Gündem

Yıldıray Oğur'dan karşı görüş: MİT TIR'ları nasıl durduruldu, devlet görevlilerine casusluk suçlamasının dayanakları ne?

Jandarma personeli ve savcılar hangi bulgularla suçlanıyor, Dündar ve Gül iddianamesi neden sorunlu?

08 Mart 2016 17:44

Türkiye gazetesi yazarı Yıldıray Oğur, MİT TIR’larının 1 ve 19 Ocak 2014’te yargı ve TSK’da bazı personelin yürüttüğü "bir çete faaliyeti" sonucu durdurulduğu iddialarını dört bölümlük bir yazı dizisiyle ele aldı.

1 Ocak ve 19 Ocak 2014 Hatay-Kırıkhan ve Adana-Ceyhan ilçelerinde MİT’e ait TIR'ların durdurulması olayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen ‘Selam Tevhid’de kumpas’ soruşturmasına dâhil edilmişti. Soruşturma kapsamında 25'sı asker olmak üzere 55'i tutuklu toplam 122 şüpheli hakkında İstanbul 14'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'ne dava açılmıştı. Hazırlanan iddianame İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 9 Kasım'da kabul edilmişti.

Yıldıray Oğur, ‘Selam Tevhid’de kumpas’ iddianamesinde yer alan “Bu durum da açıkça göstermektedir ki şüpheliler, kafalarındaki kurgu doğrultusunda, Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı'nı sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasında denedikleri gibi El Kaide Terör Örgütü ile irtibatlandırmaya çalışmaktadırlar...” ifadelerini hatırlattı.

Soruşturma sürecinde tutuklanan savcı Özcan Şişman'ın, Reyhanlı saldırısından önce gelen MİT uyarısını dikkate almadığını "itiraf" niteliğinde ifadelerle Cumhuriyet gazetesine açıkladığını belirten Oğur, Adana Ceyhan gişelerinde durdurulan TIR'lara refakat eden MİT personelinin ifadelerine de dikkat çekti.  

Aynı ifadelerin MİT TIR’ları haberleri nedeniyle casusluk suçlamasıyla tutuklandıktan sonra Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararıyla 92 gün sonra tahliye edilen Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül hakkında hazırlanan iddianamede de yer aldığını hatırlatan Yıldıray Oğur, iki gazeteci hakkındaki iddiaların delillendirilmesi konusunda ise eksiklikler olduğunu dile getirdi. Yıldıray Oğur, “Tabii ki şimdi ortada buz gibi bir devlet içi çete ve casusluk soruşturması var. Buzdolabı arkasına hardidsk yerleştiren şeytani bir kötü akıl yok. Ama iddia bununla ilgili haberi yapan gazetecilerin de bu şebekenin bir parçası ve casus olduğuysa bunun iddianamede somut delilleriyle ortaya konulması gerekir. MİT TIR'ları meselesinde aleni olarak yalan söyleyen bir gazeteci için bile olsa bunu söylemek zorundayız” ifadesini kullandı.

ABD'nin Suriye konusundaki rota değişiklikleri ile Türkiye'de gelişen MİT TIR'ları krizini de ilişkilendiren Yıldıray Oğur’un “TIR’ların arkasında ne vardı?” başlığı altında yayımlanan dört bölümlük yazı dizisi şöyle:

 

TIR’ların arkasında ne vardı -1 / 29.02.2016 

 

“Başbakanlık Çalışma Ofisi'nin ön ve arka girişlerini gören 87-05 ve 87-09 MOBESE kamera kayıtları ile Başbakanlık Çalışma Ofisi'ne ait 3 (üç) adet güvenlik kamera kaydı...”

Can Dündar ve Erdem Gül için hazırlanan iddianameyi okurken karşımıza çıkan paragrafın devamını da okuyalım:

“24.11.2012 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı (Cumhurbaşkanı) Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile birlikte, İran Meclis Başkanı Ali Laricani ve Suriye Ulusal Konseyi Lideri Muaz El Hatip ile Beşiktaş Çalışma Ofisi'nde yapmış oldukları görüşmelerin takip edilerek güvenlik kamerası görüntülerinin sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturma dosyasına konulması...”

Aslında paragraf Selam-Tevhid soruşturması hakkındaki iddianameden. Zaten Dündar/Gül iddianamesi o iddianamenin ve MİT tırlarının durdurulması hakkındaki iddianamenin geniş bir özeti ve Can Dündar’ın köşe yazılarından ibaret neredeyse.

İddianamedeki aksaklıklara gelmeden MİT tırları neden Ocak 2014’te 15 gün arayla iki kez durduruldu ve tırlardan çıkan malzemeyle ilgili aynı haber üç kez yapıldı sorularına bir cevap bulmalıyız.

Bunun için de hikâyeyi en başından anlatmamız gerekiyor...

Selam Tevhid (Kudüs Ordusu) soruşturmasını yürütenler herhâlde Laricani’yle Erdoğan ve Fidan’ın görüşmesini onların İran ajanlıklarına delil yapmak için izlediler. Peki aynı gün o görüşmeden sonra Suriyeli muhaliflerin lideri olan Muaz El Hatip’le yaptıkları görüşmeyi nasıl açıklayacaklardı acaba?

Zaten Türkiye’de son beş yılda olan biteni Suriye demeden açıklamak mümkün mü?

Mart 2011’e dönelim...

Suriye’de isyanın başladığı günlere. Türkiye altı ay boyunca Beşar Esad’ı reforma ikna etmeye çalışmış, Batılı müttefikleri gibi temasları kesmemişti.

ABD, Ağustos 2011’de Esad’ı gayrimeşru ilan edip, istifaya çağırmıştı. Batı medyası ve onlara bakarak pozisyon alan içerideki isimler Türkiye’yi hâlâ Esad’la görüştüğü için sert biçimde eleştirmekteydi.

Ağustos 2011’de Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Şam’da Esad’la yaptığı altı saatlik görüşme, Başbakan Erdoğan’ın telefon diplomasisi de Esad’ı durdurmayınca Türkiye 21 Eylül 2011’de Suriye ile ilişkileri kesti, Suriye’ye karşı koalisyonun içinde yerini aldı.

12 Aralık’ta Fas’ın Marakeş şehrinde toplanan ABD, AB ülkeleri, Türkiye ve Arap ülkelerinin oluşturduğu Suriye’nin Dostları grubunun toplantısından şu radikal karar çıkmıştı:

"Katılımcılar, Ulusal Koalisyon’u Suriye halkının meşru temsilcisi ve Suriye muhalefetinin altında toplandığı çatı örgütü olarak kabul eder... Beşar Esad meşruiyetini yitirmiştir ve sürdürülebilir bir siyasi geçişe olanak sağlamak üzere kenara çekilmelidir."

Artık Suriye’de meşru muhatap Suriyeli muhaliflerse onların askeri olarak desteklenmesi de meşruydu. Suriye muhalefetinin merkezi İstanbul’daydı. Muhalefetin İstanbul’da yerleştiği havaalanına yakın otel aynı zamanda ABD, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan istihbaratından yetkililerin içinde yer aldığı Suriye’deki muhaliflere askerî desteğin koordine edildiği askerî operasyonlar merkezine dönüşmüştü.

Daha sonra MOM (Türkçe ‘Müşterek Operasyon Merkezi’nin kısaltması olarak) adını alacak merkezde görev yapan CIA görevlileri, Türkiye’nin güneyindeki otellerde Suriyeli isyancı komutanlarla görüşmeler yapıyordu.

Yani 2012 ve 2013 yıllarında Suriyeli muhaliflere askerî yardımda bulunmak gizli saklı, gayrimeşru bir iş değildi. Bu askerî yardımın kimlere yapılacağı, kimlere yapılmayacağı, ne kadar ve hangi türde silahlarla yapılacağı konuları tartışmalı olsa da Suriyeli muhaliflere askerî yardım MOM’un denetiminde yürütülen başta ABD olmak üzere ilgili herkesin haberi olan ortak bir operasyondu. 

