Söyleşi

'Toplum hâkim teminatının dışına çıkarılıyor, artık daha fazla polis devletiyiz'

Avukat Yılmaz Yazıcıoğlu: Ağrı olayında jandarmaya talimatı mülki amir verecek, yoksa kim verecek, ben mi?

20 Nisan 2015 03:00

"Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı. Hakkım varsa, hepinize helâl olsun, siz de helâl edin. Son olarak, abime, yengeme, yeğenime, bacıma selam eder, haklarını helâl etmelerini dilerim. Nişanlıma selam eder, cenabı haktan hayırlı bir yuva kurmasını dilerim.” 

Ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun 7 Ekim 1980’de idam edilmeden önce yazdığı mektubu okurken, sıra bu satırlara geldiğinde Tayyip Erdoğan’ın ağladığı sayılı andan birine tanıklık ettik. Canlı yayınlanan grup toplantısında, 12 Eylül 2010’da gerçekleşecek anayasa değişikliği referandumu için “evet” oyu isteyen Erdoğan, konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı: 

“Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü bu işkencelerle, bu zulümlerle, bu insanlık dışı uygulamalarla milletçe hesaplaşacağız. (…) Gencecik yaşında haksız bir şekilde idam edilen Mustafa’nın ‘Allah’ından bulurlar’ dediği gün işte 12 Eylül 2010 günüdür.”  

Ancak beş yıl sonra kamuoyunda “iç güvenlik paketi” olarak bilinen kanunla, 12 Eylül 1980'de yapılan darbenin ardından çıkarılan ve hâlâ yürürlükte olan kısıtlamalardan da ileri bazı hükümler AKP’li milletvekillerinin iradesiyle Meclis’ten geçti. 

2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, 12 Eylül 1980 darbesi ile darbeden sonraki ilk genel seçimlerin yapıldığı tarih olan 6 Kasım 1983'e kadarki süreci kapsayan ve "Milli Güvenlik Konseyi dönemi" olarak anılan dönemde kabul edildi. Resmi Gazete'de 8 Ekim 1983'te yayımlanarak yürürlüğe giren yasanın 3. maddesi, genel olarak “Herkes, önceden izin almaksızın, bu kanun hükümlerine göre silahsız ve saldırısız olarak kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” hükmünü koyuyor, ancak daha sonra sınırlama hükümlerini de sıralıyordu.

İzleyen sivil iktidarlar döneminde kanunda bazı iyileştirmeler de yapıldı, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kriminalize ederek daha da kısıtlayan düzenlemeler de. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın onayının ardından yürürlüğe giren iç güvenlik paketinde de yeni kısıtlama ve cezalar getiriliyor. 

Kısaca "torba kanun" diye anılan “Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu, Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”a göre, bir eyleme gelirken veya eylemin yanından geçerken yüzünüzü örtmek, niteliği tartışmalı slogan atmak veya sapan taşımak tutuklanma ve cezaevine girmek için yeterli neden sayılıyor. 

Polise, insanları “uzaklaştırma” ve yargıya gitmeden gözaltına alma yetkisi getiren, tutuklama için yeterli görülen "katalog suçları" artıran toplam 68 maddeden oluşan iç güvenlik paketinin olası sonuçlarını öğrenmek için Doç. Yılmaz Yazıcıoğlu’nun kapısını çaldık. Avukat Yazıcıoğlu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun. 1997-2009 yılları arasında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Yazıcıoğlu’nun “Bilgisayar Suçları”, “Fikri Mülkiyet Hakkından Kaynaklanan Suçlar” ve “Ceza Kanunları” isimli kitapları mevcut.  

Yazıcıoğlu ile Ağrı olayında iç güvenlik paketinin getirdiği bir yetkinin kullanıp kullanılmadığından polis akademilerinin kapatılmasına, kaç tür gözaltı türü olduğundan Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) olası tavrına kadar pek çok detayı konuştuk.  Yılmaz Yazıcıoğlu, T24’ün sorularını yanıtlamaya başlamadan önce şu genel değerlendirmeyi yapıyor:     

"6638 Sayılı Kanun’la yapılan değişikliklerdeki bazı hususlar zaten mevcut yasalarda var. Burada bize dikte edilmek istenen şu: 'Artık daha fazla polis devletiyiz ve toplumu hâkim teminatlarının dışına çıkartıyoruz; bu devleti kurguladığımız idari personelle yöneteceğiz.' Bunu Anayasa’ya aykırı dahi de olsa yapıyorlar.” 

