TÜSİAD: Laiklik olmadan şiddet dalgaları engellenmez; sürekli OHAL güvenlik sorunlarını çözmez

"Bir dönem tüm dünyanın gıpta ile baktığı bir ülkeydik"

- A +

TÜSİAD Başkanı Cansen Başaran Symes, "Laiklik olmadan Ortadoğu'daki şiddet dalgalarının ülkemizi içine çekmesini engellememiz mümkün değil. Sürekli bir OHAL ortamının tek başına güvenlik sorunlarının aşılmasını sağlayacağı kanısında değiliz" dedi. 

47. Genel Kurul Toplantısı yapılan Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği, (TÜSİAD) yeni başkanını seçti. Erol Bilecik, TÜSİAD yönetim kurulu başkanlığı görevini Symes'ten devraldı. Halen TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi olan Erol Bilecik, 1962 Antakya doğumlu. 1987'de İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nden mezun olan Bilecik, Türkiye'nin ilk bilgisayar mühendisleri arasında.

Toplantının açılış konuşmalarını TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan ile TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran-Symes tarafından gerçekleştirildi. Özilhan konuşmasında, "Ekonomik kayıplar sineye çekilir fakat vatandaş aş ve iş derdine düşerse bu terör örgütlerinin işine yarar bir ortam yaratır" diye konuştu. Özilhan, "Mustafa Kemal Atatürk’ü milli birliğin sembolü yapan aynı partide siyaset yaptığı yol arkadaşlarının bağlılığı değil, muhaliflerinin duyduğu saygı ve vatandaşlarının duyduğu sevgidir" ifadesini kullandı.

Cansen Başaran Symes'ın açıklamalasının tam metni şöyle:

Erol Bilecik

Değerli Divan heyeti, sayın TÜSİAD üyeleri ve konuklar, sevgili medya mensupları, 47. Olağan genel kurulumuza hoş geldiniz.

İki yıl önce desteğinizle üstlendiğim, acı tatlı günleriyle sürdürdüğüm başkanlığımın bugün son günü. Görevi devralırken, yine bu kürsüden ilk teşekkür konuşmamda “işimiz zor, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada iş dünyasının işi zor” demiştim. Pek kolay değildi doğrusu.

Bu görevde, Yönetim Kurulumuzla birlikte elimizden geleni canla başla çalışarak yaptık. Programımızı eksiksiz uyguladık. Sözlerimizi tuttuk. Hepsinden önemlisi siyasi gündemin Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren asli gündemimizin önüne geçmesine, sekteye uğratmasına izin vermedik. Görüşlerimizi açıklar ve uyarılarımızı yaparken yapıcı olmaya özen gösterdik. Kurumumuzun sorumluluk anlayışıyla hareket ettik. Güncel olanın ötesinde ülkemiz için daha iyi bir geleceğin nasıl inşa edileceğine odaklandık, gerekli gördüğümüz çalışmaları eksiksiz yaptık.

Değerli üyeler,

Bir kez daha tekrarlamak isterim. Farkında olsak da olmasak da yeni bir dünyanın kuruluşuna tanıklık ediyoruz. Bu dünyanın şeklinin, normlarının, etkili kurumlarının ve kurallarının nasıl tanımlanacağını henüz bilmiyoruz. Bildiğimiz liberal dünya düzeni sarsılıyor. Dünya ölçeğinde demokratik değerler, yapılar, ilkeler; popülist, otoriter dalgalarla boğuşuyor.

Küreselleşme ideası uluslararası sistemde jeopolitik ağırlıklı gelişmeler karşısında geriliyor. Ancak modern dünyanın kazanımlarını, insanların eşitlik, özgürlük ve adalet arayışlarını uzun dönemde bastırmak mümkün değil.

Hızlı büyüyen ülkelerde bile, otoriter rejimler sonuçta toplumlarının kalkınma ve zenginlik dışındaki taleplerine cevap vermek zorunda kalıyor. Teknolojideki sıçramaların tetiklediği, fırsat ve zorlukların toplumsal etkilerinden muaf değiller. Vatandaşlarına giderek daha fazla hesap vermek zorunda kalacaklar. Zira gelişen toplumlarda insanlar giderek daha fazla soru soruyor ve sonunda temel hak ve özgürlüklerine sahip çıkıyor. Bu dinamikten 21. Yüzyıla özgü yeni ve özgürlükçü bir düzen çıkacağına inanıyorum.

Dünyadaki popülist dalganın, otoriterleşme eğiliminin, içe kapanmacı söylemlerin ilelebet süreceğine inanmıyorum. Ekonomi politikalarında yeni arayışlar, büyümenin meyvelerinin daha adil paylaşılması, ışık hızıyla gelişen teknolojinin yarattığı, işsizlik başta olmak üzere sosyal dengesizliklere deva olacak adımların atılması önümüzdeki dönemin dünyadaki asıl gündemidir. Bizim de asli gündemimiz budur.