Böylece Özgür Suriye Ordusu komutanlarının yaşadığı Türkiye, Suriye rejiminin düşman sıralamasında en üst basamağa çıktı.

Haziran 2012’de bir Türk jeti Suriye rejimi tarafından düşürüldü. Ekim 2012’de Akçakale’ye düşen Suriye’nin bir top mermisi beş kişiyi öldürmüştü. 21 Kasım 2012’de Türkiye NATO’dan savunma için Patriot Savunma Sistemi talep etti. İşte 3 gün sonra Aşura törenlerine katılmak bahanesiyle önce Şam’a uğrayıp İstanbul’a gelen İran Meclis Başkanı Laricani’nin gündemi Patriotlara karşı Türkiye’yi ikna etmekti. Herhalde her Batılı başkentin ne konuşulduğunu merak ettiği bir görüşmeydi. Muhtemelen bu yüzden de MOBESE kayıtları Selam-Tevhid örgütü dosyasına konmuştu.

Suriye meselesine hızlı giren ABD’nin, aynı tarihlerde Suriye ve muhalifler hakkında kafası da hızla karışmaya başlamıştı. Özellikle de Nusra grubu yüzünden. Tam o sırada 2012 yazında Nusra’nın Türkiye’den destek bulduğuyla ilgili ABD basınında masabaşı haberler çıkmaya  başladı.  (Türkiye Nusra’yı 2014 yılında terörist listesine aldı)

ABD’nin Suriyeli muhaliflere bakışındaki şüpheleri esas artıran, hatta Arap Baharı’ndan soğutan ise 11 Eylül 2012’de Libya’daki isyanda muhaliflere yardım etmiş Arabist büyükelçisinin El Kaide’ye yakın bir grup tarafından öldürülmesi oldu.

Bu yeni bir 11 Eylül travmasından sonra Dışişleri Bakanı Hillary Clinton başta ABD’de Suriye meselesinde Türkiye’ye yakın ekip tek tek tasfiye oldu. Sadece kendileri değil, fikirleri de.

Aralık 2012’de ABD Nusra’yı terör örgütü listesine aldı. Şubat 2013’de Obama CIA ve Pentagon’un Suriyeli muhalifleri silahlandırmak planlarına ilk blokajı koydu.

Arap Baharı’ndan korkup vazgeçen ABD, teselliyi başka omuzlarda aramaya başlamıştı. Şubat 2013’te İran’la başlayan gizli görüşmelerde masanın üzerindeki dosyalardan biri de Suriye olacaktı.

Bu arada cephenin en önünde olan ve sürekli muhaliflere verdikleri sözleri tutmayan müttefikleri tarafından yalnız bırakılan Türkiye, 2013 Mayısında önce Akçakale ardından Reyhanlı’da Suriye rejiminin hedefi oldu.

O tarihte Türkiye tarihinin en büyük saldırısı olan Reyhanlı Katliamı sonrasında bir el harekete geçti ve belgeler sızdırılmaya başlandı.

Suriye istihbaratının arkasında olduğuyla ilgili yüzlerce ön bilgi, istihbarat ve takibe rağmen Jandarma’nın Nusra’nın eylem yapabileceği hakkında Reyhanlı’yla ilgisiz bir istihbarat raporu Redhack’e sızdırılıp, katliamı Nusra’nın yaptığı iddia edildi. Ne tuhaftır ki Redhack’n sözcüsü daha sonra polis muhbiri çıktı.

Daha da ilginci Redhack’in 2012’nin ortalarında bir FBI’ya çalışan bir hacker’dan yardım aldığının ortaya çıkması olacaktı

Ne tesadüf ki katliamın meydana gelmesinde en ciddi ‘ihmal’ bütün ön istihbaratlara ve uyarılara rağmen katliamı yapan isimleri tutuklamayan Savcı Özcan Şişman’a aitti. Şişman, daha sonra MİT tırları davasının da en önemli figürü olacaktı.

Hareketlenme devam etti. 30 Mayıs 2013’te bu kez Adana’da sarin gazıyla saldırmaya hazırlanan Nusracıların yakalandığıyla ilgili haberleri çıktı.

Bu arada Esad rejiminin zayıflamasıyla birlikte muhalifleri silahlandırmak için girişimler yeniden hızlanmıştı. MOM devam ederken, bu kez ABD’nin Ürdün üzerinden, Suudi Arabistan’la birlikte muhaliflere silah ve asker göndereceği haberleri medyada yer aldı

Ama Suriye cephesini parçalayan esas gelişme Mısır’da oldu. Temmuz 2013’te meydana gelen Mısır darbesi, Suriye meselesindeki müttefiklerin arasını açtı, ayrışma sahaya da yansıdı.

Ve 21 Ağustos 2013’te Esad rejimi Şam yakınlarında muhaliflerin elindeki Guta’da kimyasal silah kullandı. Gözler 2012 yılında Suriye’de kimyasal silah kullanılmasının askerî müdahale için kırmızı çizgi ilan eden Obama’ya çevrilmişti. Ama Obama topu taca attı, Rusya’yla temaslara başladı. Böylece ABD, Suriye’ye asker indirmeyeceğini ilan ederek, alanı Rusya ve İran’a terk etti.

ABD politikası buradan sonra hızla değişmeye başladı. Obama’nın Suriye politikalarını daha fazla taşıyamayan Suriye özel temsilcileri Robert Ford, Frederic Hof istifa ettiler. Petraus, Panetta, Hagel de Suriye meselesi yüzünden Obama’yla anlaşamayıp görevlerini bıraktı ya da görevden alındılar.

Tasfiyenin sadece Washington’la sınırlı olması yetmiyordu. Obama’nın en yakın adamları tarafından dahi topa tutulduğu yeni pozisyonunu haklı çıkarmak için suçun Suriye konusunda birlikte hareket edilmiş eski müttefiklere atılması gerekiyordu.

2014’ün bahar aylarında MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Suudi İstihbarat Şefi Bandar bin Sultan hakkında ABD basınında terörü destekledikleriyle ilgili peşi sıra haberler çıkmaya başladı.

Obama’ya ve CIA’ye çok yakın bir isim olan David İgnatius, Hakan Fidan’ın İran’a Mossad ajanlarının ismini verdiğini iddia ettiği o meşhur yazıyı yazdı.

Prens Bandar bin Sultan ise doğrudan “teröristlerin prensi” ilan edilmişti. Suudiler bu kampanya karşısında Nisan 2014’te Bandar’ı görevden aldılar.

ABD’nin Suriye’de pozisyon değiştirmesiyle birlikte Türkiye’de de sinyali alanlar harekete geçti.

Eylül 2013’te yine Adana’daki bir savcı, Nusra’nın Türkiye’den sarin gazı malzemesi aldığını iddia eden bir iddianame hazırladı. Haber, Cemaat'e yakın medyada geniş yer aldı

Batı medyasıyla paralel olarak, Türkiye’de Cemaat ve PKK medyasında Türkiye’nin Nusra’yı (daha sonra DAEŞ’i) desteklediği haberleri çıkmaya başladı.

sonraki alametleri iddianameden verelim:

Emre (Emrullah) Uslu'nun 19 Eylül 2013 tarihinde Taraf gazetesinde yayımlanan "El Nusra'yı Kim Destekliyor" başlıklı köşe yazısı, 

Fetullah Gülen'in 25 Eylül 2013 tarihinde "din adına işlenen cinayetler" konulu konuşması,

İki gün sonra Zaman gazetesinde bu konuşmanın İslamafobia'ya vurgu yapılarak haberleştirilmesi,

Bir gün sonra Samanyolu Televizyonu'nda yayınlanan "Şefkat Tepe" adlı dizideki "Karar Kurulu" sahnesinde "Türkiye'nin teröre destek veren ülkeler arasına sokulacağı, dünya çapında terör örgütü kabul edilmiş illegal yapılara yardım ettiğinin raporlanıp, uluslararası arenada ciddi bir yalnızlığa itileceği, El Kaide'ye ve illegal İslami radikal terör örgütlerine yardım ediyor algısı oluşturularak yalnızlaştırılacağı" şeklinde diyalogların geçmesi,