Yazıcıoğlu'nun T24'ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

- Anayasa’ya ve özgürlüklere aykırı sayılabilecek maddeleri ihmal ederek soracağız; deniyor ki, iç güvenlik paketinde olumlu herhangi bir madde yok mu? Örneğin, jandarmanın işleyişinde İçişleri Bakanlığı veya valinin ağırlığını arttıran maddeler olumlu olarak yorumlanabilir mi?

Felaket bir özellikten bahsediyoruz. İl İdaresi Kanunu’nun 11. maddesinde bir değişiklik yaparak, yok hükmünde bir hüküm koyarak ve Anayasa’yı, bir kâğıt gibi cart diye yırtan bir düzenleme var. Diyor ki: “Vali gerekli görürse kolluk amir ve memurlarına, suç faillerinin bulunması için gereken emirleri verebilir.” Kuvvetler ayrılığında, eğer ortada bir suç varsa suç işlendikten sonra görev yargınındır. Halbuki vali yürütmeyi temsil eder. Sadece bu bile Anayasa’ya aykırı, elimizdeki malzemeden, Anayasa’dan bu çıkmaz. Evet, valiler suç işlenmesini veya toplum düzeninin bozulmasını engellemek için önleyici tedbirler alabilirler, buna ilişkin kanunlar zaten var. Ama burada verilen yetki suç işlendikten sonraki süreyi de kapsıyor. Bu söylemin tek anlamı var; polis isterse kafana vurur. Suç faillerini bulmak zaten kolluğun görevi ama ona emir verecek makam valilik değil, savcılık! Valiliğin hukuka ayrılıklarını ortaya çıkaracak olan makam da savcılık. Bu düzenlemeyle kendi kendini denetlemeye tabi tutmuş oluruz ki bu da mümkün değil. 

Madde 15 – 10/6/1949 tarihli ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11 inci maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir.

G) Vali, lüzumu hâlinde, kolluk amir ve memurlarına suç faillerinin bulunması için gereken gereken emirleri verebilir. Kolluk bu emirleri, mevzuatta belirlenen usule uygun olarak yerine getirir.

H) Vali, kamu düzenini ve güvenliğini veya kişilerin can ve mal emniyetini sağlamak amacıyla aldığı tedbir ve kararların uygulanması için adli kuruluşlar ile (D) fıkrası hükmü saklı kalmak kaydıyla askerî kuruluşlar dışında, mahallî idareler dâhil bütün kamu kurum ve kuruluşlarının itfaiye, ambulans, çekici, iş makinesi ve tedbirlerin zorunlu kıldığı diğer araç ve gereçlerinden yararlanabilir, personeline görev verebilir. Kamu kurum ve kuruluşları, valinin bu konudaki emir ve talimatlarını yerine getirmek zorundadır. Aksi takdirde vali emir ve talimatlarını kolluk aracılığıyla uygular. Bu fıkradaki yükümlülüklerin yerine getirilmemesi veya geciktirilmesi sebebiyle oluşan kamu zararı ile gerçek ve tüzel kişilerin Devlet tarafından karşılanan zararları ilgili idarece genel hükümlere göre sorumlu kamu görevlilerinden tazmin edilir.

I) (H) fıkrası ile valiye verilmiş olan yetkiler, ilçede kaymakam tarafından da kullanılabilir.”

- Madde 50’de jandarmada atamalar gibi kritik kararların İçişleri Bakanlığı’na bağlanıyor olması sizce olumlu değil mi?  

Benim değil, siyasetçilerin değerlendirmesi gereken bir konu bu. 

Madde 50 - 2803 sayılı Kanunun 14 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“MADDE 14- General, subay, astsubay ve uzman jandarmanın atanmaları;

a)Jandarma Genel Komutanının atanması; Genelkurmay Başkanının teklifi, İçişleri Bakanının inhası, Başbakanın imzalayacağı ve Cumhurbaşkanının onaylayacağı müşterek kararname ile,

b)Generallerin atanmaları; Jandarma Genel Komutanının lüzum göstermesi, Genelkurmay Başkanının teklifi, İçişleri Bakanının inhası, Başbakanın imzalayacağı ve Cumhurbaşkanın onaylayacağı müşterek kararname ile,

c)General rütbesinde olmayan daire başkanları ile il ve ilçe jandarma komutanlarının atanmaları, yer değiştirmeleri ve geçici görevlendirmeleri İçişleri Bakanınca yapılır. Gerektiğinde Jandarma Genel Komutanı da bu konuda teklifte bulunabilir. Diğer subaylar ile astsubaylar ve uzman jandarmaların atanmaları, yer değiştirmeleri ve geçici görevlendirmeleri Jandarma Genel Komutanınca, yapılır.