Türkiye gibi bir ülkenin bu arayışın içinde yer alması şarttır. Bir dönem tüm dünyanın gıpta ederek baktığı, bölge toplumları için bir örnek diye el üstünde tuttuğu bir ülkeydik. Gene böyle bir konuma dönmememiz için bir neden yok. Dış politikada yanlışlarımızı itiraf etmeyi bilebildik. Sırada ekonomiyi rayına oturtacak kararların olması gerekir. İç politikada da güvenlik sorunu başta olmak üzere neler yapılması gerektiğini Tuncay bey sıraladı. Güvenlik meselesinin yalnızca “güvenlikçilik prizma”sından ele alınamayacağına ben de inanıyorum.

Bizim açımızdan soru bu yeni düzenin oluşumuna ne ölçüde katkıda bulunacağımızdır. Son 200 yıllık tarihimiz bu konuda önemli ipuçlarıyla dolu. Bunlara yeniden dönmek, ülkemizin tarihsel deneyiminin geleceğe dönük çabalara nasıl ilham vereceği üzerinde durmak zorundayız.

Türkiye, Ortadoğu’nun geleceğine katkıda bulunacaksa bunu, Ortadoğu’nun hastalıklarını ithal ederek yapamaz. Türkiye, Avrupa Birliği ile ortak gelecek hedefini, evrenselleşmiş değerleri reddederek ve müttefikleriyle çatışarak gerçekleştiremez. Türkiye, bölgesel dengelerde rol oynayacaksa bunu, kendi esneklik alanını daraltarak sağlayamaz.

Değerli üyeler,

Yılın daha ilk günlerinde İzmir’de polis memuru Fethi Sekin’in fedakarlığı sayesinde etkisi sınırlı kalan bir terör saldırısına tanık olduk. Bu olay karşısında gösterilen toplumsal tepkinin niteliği sanırım herkesi derinden etkiledi. Ondan önce, yılbaşı gecesi toplumumuzu sarsan bir vahşet yaşadık.

Yılbaşı trajedisini gerçekleştirenlerin siciliyle, bu terör eyleminden önce bazı çevrelerce yaratılan sevimsiz atmosferin etkisi bir araya gelince çok boyutlu bir tepki patlaması yaşandı. Bu olay çoğumuza toplumsal yaşamı ve demokratik siyaseti düzenlemek açısından elimizdeki en değerli kavramın, ilkenin ne olduğunu da sertçe hatırlattı: Laiklik.

Laiklik olmadan Ortadoğu’da tanık olduğumuz acıların, trajedilerin, şiddet dalgalarının ülkemizi de içine çekmesini engellememiz mümkün değil. Derneğimizin bu ilkeyi kendisi için, Türkiye’nin bekası için en temel ilke saymasındaki isabeti de bu vesileyle kayda geçirmek isterim.

Bunu böyle kabul etmek ve Cumhuriyet’in kurucularının, hem ülke tarihinden hem de kendi engin hayat tecrübelerinden çıkardıkları dersle rejimin temel taşı yaptıkları bu ilkeye, çağdaş bir yorumla sahip çıkmak, doğru anlaşılması, bilinmesi için çaba harcamak durumdayız ve zorundayız. Bu konuyu asla hafife alamayız, almamalıyız.

Değerli üyeler,

Bugün size son kez hitap ederken biraz da geçmiş iki yılın muhasebesini çıkarmak istiyorum elbette. Bunu yaparken yakın tarihimize de başvurmak niyetindeyim. Cumhuriyet, Kurtuluş Savaşının başarıya ulaşabilmesiyle kuruldu. O savaşı, Osmanlı payitahtının işgaline başkaldıran kahramanlarla dolu Millet Meclisi yönetti. En zorlu zamanlarda dahi yetkilerini kıskançça koruyan, bünyesinde güçlü kişilikleri barındıran bir Meclis.

Cumhuriyeti kuran da bu Meclis oldu. Kurucu anlaşmamız Lozan’ı onaylayan, devrimleri gerçekleştiren, laiklik ilkesini anayasaya koyan, ülkemiz ve toplumumuz için önemli hedefleri onaylayan hep Meclisti, Meclisimizdi.

En güçlü döneminde Mustafa Kemal Atatürk kararlarını Meclis’in meşruiyetine dayanarak uygulamayı ilke edindi. Rejimin zorlu başlangıç döneminde dahi Meclis’te aykırı sesler, muhalif şahsiyetler hep bulundu. Milletvekilleri, en zor şartlarda inandıkları değerler yönünde hareket ettiler, tavır aldılar.

Sonuçta Cumhuriyet’in en idealist dönemlerinde, çağının ilerisinde olan kararlar alınabildi, adımlar atılabildi. Kadınların seçme seçilme hakkı, bu hakka da temel teşkil eden Medeni Kanun, Meclis’in onayıyla gerçekleşti. Tüm eksikliklerine rağmen toplumun her kesiminden gelen kişilerin en yüksek makamlara erişebilmesini sağlayan bir vatandaşlık anlayışı, eğitim ve sağlık seferberliği Meclis’in desteğiyle hayata geçirilebildi.

Nihayet, 15 Temmuz’daki kalleş ve kanlı darbe girişiminin hedefinde gene Meclis vardı. Meclis o gece toplanarak rejimin ve demokrasimizin temel kurumu olduğunu gösterdi. Bu mirasın önemi ve anlamı üzerinde Anayasa değişikliklerinin tartışıldığı ve maddelerin oylandığı şu dönemde başta milletvekillerimiz olmak üzere etraflıca düşünmeliyiz kanısındayım.