Emre (Emrullah) Uslu'nun "Today's Zaman" isimli gazetede yazdığı "Disengaging From Al-Qaeda" başlıklı 06/10/2013 tarihli köşe yazısında; "Türkiye'nin, El Kaide militanlarının Türkiye sınırından Suriye'ye geçmesine göz yumduğunu, hatta bu gruplara MİT'in yardım ettiğini, bazı sivil toplum kuruluşlarının MİT'in El Kaide'ye yaptığı yardımlarda aracı olduğunu" belirtmesi,

STV’deki "Şefkat Tepe" isimli dizinin 12/10/2013 tarihli 21. Bölümündeki "Karanlık Kurul" sahnesinde "Batı düşmanlığı ve radikal dinî gruplarla iş birliği yapıyor imajı tuttu, devam etmeliyiz" şeklinde diyalogların bulunması,

Emre (Emrullah) Uslu'nun Taraf gazetesinde yayımlanan "MİT Haberleri Neden Sızdı, Ne Olur" başlıklı ve 24/10/2013 tarihli köşe yazısında "El Kaide'nin faaliyetlerinin Türkiye üzerinden koordine edildiği konusunda batılılarda ciddi kuşkuların olduğu, MİT'in sistem dışı faaliyetlerinin Türkiye'nin izole olmasına neden olacağı, hatta Türkiye'nin terörü destekleyen devletler arasına sokulabileceği" yazısı...

Yani cemaatin istihbaratçı kadrosu 17 Aralık’tan çok önce ABD’nin Suriye meselesindeki pozisyon değişikliğiyle paralel olarak AK Parti iktidarını Nusra ve DAEŞ’le birlikte göstermeye başlamıştı.

Ve 3 Aralık 2013...

17 Aralık operasyonlarına iki hafta var. İddianameye giren Can Dündar’ın Cumhuriyet’teki yazısından olacakları okuyalım:

“Diyelim ki bir bavul dosyanın depremiyle iktidara geldiniz.
O dosyalar olmasa, yine hükümet olmuştunuz belki, ama iktidar olamazdınız. 
Bir bavul dosya, önünüzdeki en büyük engeli temizledi. 
İşte öyle koltuğa oturduysanız, -bu meşhur Ankara atasözüne göre- yine bir bavul evrakla koltuktan düşersiniz...”

“Amerikan rüzgârı bu, belli mi olur; gün gelir esintiyi Pensilvanya’dan yana döndürür, Ankara’da ampulleri söndürür. 
Şimdilerde Ankara’da çok etkili bir Batılı büyükelçinin, bir eski siyasetçiye “Türkiye’de yakında tarih değişecek, hazırlıklı olun” dediği konuşuluyor...”

Fevkalade bir tahmin! Ama bu tahminin nasıl bu kadar fevkalade olabildiğini, o etkili Batılı büyükelçinin kim olduğunu bilmiyoruz. Çünkü savcı sormamış, izlerin peşinden gitmemiş, iddianameye Can Dündar’ın yazılarını copy paste etmekle yetinmiş.

Yazıdaki "kehanet" gerçekleşti ve 17/25 Aralık operasyonları oldu. Ama istenen olmayınca uzun süredir sinyalleri verilen Suriye üzerinden ocak ayının ilk günü, yeniden harekete geçildi...

…..

MİT tırlarına yeni geldik. Yarın devam edeceğiz...

 

 

TIR’ların arkasında ne vardı –2 / 01.03.2016

 

Genelde bilinenin aksine iki MİT tırları durdurma olayı vardı. İlki yılın ilk günü 1 Ocak 2014’te yaşandı. Resmî kurumların tatilde olduğu, yılın en tenha günü seçilmişti. İhbara göre tırlar ‘bölücü terör örgütüne’ yani PKK’ya silah götürmekteydi.

 X1 rumuzuyla savcılığa ifade veren MİT mensubunun ifadesinden okuyalım:

“Kara Kuvvetlerinden müstafi binbaşı olarak Millî İstihbarat Teşkilatı'nda çalışmaya başladığını, olay tarihinde Reyhanlı'da görevli olduğunu, 31 Aralık 2013 günü Ankara'dan Halep Türkmenleri'ne Kilis'teki hudut hattından verilmek üzere insani yardım malzemesi götürme emri aldığını, 1 Ocak 2014 günü gerekli hazırlıklarını tamamladıklarını, saat 15:50 sularında Reyhanlı'dan Kırıkhan istikametine 1 tır ve 1 binek araçla toplam 4 teşkilat personeli ile birlikte hareket ettiklerini, yaklaşık 10-15 kilometre gitmelerini müteakip trafik ekibi olduğunu beyan eden bir polis tarafından durdurulduklarını, teşkilat personeli olduklarını beyan etmeleri ve kimliklerini göstermeleri üzerine polis memurunun araçlarla ilgili bölücü örgüte silah götürüldüğü yönünde İl Jandarma'ya ihbar yapıldığını, bu yönde kendilerine telsizden anons geçilmesini müteakip en yakın ekip olarak kendilerini durdurduğunu, MİT mensubu olduklarını bilmediklerini, durumu sıralı amirlerine ileteceğini, yolun durmak için müsait olmadığını, tırı biraz ileriye alalım dediğini...”

Şimdi burada biraz duralım. İfadedeki en ilginç ayrıntı şu cümlede: “Ankara'dan Halep Türkmenleri'ne Kilis'teki hudut hattından verilmek üzere insani yardım malzemesi götürme emri aldığını...”

Kilis’in karşı tarafında bugünlerde gündemde olan Azez var. Öncüpınar ve Çobanbey sınır kapıları burada. Peki Ocak 2014’te orada neler oluyordu?

Kapı kimin elindeydi? Kim kiminle savaşıyordu? Gazete arşivlerine girmek yeterli.

O tarihlerde Özgür Suriye Ordusu’nun elinde bulunan Azez ve sınır kapıları 2013’ün son aylarından itibaren DAEŞ saldırıları altındaydı. Saldırılar yılın son günleri ve ocak ayının başında arttı. DAEŞ’e karşı Azez ve sınır kapılarını Türkmen Sultan Muhammed Fatih Tugayları, Özgür Suriye Ordusu ile birlikte hareket eden Liva Tevhid gibi muhalif gruplar koruyordu.


(Suriye Türkmen Meclisi Başkan Yardımcısı Tarık Sulo Cevizci: 2014 yılının Ocak ayında Halep merkezde ilk çatışma yaşandı. Ondan sonra Halep’in Çobanbey kasabasında DAEŞ ile çatıştık. DAEŞ, Türkmenlerin çoğunlukta olduğu Çobanbey’i işgal etti

Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı 12 bin nüfuslu Çobanbey’e yönelik DAEŞ saldırıları sonucu Türkmen köyler boşalmış, Türkiye’ye doğru göç etmeye başlamışlardı.


Türkmen gruplar-ÖSO ile DAEŞ arasındaki çatışmalar sırasında Türkiye tarafına düşen bir havan nedeniyle 29 Ocak 2014 günü Türk Silahlı Kuvvetleri sınırın karşı tarafındaki DAEŞ hedeflerini vurmuştu.

Çobanbey’i korumak isteyen Türkmen gruplarla DAEŞ arasındaki çatışmalar üç gün sürdü. 
Çatışmaların sonucunu 3 Şubat 2014 tarihli Zaman gazetesinden okuyalım: Çobanbey DAEŞ’in kontrolüne geçti.

Ama bu işgal kısa ömürlü oldu ve bir ay sonra DAEŞ bölgeden çekilmek zorunda kaldı. Böylece Azez ve Kilis’teki sınır kapıları muhaliflerin elinde kaldı.

