fenomenolojik indirgemeye mi uğratmamız gerekmektedir? Bu da bir yoldur. Fenomenolojinin üstüne çok fazla felsefî olay, yaratım ve yön değişimi vuku buldu. Onu kendi kökensel dinginliğinde (ki gerek bir kökenin varlığından, gerekse bir dinginlikten hakikaten bahsedebilir miyiz, en başında bile?) yakalamak mümkün mü bugün? Ama yine de onun ötesine geçmek için bile olsa içinden geçmemiz gerekir.

Şimdi algıyı, insana şeyleri çıplak ve olduğu gibi sunuyormuş gibi görünen kapma ediminin kendisini bir daha düşünelim. Bugün insanî algılar, yaşamımızı sarmalayan bir sürü mikro-teknolojik aygıtın algısının içinde ne hâle gelmektedir? Bir sosyal medya iletişimi, ötekinin bedenini bizim huzurumuza getirmekte midir? Burada algılayan nedir, algılanan nedir? Buradaki ıstırap hissini az çok hepimiz biliriz. Bu, gündelik yaşamı saran ıstıraptır. Algı, bizim algımız olmayı, bellek, bizim belleğimiz olmayı, bedenimiz dijitalleşip yitip giderken, öteki, erişilebilir bir beden olmayı bıraktığı ve nihayet çevremizi saran fenomenler, onları sarmalayan göstergeler bir dünya oluşturmayı bıraktığında duyumsanan parçalanmışlık. Belki de şu kuşku paylaşılmalıdır, karşımızda olan eserin bize sahip olduğu tüm radikallikle söylediği bir şeyi çiğneme pahasına: Başından beri özne bir dünyayı değil de, bir dünya olarak örgütlenmiş deneyim yapılarıydı belli bir özneyi oluşturan. Şüphesiz yapısalcılık ile fenomenoloji arasındaki, Türkiyeli okurun, en azından bir kısmının bildiği bir tartışmayı hortlatmak değil amacımız. Bunlar heyecan verici tartışmalar olsa da, bir felsefî girişimin değerini diğeri aleyhine küçültmeyle neticelenen bir taraf seçmeye vardırır insanı. Özellikle gerçek taraflar yerlerini irili ufaklı tilmizlere terk edip, eskinin can alıcı tartışmaları birkaç ders saatinde anlatılmaya başlandığında. Tabii, okuru tarafsızlığa itmeyi, eseri ne idüğü belirsiz bir nesnellik, hatta bir entelektüel yaratıma saygı duyma çağrısı uğrana −ki bu belki de coğrafyamızdaki en tehlikeli eğilimlerden biridir− tartışılmaz kılmaya çalışmıyoruz. Aksine, bir felsefî eserle ister dostane ister hasmane olsun gerçek ilişkiler, ancak sahici sorulardan doğar. Okuru fenomenolojinin yöntemini çalarak, akademik oldubittilerden, aşikârlıktan çıkmaya, onları paranteze almaya çağırıyoruz.

O yüzden korkusuzca ama bir yandan da huzursuzca ilerleyelim. Bir dünyası kalmayan bir özne ikamet edemez. Bu durumun neticesi kalıcı ve gelişigüzel bir huzursuzluktur. Huzur bulmak için yapılabilecekler son 30 yılın dünyasının kanlı tarihine kayıtlıdır. Huzur istencinin masumiyetinden şüphe etmeyi bize fenomenoloji zaten öğretmişti. Tıpkı Nietzsche'nin hakikat istencinden şüphe etmeyi öğrettiği gibi. Fakat fenomenoloji, az veya çok huzurlu, yani fenomenlerin hâlâ bir dünya oluşturmaya muktedir olduğu bir çağa doğmuştu. Kerteriz noktalarının sabit olduğu, sınırların görece net çizildiği bir çağa. Her bir kerteriz noktası bir dünyaydı ve belli kurallarla, birinden diğerine dağılmaksızın geçiliyordu. Kendi bedenli varlığımızı deneyimliyor, ötekinin bedeni bize kendisini sunuyor, ona temas edebiliyor −bu temas şiddet yüklü de olsa, göğüs göğse siper savaşı ile çağdaş savaş teknolojileri, uzaktan kumandalı teknofil savaş arasındaki muazzam farkı düşünün− onunla ortaklaşabiliyorduk. Fakat bugün öyle mi?

Öyle olmadığını biliyoruz. Bütün dünyalar saldırı altında, dağılmış, sınırlar çözülmüş, kerterizler okunmaz hâle gelmiş durumda. Okur buradan muhafazakâr bir yönelim çıkarmakta acele etmemeli. Ne de bir teknoloji paranoyası.

O hâlde, bir öykü sözü verip, yalnızca sorular sunan bu yazının okura teklifi şu olsun: Gelin Algının Fenomenolojisi'ni tekrar kat ederek, teknofil ve paramparça dünyamızın bize sunduğu manzara üzerine düşünelim. Bir eserin güncelliği, nihayetinde bizim güncelliğimizle, bizim sorunlarımızla ilişkisinde saklıdır. Güncellenebilirliği onun kudretidir, ama bu potansiyel kudret, eserin sakladığı ve dünyaya gelmek için çağrıda bulunan bu şiddet, birileri gelip onu yeniden ele almadıkça asla gerçekleşmez. Belki bunu gerçekleştirebilirsek, bizi sarmalayan huzursuz manzaradan çıkış üzerine bir yol buluruz, kim bilir... Aynı hareket noktalarını paylaşmasak bile, aynı sonuçlara varamayacak olsak bile Algının Fenomenolojisi günümüz dünyasına çok çetin sorular taşıyor. Ötekinin bedeninden, ortaklaşmaya, özgürlüğe uzanan huzur bozan sorular. Nasıl ki Nietzsche bize hakikat istencini sorgulamayı öğretirken, hakikati küçümsemekten sakınmayı da öğrettiyse, biz de fenomenolojiden huzur istencini sorgulamayı öğrenirken, huzuru küçümsememeyi öğrenelim. Huzursuzluğumuzu sakince kabullenmeden, huzuru da bulamayız. Ve onu yeniden bulduğumuzda, bunun bir uyuşukluk olmamasına dikkat edelim.