Değerli üyeler,

Anayasa değişikliğinin ötesinde çoğumuzun zihnini meşgul eden ve acilen üstesinden gelmemiz gereken sorunlara da değinmek istiyorum.

Toplumumuzun son yıllarda giderek daha fazla kutuplaşmasından, ortak değerlerimizin erozyona uğramasını uzun zamandır haklı olarak her ortamda gündeme getiriyoruz. Medyadaki çok sesliliği giderek kaybetmemizin tartışma ortamımızı ve kamuoyunun haber edinme hakkını kısıtladığını, ülkemizin imajını olumsuz etkilediğini gözlemliyorum. İfade özgürlüğü üzerindeki kısıtların milli birlik arayışımıza ve menfaatlerimize zarar verdiğini düşünüyorum.

Siyasi söyleme hakim olan sertliğin, demokrasileri derinleştiren yazılı olmayan kurallara hiç dikkat edilmemesinin toplumsal dirliğimize olumsuz etki yaptığına inanıyorum. Ortak hedeflerimizin azalmasını, değerlerimiz veya hayat tarzlarımız üzerinden ayrışmanın hızlanmasını, özgür ve gelişmiş dünya ile iletişim kurmada giderek zorlanmamızı üzülerek izliyoruz.

Türkiye’nin ciddi bir güvenlik sorunu olduğunda elbette mutabıkız. Teröristlerin ard arda gelen insanlık dışı saldırılarından kaygı duymamamız mümkün değil. Ancak, sürekli bir olağanüstü hal ortamının tek başına, güvenlik sorunlarının aşılabilmesini sağlayabileceği kanısında değiliz.

Değerli Üyeler,

Aralık ayında yayınlanan PİSA sonuçları, eğitim düzeyimizin yetersizliğini tescil etti. Matematik becerisindeki zayıflık kadar öğrencilerimizin ana dillerinde okuduklarını anlayamayacak durumda olmalarından geleceğimiz adına endişe duyuyorum. Bu gençlerimizin 21. Yüzyılın dünyasında gerekli becerilere sahip olmamalarının ne anlama geldiği üzerinde daha ciddi düşünmemiz gerekiyor.

Bugünkü eğitim anlayışımızla, ülkemizdeki eşitsizlikleri yeniden üretirken, dünya ile rekabet etmesi mümkün olmayan, soru sormaya, araştırmaya, dünyayı kavramaya teşvik edilmeyen nesiller yetiştiriyoruz. Bu durumun bir insani ve toplumsal trajedi olduğuna kuşku yok.

Böyle bir eğitim sistemiyle Türk iş dünyasının kendisinden beklenen ve hevesle yapmak istediği atılımları gerçekleştirmesi de neredeyse imkansız. Keza, bu eğitim anlayışı ile siyasilerimizin söylemlerinde ve politika belgelerinde topluma hedef olarak gösterdiği ve bizim de desteklediğimiz 21. Yüzyıl dünyasında en ön sıralarda yer edinme arzusu çelişiyor. Makas giderek açılmakta. Yıllardır eğitimin her alanında çalışmalar yaptık. Raporlar yayınladık. Yetkililerle elimizdeki tüm verileri ve önerilerimizi paylaştık. Yeni yönetimin bu çabaları artırarak sürdüreceğini biliyorum.

Değerli üyeler,

Dünyada rekabet gücümüzü artıracaksak, yetişen insanlarımızın bu ülkede huzur içinde çalışabilmelerini sağlamak zorundayız. Dışarıdan sermaye çekeceksek eğitim sistemimizi 21. Yüzyılın gereklerine uydurmamız, özgürlüklere sahip çıkan bir anayasayla, iyi işleyen evrensel hukuk anlayışını benimsemiş bir yargı erkine sahip olmamız gerekir. Asya ekonomileriyle işbirliği yapmak istiyorsak verimlilik, teknoloji kullanımı, “sanayi 4.0” devrimine uygunluk gibi kriterlerde güven verici olmalıyız. Hükümetimiz ile yakın işbirliği içinde geliştirdiğimiz Sanayide Dijital Dönüşüm Platformunu bu inanç ve kararlılıkla destekliyoruz.

Meselelere bu açıdan bakacak olursak Yönetim Kurulumun çalışmalarının önemi daha iyi anlaşılır. TÜRKONFED işbirliğiyle Anadolu’ya yaptığımız sayısız ziyarette, içinden geçtiğimiz ve eninde sonunda aşacağımız zorlu dönemden sonrasının kalkınma ve büyüme stratejilerine ilişkin zeminini güçlendirdik.

Gençlerle iletişimimizi geliştirerek, onlara yatırım yaparak, bilgi, bilişim ve dijitale dayalı ekonominin anlaşılmasını, tartışılmasını sağlayarak, geleceğin gündemini hazırlamak için büyük gayret sarfettik. Çoğunluğu göreve devam etmeye aday olan Yönetim Kurulumuzun kendi başlattığı bu işlerin tümünü sonuçlandıracağından ve içeriklerini zenginleştireceğinden, bu şekilde geleceğin Türkiye’sini hazırlamayı sürdüreceğinden eminim.