İşte “DAEŞ’e gidiyor” denen meşhur MİT tırları, Kilis’te sınırın karşı tarafında DAEŞ’e karşı savaşan Türkmenlere ve Özgür Suriye Ordusu’na gidiyordu. Türk Silahlı Kuvvetlerinin DAEŞ’i vurduğu günlerdi. Tırlar zamanında ya da yeterince gidemediği için Türkmenlerin yaşadığı Çobanbey düşmüş, binlerce Türkmen göçmen olmuştu.

Peki ilk MİT tırı nasıl durdurulmuştu?  Yine iddianameden okuyalım. 1 Ocak 2014 günü Hatay İl Jandarma Komutanlığı’nın Alo 156 hattına 15.29’da bir ihbar telefonu geldi:

"06 B. 8... tır, 06 D. 3... dorse, 31 . 5... plakalı Linea marka otomobil ile Reyhanlı ilçesinden Kilis iline giden plakası belirtilen araçlar ile terör örgütüne silah götürüleceği..."

İhbarı yapan kişinin adı Tahir Kaya’ydı. Peki Tahir Kaya kimdi? Yine iddianameden:

“Jandarma 156 ihbar hattı kayıtlarından alınan ihbar ses kaydı ile şüphelinin ses örneğinin karşılaştırılması sonucu Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü'nce düzenlenen ANK-SGD-15-00581 numaralı uzmanlık raporu içeriğine göre; 'Tahir Kaya ismiyle ihbarı yapan kişinin, suç tarihi itibariyle Hatay İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü emrinde astsubay olarak görev yapan şüpheli Halil Alp olduğunun' tespit edildiği...”

İhbarın yapılış şekli ise her şeyden çok şüphe çekiciydi.

“Halil Alp'in, HTS kayıtlarından ihbardan bir dakika önce saat 15:28:06'da görüştüğü tespit edilen Hatay İl Jandarma İstihbarat Müdürlüğü'nde görevli şüpheli Gökhan Bakışkan ile irtibatlı olarak, Hatay İli Köprübaşı Semti Künefeciler Meydanı'nda, sabit MOBESE kamerasının arızalı olup kayıt yapmadığı ve hareketli kameranın ise başka tarafların görüntülerini kaydettiği esnada görüntü alma kapsamı dışında bulunan bir yerden telefon kulübesine girerek...”

Hatay Jandarma İstihbaratı’nın kendi kendine ihbarının gereğini kim getirmişti peki? Tabii ki;

“Şüpheli Halil Alp'in yaptığı sahte ihbar üzerine aralarında daha önceden anlaşan Hatay İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürü şüpheli Mehmet Fırat ile şüpheliler Gökhan Bakışkan ve Hayati Özcan'ın harekete geçtikleri, birlikte olay yerine gittikleri...”

Tırlar Hatay Valisi’nin “MİT tırları, bırakın” yazısıyla bırakıldı ama geri dönerken tekrar önü kesildi:

“Talimatın saat 20.30'da Kırıkhan İlçe Jandarma Komutanı'na tebliğ edildiği, Kırıkhan İlçe Jandarma Komutanı ve personelinin arama ısrarına son vererek olay yerini terk ettikleri, MİT Hatay Bölge Başkanlığı'nda görevli personelin olay yerinde kaldığı ve Millî İstihbarat Teşkilatı'na ait yardım tırının yoluna devam ettiği, Bir süre sonra Hatay Bölge Başkanlığında görevli MİT mensubunun, tırların Reyhanlı'da bulunan Millî İstihbarat Teşkilatı'na ait üsse dönmesi yönündeki talimatıyla tırların geri döndüğü, hiçbir adli görevinin bulunmamasına rağmen olay yerinden ayrılmayarak arama konusundaki ısrarlarını devam ettiren Hatay İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürü şüpheli Mehmet Fırat ile şüpheliler Gökhan Bakışkan ve Hayati Özcan'ın, olay yerine gelen Cumhuriyet Savcısı Özcan Şişman ile birlikte geri dönmekte olan tırı tekrar durdurdukları ve arama yapmak için ısrarlarını devam ettirdikleri...”

Israrın boyutları, yine iddianameden:           

“Savcı Özcan Şişman'ın aracından iner inmez 'bunlara kelepçe takın, cep telefonlarını toplayın üstleriyle görüşmesinler, tırın şoförünü bulun, tırın kapağını açsın' şeklinde polislere talimatlar verdiğini...”

“Kırıkhan Başsavcısı Yaşar Bey'in 'ben buranın kralıyım, hepiniz benim kölemsiniz' ifadesini kullanarak tırı durdurun diye bağırdığını...”

Ve tabii esas büyük arzunun tırların yükünü görüntülemek ve medyaya vermek olduğu;

“Saat 18:14'te İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde görevli şüpheli Gökhan Bakışkan'ın, herhangi bir adli görevinin bulunmamasına rağmen 156 çağrı hattını arayarak "sağlam bakılması için" olay yeri inceleme timini çağırdığı, 295 no'lu çağrı kaydında; olayla ilgili haberlerin internete düştüğüne ilişkin konuşmaların olduğu ses kayıt dökümlerinin bulunduğu...”

Tırlara baskının nasıl cemaate yakın bir İstanbul Emniyeti muhabiri üzerinden, “İHH tırı” denerek haber yapıldığının hikâyesi bu köşede daha önce anlatılmıştı

Haber sızdırıldığı saatlerde artık tırların ne tırı olduğunun bilinmesine rağmen, haberin İHH tırı diye sızdırılmasındaki kötü niyetin altını bir daha çizelim.

Zaten tırlar hikâyesi bir kötü niyet hikâyesi.

İlk deneme başarısız oldu, tırların dorseleri açılıp malzemelerin fotoğrafı çekilemedi.

Ama Azez’de DAEŞ’e karşı savaşan Türkmenler ve ÖSO’ya yardımlar gidecekti yine. Ve birileri o yardımın ne zaman ve kim tarafından götürüleceğini biliyordu.

İddianameden;

“Ankara İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde jandarma astsubay olarak görev yapan şüpheliler Halil İbrahim Köse ve Mahmut Özcan'ın, Millî İstihbarat Teşkilatı'nın söz konusu yardım faaliyetini ve bu faaliyette görev alacak MİT mensuplarının açık kimlik ve adres bilgileri ile kullandıkları cep telefon numaralarını Millî İstihbarat Teşkilatı aleyhine casusluk faaliyeti yürüttüğü anlaşılan bir şüpheliden temin ettikleri...”

7 Ocak 2014’te adları ve telefon numaraları “Uyuşturucu ve Uyarıcı Madde Ticareti ve Kaçakçılık'' soruşturmasının içine serpiştirilerek mahkemeden dinleme kararları alındı.

11 Ocak 2014 tarihli "Şefkat Tepe" dizisinin 21. bölümündeki "Karanlık Kurul"da şöyle bir diyalog geçti; "Bir taraftan ülkenin kılcallarına kadar sızarak genleriyle oynuyoruz diğer taraftan aldığımız paralarla Suriye'deki katliamı arttırıyoruz. Stratejimiz her şeye rağmen korku, panik, kaçırma, TIR-latma olacak. Her şey MİT haline sokulursa olaylar da bitleşecek..."

14 Ekim 2014 günü, ilk denemede başarılamayan İHH-MİT-El Kaide ilişkisi için bu kez Van’da düğmeye basıldı. Van’a sürülmüş DHKP-C uzmanı emniyetçi Serdar Bayraktutan'ın başında olduğu Van Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri El-Kaide soruşturması kapsamında Kilis’teki İHH Vakfı bürosunda arama yapılarak bürodaki bilgisayarlara el koydu. Cemaate yakın medyada İHH binasında El Kaide operasyonu haberleri yapıldı.

Ve esas bingo. Şu ana kadar olan kısım bile tırların ne taşıdığından daha büyük bir haber. Ama nedense tırların ne taşıdığı haberini üç kez yapanların ilgisini filmi yapılsa Oscar alacak böylesine devlet içi organize bir çete faaliyeti hiç çekmedi...

Son tır baskını, haberler, aleni yalanlar ve iddianamenin bir değerlendirmesi ise yarına...

 

TIR’ların arkasında ne vardı – 3 / 02.03.2016 

 

1 Ocak 2014 günü ilk MİT tırı baskını boşa çıkarılınca, ikincisi için hemen harekete geçilmişti. 7 Ocak günü Ankara İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü tırlarda görevli 7 MİT'çiyi 29 kişinin dinlendiği bir uyuşturucu ticareti soruşturmasının içine atıp dinlemeye başladı.

Peki iki jandarma astsubayı bu tırların gideceğini ve bu MİT mensuplarının bu işte görev yapacağını nereden öğrenmişlerdi? MİT tırları soruşturmasını yürüten savcıdan okuyalım:

 "... Çeşitli talimat yazılarımıza rağmen adını ve açık kimliğini vermedikleri ve gizledikleri, ancak verdiği bilgi itibarıyla Millî İstihbarat Teşkilatının söz konusu görevlendirmesini ve bu görevlendirmede görevlendirilen Mit Mensuplarının açık kimlik adres ve bu görevde kullanacakları cep telefonlarını bilen casusluk faaliyeti gösterdiği değerlendirilen meçhul bir şüpheliden 7 Mit görevlisinin açık kimlik, adres ve cep telefon bilgilerini aldıkları..."

Mahkemeden MİT'çiler için uyuşturucu taciri çetesi soruşturması içinde önleyici dinleme kararı alan iki Jandarma görevlisinin adı önemli: Jandarma Yüzbaşı Hakan Gençer, Jandarma Kıdemli Çavuş Gültekin Menge.

Tırlar 18.01.2014 günü akşamı Esenboğa havaalanından yola çıktılar. Esenboğa'dan Gölbaşı'na kadar peşlerinde Kıdemli Çavuş Gültekin Menge ve Uzman Çavuş Cumali Katırcı da var. Menge'nin bağlı olduğu Jandarma Yüzbaşı Hakan Gençer, ifadesinde tırların yola çıkmasından 6 saat önceden itibaren Çavuş Menge'nin kendisini arayıp tırlarla ilgili bilgi verdiğini "tırların içerisinde terör örgütlerine malzeme götürülmüş olabileceğini" dediğini aktardı.

Peki terör örgütlerine malzeme götürdüğünü düşündükleri bu tehlikeli tırlar için ne yapmışlardı? Uzman Çavuş Menge, Uzman Çavuş Katırcı tırları Gölbaşı'na kadar takip etmiş, hatta tırlar mola yerinde durmuş, takip sürmüştü. Sonra ise "Terör örgütlerini gittiğini düşündükleri" tırları orada bırakıp, takibe merkezden devam etmişlerdi. Saat 04.00'e kadar da hiçbir şey yapmadan bekleyerek.

Tırlar Ankara’dan yola çıkıp, onlarca şehir merkezinden geçerek yollarına devam ettiler. Nereye gittiğini bilmedikleri, teröristlere gittiğini düşündükleri tırın o şehirlerden geçişini izledi Jandarma.

Şimdi ancak bir casusluk filminde izleyebileceğimiz kısma geldi sıra.

Saat 04.00'de Uzman Çavuş Gültekin Menge, amiri olan Jandarma Yüzbaşı Hakan Gençer ile buluştu. Birlikte Menge'nin arabasına binip Ankara Demetevler'de bir kuruyemişçi önüne gittiler. İddianamedeki kayıtlara göre "Yüzbaşı Gençer şapkalı parka, yüzünü belli etmeyen beresiyle kuruyemişçiye girip arabada bekleyen uzman Çavuş'a telefon kartı aldı. Bütün askerî hiyerarşiyi altüst ederek.

Savcılık bu anların görüntülerini kuruyemişçi ve çevre dükkanlarının kameralarından tespit etmişti. Herhalde o kameralar yüzünden ikili, kuruyemişçideki sabit ve hemen yanındaki ankesörlü telefonları kullanmamışlardı. Ankara Emniyeti'nin daha sonra MOBESE'lerden tespitine göre ara sokaklardan Etlik'e doğru uzun mesafeleri katederek kamera görmeyen bir sokaktaki ankesörlü telefonun önünde durdular.

Çavuş Menge o ankesörlü telefondan Adana Jandarmasını arayıp ismini vermeden tırların geçişini ihbar etti. Şu kısmı da ilginç. Savcılık iddianamesinden:

"Bu sırada Şüpheli Yüzbaşı Hakan GENÇER'in arada bir sokak başına gelip çevreyi kontrol ettiği ve Şüpheli Uzman Çavuş Gültekin MENGE'ye gözcülük ettiği, bu hususların tümünün Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün yaptığı tespit çalışmalarında ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştır."

Fakat yaptıkları tuhaftı. Çavuş Menge, teröristlere gittiğini düşündüğü tırın geçtiği hiçbir şehri bilgilendirmemiş, doğrudan tırın henüz gitmediği ya da gideceği de belirsiz olan Adana'yı aramıştı. Hem de Adana Jandarması'nın 156 ihbar hattını da değil, ancak Jandarmaların bilebileceği kodlu uzun bir numarayı...

Zaten, savcıya göre Adana Jandarma'sı da bu ihbardan çok önce tırları karşılamak için hazırlığını yapmıştı. Savcılık, Ankara ve Adana Jandarma İstihbaratları arasında ihbardan çok önce telefon trafiği tespit etti. 04.00'teki konuşmadan sonra Adana İl Jandarma Komutanlığında İstihbarat Şubesi tırları gelmesi için bir sahne hazırlamıştı.

O yüzden tırlar görev sahaları olan Adana’ya girmesine rağmen, hatta bir saat Pelit Dinlenme Tesisleri'nde tartıya girip mola vermesine rağmen operasyon yapılmamıştı.

Operasyon için Adana çıkışından 60 km ileride Sirkeli gişelerinde hazırlık yapılmıştı. Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğü’nden tırlar durdurulmadan 1.30 ve yarım saat önce iki kez aranan gazeteciler (DHA  ve Sabah’ın yerel muhabirleri) Sirkeli gişelerindeki tır durdurma etkinliğine davet edilmişti. Jandarma İstihbarat’tan gazeteciler tırların durdurulmasından sonra da iki kez arandı.

Geçen seferki hatanın tekrarlanmaması için her ihtimal düşünülmüştü.  50'si jandarma komando, 26'sı istihbaratçı subay/astsubay olmak üzere yaklaşık 150 kişilik bir kuvvetle saat 10:00'da Ceyhan Otoyolu Sirkeli Gişeleri'nde beklemeye başlamıştı.

Olay yerine jammer getirilmiş, askerlere “hızlı bir şekilde arama yapılması”, “telefonların toplanması”, "araçların içerisindeki şahısların direk alınması”, “daha sonra şahıslara arkadan kelepçe takılarak ekip araçlarına götürülmesi”, “kimlik kontrolünün daha sonra yapılması” talimatı verişmişti.

İddianameye göre bu talimatların amacı;

“Millî İstihbarat Teşkilatı mensuplarının gerekse örgütün planladığı mizansenden habersiz biçimde askerî hiyerarşi içerisinde olay yerine intikal eden jandarma personeli tarafından şüphelilerin örgütsel eylemi anlaşıldığında yetkili kişi ve kurumlara bildirilmesinin önüne geçmek istendiği tesbit edilmiştir...”