Ayrıca eklemek istediğim bir gözlemim daha var. Türkiye’nin derinlerinde bilimsel olana, dünya ile başa çıkacak becerilere sahip olmaya, özgürlük solumaya yönelik talebin ne denli güçlü olduğunu da son iki yılda çok daha yakından gördüm, o özlemi derinden hissettim.

AB projesi bunların sağlanması açısından da önemini hala yitirmemiştir. AB’nin şu andaki durumuna bakarak bu hedeften vazgeçmek de söz konusu olmamalıdır. TÜSİAD olarak biz bu hedefin savunucusu ve ısrarlı takipçisi olduk. İlişkilerimizin bugünkü sorunlu hali, geçmişte kazandıklarımızı unutmamıza yol açmamalı.

Biz de kabuk değiştiren bir Avrupa Birliği ile ilişkimizi nasıl tanımlayacağımız, Türkiye’nin bu yapının içinde kendi çıkarlarına en uygun şekilde nasıl yer alabileceği üzerinde düşünmeliyiz. Bugüne dek bu konuların nasıl ciddiyetle takipçisi olduysak bugünden sonra da çabalarımızı ve çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu yönde hükümetin AB ile Gümrük Birliğini güncelleme müzakerelerini kararlılıkla destekliyoruz. Unutmayalım ki Türkiye’nin küresel rekabet gücü AB sürecinde ilerleyen ve aynı zamanda dünyanın tüm diğer bölgelerine de açık olan ülke formülüne dayalıdır. Bu arada Cenevre’de Kıbrıs müzakerelerinde çözüm yönünde ilerlendiği haberi geliyor. Hem Avrupa hem Türkiye için tarihi bir fırsat söz konusu. Çözümün siyasi ve ekonomik etkileri çok olumlu olacaktır.

En nihayetinde Türkiye kendi yüksek hedeflerine toplumsal ahengini sağlamadan, yaratıcı, üretici sınıflarının bilgisini ve enerjisini harmanlamadan, çoğulculuğunu bir güç kaynağı olarak kullanmayı beceremeden ulaşamaz. Bu hedeflere erişebilmek için, gelenekle geleceği bir sentez içinde birleştirmekten başka bir yolumuz olmadığına inanıyorum. Bu sentezi gerçekleştirmek içinse hukukun üstünlüğüne saygılı daha iyi bir demokrasimizin, katılımcılığı ve şeffaflığı esas alan bir yönetim anlayışımızın olması gerekiyor.

Hepsinden önemlisi Türkiye gelecekteki refahını ancak, kurumlarını yenileyerek, hukukun üstünlüğünü sağlayarak, insan haklarına ve mülkiyet hakkına saygı duyarak, iş dünyasının dünyada rekabetçi olmasına katkıda bulunacak akılcı ekonomi politikalarını, teknoloji yönlendirmelerini uygulamaya koyarak tesis edebilir. Biz bu konularda da görevi yeni Yönetim Kuruluna güvenle emanet ediyoruz.

Sevgili üyeler,

Görev süremin ve konuşmamın sonuna gelmişken bilançomu tamamlamak isterim.

Yönetim Kurulumuzun iki yıllık görev süresinde Ankara’da dört ayrı hükümet görev aldı. Tüm çalışmalarımızda Meclis’imiz, Bakanlarımız, bürokratlarımızla ülkemizi ileriye götürecek konularda açık ve samimi bir işbirliği içinde olduk. Tüm katkılarından ve yardımlarından dolayı kendilerine içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Keyifle ve uyum içinde çalıştığım Yönetim Kurulu’ndaki arkadaşlarımın desteği iki yıl boyunca önümüze çıkan sorunları aşmamda en güçlü dayanağımdı. YİK Başkanımız Tuncay Özilhan desteğini hiçbir zaman esirgemedi. Siz sayın üyelerin önerileri, uyarıları hep yol gösterici oldu. Kurumun yuvarlak masa ve çalışma gruplarındaki özverili emeğiniz, en kritik anlarda kendisini gösteren dayanışma ruhunuz göreve daha şevkle asılmamızı sağladı. TÜSİAD, sayenizde dünya standartlarında bir bilgi gücüdür.

Bu gücün bir de kurum içindeki beyinsel dayanağı var. Kurum çalışanları her Başkan’a ihtiyaç duyduğu her türlü desteği verirler. Söylediklerinin arka planını hazırlar, olguların doğru, yaklaşımın tutarlı olmasını sağlarlar.

Başta Genel Sekreterlik ve görevi henüz bir ay önce Bahadır Kaleağası’na devreden Zafer Yavan olmak üzere, bölüm sorumlularından en taze çalışanına, onlarsız hiç bir şey yapamayacağımız asistanlarımıza kadar tüm TÜSİAD örgütüne Başkanlık dönemimde arkamda durdukları, beni çabalarıyla, sevgileriyle cesaretlendirdikleri için şükran borçluyum.

Hepinize bu kurumu canlı tuttuğunuz için ve enerji verdiğiniz için, burada ve yanımda olduğunuz için, katılımınız için çok teşekkür ediyorum. Elbette bundan sonra da TÜSİAD’ın çalışmalarına katkı sağlamaya büyük bir istekle devam edeceğim.

Hoşça kalın.

Tuncay Özilhan'ın açıklamasının tam metni şöyle:

Sayın Başkan, Sayın Divan, TÜSİAD’ın Değerli Üyeleri, Sayın Basın Mensupları,

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanı adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Dünya olarak, ülke olarak çok kritik günlerden geçiyorken huzurlarınızda bu konuşmayı yapmak kolay değil.

Konuşacak çok şey var.

Bu yüzden uzun konuşmayı sevmesem de maalesef istediğimden daha fazla zamanınızı alacağım.

TÜSİAD’ın bir kurum olarak önemine işaret ederek konuşmama başlamak istiyorum.

TÜSİAD’ın ekonomik gücünü bir kez daha hatırlayalım: TÜSİAD, 4.000’e yakın şirketi temsil eder.

Bu şirketler kamu dışı milli gelirin yarısını üretir; enerji ithalatı hariç dış ticaretin %85’ini gerçekleştirir; Türkiye’de ödenen kurumlar vergisinin %80’den fazlasını öder; tarım hariç kayıtlı özel sektör istihdamının da %50’sini sağlar.

TÜSİAD, Türkiye’de çok önemli bir ekonomik güç; ama önemi de bununla sınırlı değil.

TÜSİAD üyeliği her şeyden önce zorunlu değil, gönüllü.

Bundan neredeyse 50 sene önce, birbirleriyle kıyasıya rekabet içinde olan şirketlerin sahipleri ve yöneticileri, aralarındaki ticari çıkar çatışmalarını bir kenara koyup, önce iş dünyasının genel çıkarları, sonra da ülkemizin menfaatleri etrafında bir araya geldiler.

TÜSİAD’ı kurarken benimsedikleri ilkeler arasında yer alan demokrasi, ülkenin Batı uygarlık seviyesine çıkarılması ve Atatürk ilkelerine dikkatinizi çekerim.

Bir araya gelen işinsanlarının arasında fikir ayrılıkları doğal olarak vardı; farklı siyasi görüşlere sahiptiler; ekonomideki öncelikleri farklıydı.

Bu çoğulculuktan muazzam bir uzlaşı örneği ortaya çıktı.

Kısa vadeli düşünmek ve kısır çekişmelere teslim olmak yerine uzun vadeli ve stratejik olarak düşündüler.

Bugün bu durum en az kuruluş günlerinde olduğu kadar geçerli. Zaman içinde TÜSİAD’ın bu çalışma tarzı tam anlamıyla kurumsallaştı.

Genel sekreterlik, büyük bir profesyonel yetkinliğe ulaştı.

Biliyorsunuz, geçen ay Genel Sekreterlik makamında da bir değişiklik oldu.

Bayrağı büyük başarı ile taşıyan Zafer Yavan, görevi Bahadır Kaleağası’na devretti.

Zafer Yavan’a TÜSİAD’a yapmış olduğu katkılar için teşekkür ediyor, uzun yıllar TÜSİAD’ın dünyadaki sesi olan Bahadır Kaleağası’nın başarılarının yeni görevinde de devamını diliyoruz.

TÜSİAD’da karar alma mekanizmaları gayet nettir.

Üyelerimiz, şirketlerimizin profesyonelleri azimle, gayretle, fedakarlıkla çalışırlar.

Çalışmalar akademik birikimle desteklenir.

Temsilciliklerimiz, uluslararası platformlardaki üyeliklerimiz ve yurtdışındaki düşünce kuruluşları ile yaptığımız işbirlikleri sayesinde ABD’den Çin’e tüm dünyadaki gelişmeleri TÜSİAD gayet yakından takip eder, uluslararası iş dünyasının içinde de etkin bir rol oynar.

Gönüllü üyeliğe sahip derneklerden oluşan kardeş örgütümüz TÜRKONFED ile Anadolu’daki KOBİ’lerle de iç içeyiz.

Bu devasa ekonomik güç, farklılıklarını zenginliğe çevirerek, çoğulculuk sayesinde, uzlaşı kültürü içinde Türkiye’nin daha müreffeh bir ülke olması için çalışıyor.

Yönetim Kurulumuz da, bu düşünceleri, görüşleri, siyasetçilerimizin, bürokratların, kamuoyunun takdirine sunuyor.

Buradaki konuşmalarımızı bu çerçevede dinlemenizi istiyorum.

Değerli üyeler, değerli konuklar,

Hiç şüphesiz çok, çok kritik günlerden geçiyoruz.

Yaşamakta olduğumuz zor günlerin arka planında küresel ölçekte meydana gelen müthiş bir dönüşüm var.

Adeta bir çağ kapanıyor, yeni bir çağ açılıyor.

Dünya liderliği için kavga yeniden kızışıyor.

Önümüzdeki dönemde dünya kaynaklarından daha çok pay almak için muazzam bir kavga veriliyor.

Bu kavganın en şiddetli yaşandığı yer ise Orta-Doğu.

Sayın Cumhurbaşkanımızın dediği gibi at izi it izine karıştı.

Terör örgütleri üzerinden vekalet savaşları yaşanıyor.

Adeta yeni bir Kurtuluş Savaşı veriyoruz.

Hain bir örgüt 15 Temmuz’da kanlı bir kalkışma ile iç barışımızı tehdit etti, şehitler verdik.

Ama devlet ve halk ele ele demokrasiden yana bir zafer kazandık.