Daha sonra olup bitenin zaten görüntüleri yayınlandı. O anları iddianamede ifade veren x9 rumuzlu MİT mensubundan okuyalım:

“… Medeni bir şekilde görüşmek üzere araçtan aşağıya indiklerinde üzerlerine 15 kişi düşecek şekilde hiçbir şey konuşmalarına müsaade etmeden (onlar konuşmalarına müsaade etmemelerine rağmen sürekli Millî  İstihbarat Teşkilatı mensubu olduklarını ve araçların da kendilerine ait  olduğunu defalarca tekrarladıklarını) üzerlerine çullandıklarını, kollarını, bacaklarını bükmek boğazlarını sıkmak suretiyle insana yakışmayacak bir şekilde teröriste dahi yapılmayacak bir muamelede bulunulduğunu, yerlerde süründürerek üzerlerine çöktüklerini, silahlarını vücuduna dayadıklarını, altlarında çiğnerken botlarıyla kafasına vücudunun çeşitli yerlerine basmak suretiyle acı çektirdiklerini, kendisinin terörist miyim bana bu muamelede bulunamazsınız demesine rağmen ısrarla üzerini çiğneyerek perişan duruma soktuklarını, halsiz bir vaziyette iken kollarını kalabalık ekibin arkadan kelepçelediğini...”

Peki amaç neydi?

İlk ihbarı yapan, telefon dinlemelerini yaptıran Jandarma Kıdemli Çavuş Gültekin Menge’nin ifadesinde tırların El Kaide’ye gittiğinden bahsedilmiyordu. Adana Jandarması’ndan Yüzbaşı Hakan Kaplan tarafından imzalanan arama talep yazısında "bu araçların Hatay üzerinden yurt dışı bağlantılı El Kaide terör örgütüne silah ve malzeme götürdükleri" yazılmıştı. Hakan Kaplan'ın ifadesinde "El Kaide ibaresini kendisinin eklemediğini istihbarat şube tarafından eklendiğini" söyledi.

İddianameye göre amaç “Bu durum da açıkça göstermektedir ki şüpheliler, kafalarındaki kurgu doğrultusunda, Millî İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı'nı sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü soruşturmasında denedikleri gibi El Kaide Terör Örgütü ile irtibatlandırmaya çalışmaktadırlar...”

Yani Selam Tevhid davası gibi AK Parti iktidarı ve onun çeperindeki isimlerin içinde yer alacağı bir El Kaide Davası açılacaktı. Kursaklarda kalmış “Lahey’de yargılatmalı” hayaline zemin oluşturacak bir dosya… 

Dördüncü ve son yazı, Cumhuriyet’in haberi ve haberi verişindeki sorunlar, ısrarlı DAEŞ’e gidiyordu vurgusu, çelişkiler ve iddianamedeki sorunlar üzerine olacak...

 

TIR’ların arkasında ne vardı – 4  / 04.03.2016 

 

Tırların Ankara’dan sonra onlarca şehir merkezinden geçmesine izin verilip Adana’da durdurulması bir tesadüf değildi. Çünkü tam o sırada Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve 142 Büyükelçi 6. Büyükelçiler Konferansı için Adana’ydı.

Zamanlama sahiden manidardı çünkü tırların durdurulmasından 3 gün sonra Montrö’de Suriye’nin geleceğinin masaya yatıralacağı 2. Cenevre Zirvesi toplanacaktı.

ABD’nin Suriye meselesinde Türkiye-Katar-Suudi Arabistan’dan Rusya’ya doğru dümen kırdığı bir anda, MİT tırlarının durdurulması, yükünün teşhir edilmesi, Türkiye-El Kaide haberler masada Türkiye’nin sözünün gücünü azaltmak için bulunmaz bir fırsattı.

Gerisini iddianameden okuyalım yine:

“Tüm Dünya Ülkeleri Büyükelçilerinin toplantı yaptığı bir ilde "El Kaideye yardım götüren ya da El Kaide Terör Örgütü'ne ait tır olduğu sanılan" MİT Tırları'nın Ankara'dan Adana'ya kadar gelişine göz yumularak Adana İli'ni de geçip 60 km ilerledikten sonra Ceyhan Sirkeli Gişeleri'nde durdurulması ve bundan da birçok basın mensubunun aynı anda haberdar olması ve tırlar durdurulduktan bir-iki dakika sonra ajanslardan haber geçilmeye başlanması, eyleme katılan şüphelilerin casusluk amacıyla söz konusu eylemi gerçekleştirdiklerinin başka bir delili olduğu”

Bu yazı dizisinde buraya kadar okuduklarımıza, “ancak bir casusluk filminde olabilir bunlar” demek için çok fazla John Le Carre romanı okumuş olmak gerekmiyor.

Ama casusluk eyleminin tamamlanabilmesi için bir devlet sırrının bir yabancı ya da düşman güce servis edilmiş olması gerekiyor. İddianameye gore önce Kırıkhan ve ardından Adana’da tırların durdurulup, yüklerinin açılıp fotoğraflarının çekilmesi için savcı, polis ve jandarmanın ısrarı, birinci deneme başarısız olunca hemen iki hafta sonra Adana’daki ikinci deneme, tırları durdurmak için bir otoyol çıkışında neredeyse sahne kurulması, öncesinden olay yerine ısrarla çağrılan ve olan biteni görebilecekleri bir yere yerleştirilen gazeteciler,  aramayı izleyen dört kamera ve anında ajanslara yapılan haber servisleri olayın casusluk boyutunu tamamlıyordu.

O yüzden tırların durdurulması kadar durdurulam tırların teşhir edilmesi için de en başından beri yoğun gayretler sarfedildi.

1 Ocak 2014 günkü ilk tırın durdurulmasıyla ilgili haber Radikal gazetesinin internet sitesinde çıktı. Avrupa Birliği fonlarıyla desteklenen bir gazetecilik ödülü de almış o her tarafı dökülen haberin bir değerlendirmesi daha önce bu köşede çıkmıştı

19 Ocak’ta ikinci tırın durdurulmasıyla ilgili ilk haberse iki gün sonra yani 21 Ocak 2014 günü Aydınlık Gazetesi’nin sürmanşetinde yer aldı. Tırlardaki yükü gösteren bir fotoğraf karesi ve epey resmiyet kokan şu ayrıntılarla:

“Aydınlık’ın ulaştığı bilgilere göre, TIR’ların yakalanma süreci şu şekilde gelişti: Adana TMK Savcısı 19 Ocak Pazar günü sabah 07.00-07.15 sıralarında Adana İl Jandarma Komutanlığı’na Suriye’ye götürülmek üzere patlayıcı madde, silah ve mühimmat yüklü olduğu ihbar edilen 3 TIR’ın durdurulup aranması için talimatı verdi. Bunun üzerine Jandarma yaklaşık 200 personeli ile saat 12.00 sularında 06 DY 0393, 06 EU 2115, 06 FC 9193 plakalı 3 TIR’ı Adana-Ceyhan Sirkeli gişelerinde durdurdu. Bu sırada 34 VU 6131 plakalı olduğu basına da yansıyan AUDİ A3 marka araç da durduruldu. Araçta 2 MİT personelinin olduğu ve MİT personelinin TIR’lara eskortluk yaptığı ortaya çıktı”

Haberin, Suriye’de açıktan Esed rejimini destekleyen Aydınlık’a servis edilmesi akıllıca bulunabilir.

Çünkü tırların durdurulması beklenen tepkilerin tam tersi bir tepkiyle karşılanmıştı.

MİT tırlarının durdurulması 17/25 Aralık sonrası ‘paralel devlet’e daha geniş bir kesimi ikna etmiş, tartışmayı içinde ihanet, casusluk, dış güçlerle iş tutmanın geçtiği ve cemaati kendi kitlesi karşısında bile zor durumda bırakacak bir zemine taşımıştı.

(Aydınlık’a bu servisten beklenen herhalde “TIR’ları MİT’in Aydınlıkçı ekibi mi yakalatıyor” başlıklı bastığı yerde oy bitmeyen dedikoducu istihbaratçının yazısındaki beceriksizce hamleydi)

MİT tırlarının taşıdığı malzemeyi açıklayan ikinci haber 29 Eylül 2014 günü Grihat sitesinde yer aldı.

Haberin kaynağının “TIR’larla ilgili soruşturmayı yürüten savcılar hakkında inceleme yapan HSYK Müfettişince hazırlanan rapor” olduğu iddia edildi. Tırların aranması sırasında yapıldığı iddia edilen diyaloglarda tırların “füze taşıdığı” ifadesi geçiyordu. Şu tuhaf paragraf da aynı rapordan:

“Jandarma Personeli ile görüşmeler yapan sivil şahıs bu malzemelerin IŞİD’a ( Irak Şam İslam Devleti ) götürmeyecekleri yönünde talimat aldığını belirtiyor. Jandarma Yarbay … gelen emirde bu malzemelerin IŞİD’a götürüleceği yönünde bilgi ve talimatın olduğu, bu talimata istinaden araçları durduklarını belirtiyor ve bölge başkanı ile iletişime geçtiklerini belirtiyor.”

“IŞİD’a götürmeme” talimatı sahiden ilginç.

Ve haber son olarak 7 Haziran seçimlerinden 9 gün önce, 29 Mayıs 2015 günü Can Dündar imzalı olarak Cumhuriyet gazetesinde yer aldı. Manşet: “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar.”

Dündar, manşet haberini Twitter'dansa şöyle duyurmuştu: "İçişleri Bakanı, 'Herkes işini bilecek' demişti. Gazetecinin işi, gerçeği deşifre etmek. İşte IŞİD'e yollanan silahlar..."

Halbuki kendi paylaştığı haber metninde bile tek kelime IŞİD kelimesi geçmiyordu. Soruşturmanın hiçbir yerinde de IŞİD’den bahseden olmamıştı.

Hatta bu haberden iki ay önce yine Cumhuriyet’ten Ahmet Şık’a konuşan tırları durduran savcı Aziz Takçı bile şöyle demişti:

“Bu durumda malzemelerin Suriye’ye gittiği kesinlik kazanıyor. Ancak Suriye’de kime veya hangi gruba gittiğini ben bilemiyorum, bilen biliyor”

Can Dündar, tırların IŞİD’e gittiği iddiasını Suruç katliamından sonra da sürdürdü. Hemen katliamdan sonra attığı tweette örneğin:

“MİT’in IŞİD’e bomba ve eleman taşıdığını belgeledik, suçlu ilan edildik. Suruç AKP’nin ve MİT’in Suriye ve IŞİD siyasetinin kanlı meyveleridir”

(Cumhuriyet, o dönemde özellikle Kobani meselesiyle birlikte Kürtler’in hassas olduğu IŞİD’e destek iddialarıyla ilgili ısrarlı haberler yaptı. Bu haberler üzerine eski bir yazı )

Fakat bu kadar emin konuşan Dündar, ne tuhaftır ki savcılığa verdiği ifadede tırlar IŞİD’e gidiyordu demedi. Yine iddianameden:

''Yardım tırlarının herhangi bir örgüte gittiğine ilişkin elinde bilgi veya belgenin olup olmadığı'' sözlü olarak sorulduğunda, ''kendisinde böyle bir bilgi olmadığını ancak öyle duyduğunu'' beyan ettiği”

En ilginci ise Dündar’ın tahliye olduktan sonra söyledikleri. Şöyle dedi: “Cumhurbaşkanının El Nusra ile söyledikleri haberimizin kanıtlarını gösterdi”

Cumhurbaşkanı’nın içinde Nusra geçen cümlesini çarpıtmış olmak bir tarafa, IŞİD’den tekfir ettiği, savaştığı Nusra’ya zıplayabilen bir gazetecilik var karşımızda...

Erdem Gül’ün tutuklanmasına neden olan haberi ise 12 Haziran 2015 tarihli “Jandarma var dedi” başlıklı tırlarda askeri mühimmat olduğunu söyleyen bir jandarma raporuyla ilgili yaptığı haber.

Şimdi tam burada artık Dündar/Gül İddianmesine bakmaya başlayabiliriz.

Iddianamedeki suç iddiası uzun ve epey ağır:

“Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Amacıyla Temin Etme, Devletin Güvenliğine İlişkin Gizli Kalması Gereken Bilgileri Casusluk Maksadıyla Açıklama, Cebir Ve Şiddet Kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni Ortadan Kaldırmaya Veya Görevlerini Yapmasını Kısmen Yada Tamamen Engellemeye Teşebbüs Etmek, Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmaksızın Bilerek İsteyerek Yardım Etme”


Bu suçların işlendiğini ispatlamak üzere yazılmış 473 sayfalık bir iddianame var karşımızda. Ama Can Dündar’ın adının geçtiği sayfa sayısı 18, Erdem Gül’ün ise sadece 17.

Iddianamedeki sayfaları çoğaltan ise Selam Tevhid, MİT tırları, Reyhanlı Katliamı iddianamelerinin neredeyse tamamının bu iddianamede copy paste olarak yer alması. Bu yüzden de Dündar/Gül iddianamesinde Erdoğan’ın adı 83, Davutoğlu’nun adı ise 51 sayfada geçiyor.

İddianame Dündar ve Gül’le ilgili iddialarını üç maddede toparlamış:

1) “17-25 Aralık Tarihli Darbe Girişimi ve Şüphelilere FETÖ/PDY Terör Örgütü Tarafından Bu Süreçte Verilen Görev”

2) “Milli İstihbarat Teşkilatına Ait Yardım Tırlarının Durdurulması ve Şüphelilere FETÖ/PDY Terör Örgütü Tarafından Bu Süreçte Verilen Görev”

3) “Reyhanlı Ve Cilvegözü Terör Saldırıları ve Şüphelilere FETÖ/PDY Terör Örgütü Tarafından Bu Saldırılarla İlgili Verilen Görev”

Savcılık Dündar ve Gül’e bu üç maddede Paralel Yapı’nın görev verdiğini iddia ediyor. Büyük bir iddia.

İlk iddiayla ilgili ortaya konan delil 473 sayfalık iddianamede diğer iddianamelerden ve Can Dündar’ın yazılarından uzunca alıntılardan sonra sadece bir paragraf;

Okuyalım:

“Yapılan tesbitlerden de anlaşılacağı üzere; Şüpheli Can Dündar, 17 Aralık girişiminden 2 (iki) hafta kadar önce ve 25 Aralık girişiminden 1 (bir) gün önce Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümetine yönelik gerçekleştirilecek eylem ve girişimlerden haberdardır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Bakanları, Milletvekilleri, bürokratları, öğretim üyeleri ve iş adamlarının telefonlarının dinlendiği, bu kişilerin aile fertleriyle birlikte takip edildiği sözde soruşturmalarla ilgili olarak kendisine FETÖ/PDY Terör Örgütü'nün verdiği görevi yerine getirmektedir. 17 Aralık girişiminden 2 (iki) hafta önce yazdığı 3 Aralık tarihli “Siyasette Nasıl Geldiysen Öyle Gidersin” başlıklı, 25 Aralık girişiminden 1(bir) gün önce yazdığı 24 Aralık 2013 tarihli "Piyonlar Devrildi Sıra Şahlarda" başlıklı yazıları ile kamuoyunu FETÖ/PDY Terör Örgütü'nün amaçları doğrultusunda ve örgütle işbirliği içerisinde yönlendirmeye, 17 ve 25 Aralık girişimlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu süreçte çektiği ve galası Brüksel'de yapılan ''17 Aralık Belgeseli'' ile ilgili finansmanın nereden sağlandığı konusundaki MASAK   incelemesi ayrıca devam etmektedir”

Yapılan tespitlerin ne olduğu yazılmadığı için bilemiyoruz. 17 Aralık’tan iki hafta önce yazılan yazı sahiden dikkat çekici. Ama sadece o yazıyı yazmak bir kişiyi Paralel yapıdan talimat yapmakla suçlamaya yeterli mi? O yazının nasıl, hangi bilgilerle yazıldığıyla ilgili tek soru bile sormamışken üstelik.