Bu tarihten sonra da hain terör örgütleri ardı ardına saldırmaya devam ediyor.

Belli ki ülkemizin bütün fay hatları ile oynuyorlar.

Bu, hepimiz için bir hayat memat meselesi.

Peki, niye bizim ülkemiz bu kadar ateş altında?

Tüm dünyada karışıklık var ama niye burada çok daha fazla?

Acaba tüm küresel güçler aniden bizim ülkemizi mi hedef aldı?

Bu çok yönlü, çok boyutlu saldırı ile hangi yöntemlerle baş edeceğiz?

Bu soruları sormak ve sakin ve sağduyulu biçimde bir cevap vermek zorundayız ki doğru savunma mekanizmaları geliştirebilelim.

Saldırılar karşısında alınacak önlemler başlıca iki grupta toplanabilir diye düşünüyoruz:

Güvenlik önlemleri ve toplumsal dokuyu güçlendirici önlemler.

Hiç şüphesiz bu iki tip önlemi beraber kullanmak gerekir.

Her devlet, eli kanlı katiller karşısında mutlaka sert güvenlik tedbirleri alır.

Ama şu son yıllardaki alt-üst oluş sürecini daha iyi yönetebilmiş olan ülkeler, güvenlik tedbirlerinin yanı sıra toplumsal huzuru pekiştirecek önlemleri de almış olan ülkeler.

Buradan bir ders çıkartmakta fayda var.

Bu iki politika setinin ne zaman hangi bileşim ile kullanılacağı ülkeyi yönetenlerin uhdesindedir.

Bizler ancak ilkesel olarak bazı yorumlar yaparız.

Uygulanacak doza siyasetçiler karar verir.

Değerli konuklar,

Arkasında başka güçlerin de olduğu çeşitli terör örgütlerinin arka arkaya gelen, adeta sıralı ve planlı saldırılarına maruz kalıyorsak yapılacak iki şey var:

Bunlardan birisi ülkemizin üzerinde bir koruma kalkanı oluşturmak diğeri ise mücadele ettiğimiz karşıtlarımızın sayısını azaltmak.

Önce bunlardan ikincisi üzerinde durayım: karşıtlarımızı nasıl azaltacağız?

Aslında bunun hepimizin bildiği çok basit bir yanıtı var: “Yurtta sulh, cihanda sulh!”

Kurucumuz Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü, bugün de en azından dün kadar geçerli.

Bu ilkeyi, bugünün koşullarına uyarlayarak, dünyadaki ve bölgemizdeki gelişmelere pasif ve duyarsız kalmak anlamında değil, aktif olarak düşmanlarımızın sayısını azaltmayı, dostlarımızın sayısını artırmayı hedefleyen bir politika olarak kullanmak ülkemize yönelik tehditleri azaltmakta sandığımızdan da daha etkili olacaktır.

Son dönemde bu doğrultuda attığımız adımlar, Rusya, İsrail, İran ve Irak gibi komşularımızla ilişkilerimizde kat ettiğimiz mesafe, tam da bu politikanın aktif uygulanması ile kast ettiğim duruma bir örnek.

Komşularımız ile ilişkilerimizin düzelme yolunda gitmesi, batıdan uzaklaşmamız anlamında yorumlanmamalı.

Ve biz doğulu olduğumuz kadar batılıyız.

Bu küresel güç mücadelesinde, dış politika taktikleri gereği bazı adımlar atabilir, bazı söylemler geliştirebiliriz.

Ama tarihimiz ve coğrafyamızın ortaya koyduğu gerçeği değiştiremeyiz.

Cumhuriyet kurulurken yönü batı medeniyeti olarak belirlenmiştir.

Avrupa’ya açıldığımız son dönemlerde değil, Fatih’ten bu yana biz batı medeniyetinin bir parçasıyız.

Osmanlı, bir Avrupa imparatorluğudur.

Osmanlı beyliği, Anadolu’daki Türk beyliklerinin batısındaki beyliktir.

Türkiye Türkleri, dünyadaki Türk toplulukları arasında en batıdaki Türklerdir.

21. Yüzyıl Türkiye’si Anadolu’da yaşamış tüm kadim uygarlıkların mirasçısıdır.

Türkiye, Avrupa uygarlığını oluşturan temel bileşenlerden birisidir. Tarihi ve coğrafyası itibariyle, kim ne derse desin gelecekte de öyle olacaktır.

Bugün Avrupa Birliği bir değişim içinde.

Merkezde Euro bölgesi ve çevresinde farklı üyelik çemberleri oluşmakta.

Türkiye bu değişen Avrupa Birliği içinde rahatlıkla yerini alır.

Ülkemize yönelmiş terör tehdidi karşısında yapılacak 2 şey var demiştim.

Şimdi tehditler karşısında toplumsal dokuyu güçlenmek için neler yapmak gerektiği konusuna döneyim.

Şu aşikâr ki, eğer, terör örgütleri canımızı bu kadar yakabiliyorsa, bu toplumsal bünyemizdeki zafiyetler yüzündendir.

Toplumsal bünyemizi düşmanlarımızın saldırmaya cesaret edemeyeceği kadar güçlendirmeliyiz.