İkinci iddia; “Milli İstihbarat Teşkilatına Ait Yardım Tırlarının Durdurulması ve Şüphelilere FETÖ/PDY Terör Örgütü Tarafından Bu Süreçte Verilen Görev”

Bu haberin bir görev olarak yapıldığı da önemli bir iddia. Ama bu iddiayla ilgili iddanamede yine uzun Can Dündar yazıları alıntılarından sonraki şu iki paragraftan başka bir bilgi yok (İddianamede yazıldığı gibi)

“BU AMACA GİDEN YOLDA ŞÜPHELİLERİN SORUŞTURMADAKİ KONUMU FETÖ/PDY TERÖR ÖRGÜTÜ'NÜN İŞBİRLİKÇİLİĞİDİR. Bunun Türk Ceza Kanunu'ndaki karşılığı da, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü'ne Üye Olmadan Bilerek ve İsteyerek Yardım Etmektir.”

“Tüm bu süreçlerde de örgütün ve örgütü destekleyen çeşitli uluslararası güç odaklarının, sözde soruşturmaların ve MİT'e yönelik eylemlerin halk nezdinde kabul görmesi ve bu şekilde hukuksuz eylemlerinin meşrulaştırılması amacıyla kamuoyu oluşturma çalışmaları yürüttükleri, bu maksatla örgüte müzahir ve örgüte müzahir olmasa bile örgütü destekleyen çeşitli uluslararası güç odaklarına müzahir basın yayın kuruluşları ve köşe yazarları aracılığıyla yayın yaptıkları anlaşılmıştır”

Bu arada en tuhafı, Can Dündar’ın yazılarından alıntılarla delillendirilen aynı suçların Erdem Gül’e de yapılmış olması. Yani Erdem Gül yazmadığı yazılarla ilgili suçlanmış.

Ayrıca iddinamede Erdem Gül’e yazılan suçlardan biri olan 15 Ekim 2015 tarihli "Besle kargayı..." başlıklı haber de Erdem Gül’e ait görünüyor ki haber aslında başka bir muhabirin imzasıyla çıkmış.

Üçüncü iddia; “Reyhanlı Ve Cilvegözü Terör Saldırıları ve Şüphelilere FETÖ/PDY Terör Örgütü Tarafından Bu Saldırılarla İlgili Verilen Görev”

Bu iddia öncesinde Reyhanlı Katliamı’yla ilgili iddianameden geniş bir özet var. Bu iddianın ortaya konan tek delili katliamı yapacak isimleri istihbarattan gelen ısrarlarla rağmen tutuklamayan Özcan Şişman’la Cumhuriyet’ten yine Ahmet Şık’ın yaptığı röportaj.

Aslında röportaj örtbastan çok itiraf işlevi görmüş olabilir. Özellikle de savcının şu söylediği şu kan dondurucu cümleler yüzünden:

“Soruşturma sürerken Reyhanlı saldırısından üç gün önce, 8 Mayıs Çarşamba günü MİT’ten bir yetkili geldi. Tedirgin ve panik bir halde operasyon yapılmasında ısrar etti. Somut bir gelişme olmadığını söyleyince işimize karışmamaları uyarısında bulundum. Bize hiçbir soruşturmada katkısı olmayan, birçok terör olayında perde gerisinde ya da içinde gördüğümüz MİT’in, bu saldırıyı ihbar etmesine şaşırmıştım.”

İddianamede bu röportajdan şu sonuçlar çıkarılmış:

“Şüpheliler Can Dündar ve Erdem Gül'ün, 29/05/2015 ve 12/06/2015 tarihlerinde Milli İstihbarat Teşkilatı'na ait tırların içerisinde bulunan devlet sırrı kapsamındaki malzemelerin görüntülerini yayınlamalarının ardından, yine Milli İstihbarat Teşkilatı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni terörle ilişkilendirme kasıtlarında ısrar ederek, şüpheli Can Dündar'ın Genel Yayın Yönetmenliği'ni yürüttüğü Cumhuriyet Gazetesi'nin 08/08/2015 tarihli nüshasında "Bizimki Gazetecilik Sizinki İhanet” başlıklı haberi yayınladıkları,

Haber içeriğinde, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın, Reyhanlı'da meydana gelen patlamayı önlemek için şüphelilere operasyon yapılması yönünde C.Savcısı Özcan Şişman'a ısrarla talepte bulunmasına rağmen, Özcan Şişman tarafından operasyona izin vermediği gerçeğini bilinçli olarak gözardı edilerek, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın terör örgütleriyle işbirliği yaparak patlamaya sebebiyet verdiği yönünde kamuoyu oluşturmaya çalıştıkları, bu amaç doğrultusunda FETÖ/PDY Terör Örgütüyle işbirliği yaptıkları anlaşılmıştır”

İşte iddianamede Dündar ve Gül’ün parallel yapıdan emir alarak, onun bir parçası olarak bu haberleri yaptığına ilişkin deliller bunlar.

473 sayfalık iddianamede örneğin Cumhuriyet gazetesi vakfındaki yönetim değişikliği, Cumhuriyet’in eski yazarlarının “cemaat gazeteyi ele geçirdi” iddiaları üzerine herhangi bir bilgi ya da soruşturmanın izi yok. En somut iddianın sonu da “MASAK incelemesi devam etmektedir” diye bitiyor. O evini fahiş fiyata alarak rüşvet vermek iddiası tuhaf. Yapılsa bile niye MİT tırları soruşturmasındaki en önemli sanıklardan birinin avukatı üzerinden yapılsın ki bu sorusu akla geliyor.

Yine iddianamede haberin daha önce yer aldığı Aydınlık ve Grihat sitelerinden hiç bahsedilmemesi de oldukça tuhaf.

MİT tırlarının durdurulması yakın tarihimizin en büyük skandalı. Uluslararası ve devlet içi uzantılarının bulunması, hesap sorulması hepimizin güvenliği için hayati. Ama bu ciddi soruşturmayı ciddiyetle ve hukukun içinde kalarak yapmak zorundayız. Özellilkle de İzmir ve İstanbul’daki casusluk davalarının çöktüğü günlerden geçerken…

Biliyorsunuz, Soğuk Savaş sırasında ABD ve SSCB’nin karşılıklı yakaladığı casus sayısının iki basamaklı rakamları geçmemişti. Ama Türkiye’de polis 2011 yılında İzmir ve İstanbul’da çoğu asker, 52’si hayat kadını 357 casusu aynı anda yakalayıverdi. Yıllarca içeride yatanlar, işlerini kaybedenler oldu.

O günlerde çok az insan bu operasyonlardan şüphelenip eleştirmişti. Genelde “kötü adamlar kötü şeyler yapmıştır, o yüzden hapse girmeleri iyidir” adalet anlayışı devreye girmişti.

Bu bakış yüzünden oradaki o kötü akıl büyüdü ve 17/25 Aralık’ı ardından MİT tırları kumpasını yaptı.

O yüzden çok da uzakta olmayan bu çarpık davalardan ve adalet anlayışından dersler çıkarmak hepimizin boynumuzun borcu.

Tabii ki şimdi ortada buz gibi bir devlet içi çete ve casusluk soruşturması var. Buzdolabı arkasına harddisk yerleştiren şeytani bir kötü akıl yok.

Ama iddia bununla ilgili haberi yapan gazetecilerinden de bu şebekenin bir parçası ve casus olduğuysa bunun iddianamede somut delilleriyle ortaya konulması gerekir.

MİT tırları meselesinde aleni olarak yalan söyleyen bir gazeteci için bile olsa bunu söylemek zorundayız. Her ne kadar onlar baştan aşağıya büyük bir kumpas olan o tırların durdurulmasıyla ilgili iddianamelerdeki dört gündür okuduğunuz olaylardan hiçbiriyle bir cümle dahi olsa ilgilenmemiş olsalar bile…

Çünkü bu soruşturma sadece devlet içine sızmış kirli bir aklın deşifre edilmesi anlamına gelmeyecek, onun yurtdışı bağlantıları da deşifre edilebilecek.

Hiçbiri değilse bile tırların durdurulduğu günlerde  rejim, IŞİD, şimdilerde Rusya ve İran saldırıları altında varoluş mücadelesi veren bir halkın ümitlerinin çalınması olarak omuzlarımızdaki vicdani bir sorumluluk bu...