Şu hep duyduğumuz birlik ve beraberliği, lafta bırakmamalı, hayata geçirmeliyiz ve birbirimize güvenmeliyiz.

Peki bunu nasıl yapacağız?

Bu liste şu önlemleri içermeli:

Hukuk devleti.

Yapmamız gereken ilk şey, herkesin tüm hak ve özgürlüklerinin tam olarak devlet ve demokrasi güvencesinde olduğu bir hukuk devletinin hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde tesis edilmesidir.

Hukuk devleti, sadece kağıt üzerinde sağlanamaz, uygulamaya da dikkat edilmesi gerekir.

Yaşam tarzlarına saygıyı böyle garanti altına alırız.

Ayrıca, yasama, icra ve yargı arasında denge ve denetim sisteminin bu açıdan hiçbir kuşkuya, tekrar ediyorum hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde düzenlenmesi elzemdir.

Ancak böyle bir Türkiye içeride ve dışarıda saygın, etkili ve güçlü olur.

Liyakat.

İşleri yapmaya en ehil olana, en becerikli olana sorumluluk verilmesi.

Yakın zamanda devletimiz için büyük bir tehdit olduğu ortaya çıkan kadrolaşmayı önlemenin tek yolu bu.

Yoksa biri gider, bir başkası gelir.

Liyakat ilkesine sadık kalınmazsa, bu devlet bu tür risklere açık hale gelir.

Çoğulculuk.

Azınlığın çoğunluğa tahakkümünü engellediğimiz gibi çoğunluğun azınlığa tahakkümü de engelleyelim.

Hiçbir kimliğin ezilmediği, mağduriyetlerin ortaya çıkmadığı bir toplum, güçlü bir toplumdur.

Adalet.

Her vatandaşın fırsat eşitliğine sahip olduğu, sadece külfetin değil, nimetin de adil paylaşıldığı bir düzen kuralım ki, küskünler toplumu yerine mutlu vatandaşların ülkesi olalım.

Bürokratik kurumların sağlamlığı.

Hızlı ve doğru karar almanın, etkin uygulamanın yolu iyi yönetişimden geçer.

Kurumsal yapılar zayıflarsa, hele ki bu zayıflama adalet sistemine, emniyet sistemine sirayet ederse, devlet mekanizması çalışmaz.

Laiklik.

Batıda iç çatışmayı çözmenin aracı olan laiklik maalesef Türkiye’de iç çatışmanın tarafı oldu.

Şimdi gerçek anlamda laikliğin ne kadar önemli olduğu tüm toplum için açık hale geldi.

Bugün hem Sünni Müslüman çoğunluğun, hem de bu çoğunluğun dışında kalan kesimlerin karşı karşıya olduğu inanç temelli sorunların çözümü laiklik kavramından geçiyor.

Devletin tüm inanç ve inançsızlık türlerine aynı mesafede, aynı hakkaniyet ve adalet ölçüsünde yaklaştığı bir sistem, birlik ve beraberliğimizin en büyük garantisidir.

İfade özgürlüğü.

Vatandaşların fikrini söylemekten çekindiği bir topluma dönüştürmeyelim memleketimizi.

Bu ülkeyi seven her vatandaşın, her kesimin sözünü, düşüncesini muteber görmek gerekiyor ki, en doğru, en parlak fikirlere yer açabilelim.

En sevmediğimiz düşüncelerin bile verebileceği bir zarar, düşünce özgürlüğünün kısıtlandığı bir ortamın tahribatına göre önemsizdir.

Unutmayalım: ülkemizin düşmanlarını dünyada güçlendiren en önemli gelişme, hukuk ve özgürlük ortamı zayıflayan bir Türkiye’dir.

Ekonomik istikrar ve büyüme.

Ekonominin içinde bulunduğu sıkıntılar tüm sektörlerdeki büyüğünden küçüğüne tüm işletmelerin malumu.

O kadar zor zamanlardan geçiyoruz ki, şehitlerimizin kanı yerde iken parasal konulardan konuşmayı zül kabul ediyoruz.

Ülkemizin karşı karşıya kaldığı bu tehditlerin yarattığı ekonomik kayıpları tabi ki sineye çekeriz ve çekiyoruz.

Ne fedakarlık gerekirse hepsini de yaparız.

Fakat şunu unutmayalım: vatandaş aş ve iş derdine düşerse, bu terör örgütlerinin çok işine gelen bir ortam yaratır.

Enflasyon artıyor, üretim geriliyor.

İşsizlik yüksek, özellikle gençler arasında ve güneydoğu Anadolu bölgemizde çok daha yüksek.

Bu tehlikeli bir kokteyl.

Üstelik 2000’li yılların ilk yarısında hızlı büyümemizi sağlayan küresel fon akımları şimdi tam tersi yönde çalışıyor.

Bu durum karşısında ekonomi yönetimi, yangını söndürmek üzere bir dizi önlem alıyor, teşvik paketleri açıklıyor.

Bunlar bugün için yaraya pansuman olsa da yarını kurtarmaya yeterli değil.

Karşı karşıya olduğumuz tehditler muhtemelen biraz daha devam edecek.

Zor durumdaki şirketleri yüzdürmek kısa vade için mümkün ama bu durum ilânihaye sürmez.

Demek ki kısa vadeli teşvik tedbirleri ile uzun vadeli, bütüncül, sistematik yaklaşımları bir arada düşünmek gerekiyor.

Uzun vadede, yatırımların önünü açacak olan, yabancı sermaye yatırımlarını çekecek olan ise esas olarak yukarıda saydığımız unsurlardır.

Belirsizlik ve siyasi risk böyle azalır, öngörü ufku uzar, faizler ve enflasyon düşer, TL değerli bir para birimi olur ve yatırımlar artar.

Ancak özgür ve hukuk güvencesindeki toplumlar yaratıcı, girişimci, bilimde, sanatta ve ekonomide ilerlemeci olur.

Yeni dijital ekonomi çağında ülkemizin rekabet gücü ancak bu sayede arttırılır.

Tüm yöneticilerimizin hem fikir olduğu katma değeri yüksek ürünler üretebilmenin ön koşulu da bu unsurların yerine getirilmesinden geçer.

Eğitim.

Dünyayı değiştiren muazzam derin teknoloji devrimine, dijital ekonomiye, enerji ve iklim politikaları arasındaki elzem yeni dengelere, dijital çağın rekabet yarışına ayak uydurabilmek için eğitim sisteminde radikal bir reform ihtiyacı var.

Ülkemizin geleceği, gençlerimizin eğitim kalitesine, düşünce özgürlüğüne, yenilikçiliğine bağlı.

Bu listeye başka eklemeler de olabilir.

Ben burada en zaruri gördüklerime yer verdim.

Bir de nelerden kaçınılması gerektiğine işaret etmek istiyorum.

Her şeyden önce ananemizde olmayan, Türk geleneklerine hiç yakışmayan tartışma üslubunu terk etmeliyiz.

Önemli meselelerimiz var ve bunları ağız dalaşı yaparak, tehditlerle, hedef göstermelerle çözemeyiz.

Sorunlarımızı siyasi nezaket ve adap içinde konuşarak ve dinleyerek çözebiliriz.

Kaçınmamız gereken ikinci şey ise düşünce farklılıklarını düşmanlık gibi görmek.

Birlik ve beraberliği otoriterlikle sağlayamayız.

Özgürlükleri kısıtlarsak, toplumsal çoğunluğun talepleri adına, toplumu oluşturan farklı gruplar karşısındaki adalet ve hakkaniyet duygusunu kaybedersek, üzerimize yönelen tehditlere karşı daha güçlü olmaz, tam tersine bünyemizi savunmasız hale getiririz.

Bugün tarihin akışı hızlanıyorken, dünyanın pek çok yerinde taşlar yerinden oynuyor, politikalar ve siyasi liderler değişiyor.

Birçok yerde popülist liderler ön plana çıkıyor.

Tarihsel dönüşümle baş etmenin yolunun, geçmişi ihya etmek olmadığı zaman içinde ortaya çıkacak.

Yeni dönemin koşullarına adapte olmak için, siyasi yapıda yapmak gereken değişiklikler varsa bunlarda tabi ki yapılmalı.

Ama içinden geçilmekte olan bu alt-üst oluşla, daha güçlü liderlik ile, daha fazla otoriterlik ile, daha fazla merkeziyetçilik ile baş edilemez.

Özgürlüğün, muteber vatandaş olmanın, ülkenin geleceğinde söz sahibi olmanın tadını almış kitleler, elde ettikleri haklarını kimseye teslim etmezler.

Bu ülkelerde kalıcı istikrar popülist liderlerle değil, halka daha fazla meşru siyaset alanı açmakla gelecek.

Başarının anahtarı hep daha iyi demokrasi, daha çok özgürlük ve hukuk oldu; her yerde ve her zaman.

Değerli konuklar,

Bizi biz yapan, bizi Türkiye yapan ortak değerlerimizden birisi de Mustafa Kemal Atatürk.

Mustafa Kemal Atatürk sadece bir siyasi figür değildir; aynı zamanda bir milli semboldür.

Siyasi bir figür olarak eleştirilebilir.

Bu Mustafa Kemal için de geçerlidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ü milli birliğin sembolü yapan aynı partide siyaset yaptığı yol arkadaşlarının bağlılığı değil, muhaliflerinin duyduğu saygı ve vatandaşlarının duyduğu sevgidir.

Bu milli sembol, bugün de devletimizi bir arada tutan tutkaldır.

Sayın Başkan, Değerli Üyeler,

Sözlerime son vermeden önce, dünyamızın ve ülkemizin bu zor zamanlarında büyük bir titizlik ve özveri ile çalışmış olan yönetim kurulu başkanımız Cansen Başaran Symes’e ve tüm yönetim kurulu üyelerimize huzurlarınızda bir kez daha buradan teşekkür etmek istiyorum.

Ayrıca yeni seçilecek Başkan ve Yönetim Kurulu’na da şimdiden başarı dileklerimi sunmak istiyorum.

Yukarıda bahsettiğim gibi, TÜSİAD geçmişte olduğu gibi bu yönetim döneminde de, misyonu doğrultusunda ülke için çalışmaya devam edecektir.

Bu çerçevede üyelerimizle ve tüm kurumsal yapımızla yeni Başkan ve Yönetim Kurulu’na desteğimizi sürdüreceğiz.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Okuyucu Yorumları