- Şu ne kadar haklı bir yorum: “Ağrı olayı, iç güvenlik paketi yüzünden oldu!”

Hukuki bilgisizlikler söz konusu. Ağrı olayında zaten jandarmaya talimatı mülki amir verecek, yoksa kim verecek, ben mi? Bunun hukuka neresi aykırı! Jandarmanın yapmış olduğu bir devlet gücü kullanımıdır. Önemli olan bu kullanımın  sonradan hesabının sorulması.

- Netleştirmek adına; sizce iç güvenlik paketi olmasaydı Ağrı olayı yine yaşanır mıydı?

Tabii ki. Ağrı’daki bu olaydan sonra vali, jandarmaya emir verseydi o zaman iç güvenlik paketinden kaynaklanan hukuka aykırı yetkiyi kullanıyor diyebilirdim. Ama önleme için emir verilmiş.

- 16. maddede yer alan valinin emrine aykırı davrananlara ceza yeni bir olgu mu?

O her zaman vardır.

Madde 16 – 5442 sayılı Kanunun 66 ncı maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir. “Ancak, kamu düzenini ve güvenliğini veya kişilerin can ve mal emniyetini sağlamak ya da toplumsal olayları önlemek amacıyla vali tarafından alınan ve usulüne göre tebliğ veya ilan olunan karar ve tedbirlere aykırı davrananlar, üç aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

 

'Anayasa'ya göre arama ancak hâkim kararıyla yapılır’

 

- Valinin emrine uyması istenilen belediyelerin bu cezaya muhatap olması? 

Aynen. 2005’e kadar yetkili mercilerin emirlerine riyasızlık diye bir suç vardı, 2005’te bu bir kabahate dönüştürüldü. Şimdi tekrar suç haline getiriliyor; hangi konuda? Yetkisiz olduğu bir konuda ceza vererek. Bunun Anayasa Mahkemesi’nden geri dönmesi gerekiyor.

Bu kanun bütün hayatımızı ciddi olarak değiştirecek değişiklikler yapıyor. Mesela, kolluğa enteresan bir şekilde hâkim kararı olmadan arama yapma yetkisi getiriyor. 

Madde 1 – 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanununun 4/A maddesinin altıncı fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “Ancak bu” ibaresi “Bu” şeklinde değiştirilmiş ve aynı fıkraya aşağıdaki cümleler eklenmiştir.

“Ancak, el ile dıştan kontrol hariç, kişinin üstü ve eşyası ile aracının dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin aranması; İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenecek esaslar dâhilinde mülki amirin görevlendireceği kolluk amirinin yazılı, acele hallerde sonradan yazıyla teyit edilmek üzere sözlü emriyle yapılabilir. Kolluk amirinin kararı yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Bu fıkra kapsamında yapılan araç aramalarına ilişkin olarak kişiye, arama gerekçesini de içeren bir belge verilir.”

Anayasa’nın 20. maddesi “Özel hayatın gizliliği var” diyor. Aramaysa gözle görülmeyenin bulunması için yapılan bir faaliyettir. Bu faaliyet, ya suç işlendikten sonra faili bulmak adına delil elde etmek için ya da suçu aydınlatmak için yapılır. Bunun şartları yönetmelikte düzenleniyor ve makul şüphe nedir, önlem araması nedir, adli arama nedir açıklanıyor. 

Bu madde, polise kimlik arama, durdurma yetkisi veriyor. Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği ve özellikle Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenir, hem kolluğun kendi can güvenliğini, hem toplumdaki bireylerin can güvenliğini, hatta durdurduğu kişinin can güvenliğini sağlamak için bir yoklama yapılır. Adliyelere girerken aranmaya dair çıkan tartışmada avukatların yanılgısı da budur. Eşyalarına bakılamaz ama avukatlar da önlem amaçlı yoklamaya maruz kalmak zorundadırlar, havaalanına girerken olduğu gibi eşit bir yoklamadır bu. Yoklamanın yanı sıra kolluğa bu değişiklikle, durdurduğu kişileri “amirinin yazılı emriyle ama ‘acele hallerde’ sözlü emriyle” arama yetkisi verildi. 2001’de kolluğun arama yetkisi kaldırıldı ve hâkim emri olmaksızın konuta girmek tamamıyla engellendi. O zaman yasama organı demişti ki; “Geriye dönük olarak incelemeye göre, Türkiye’deki arama kararlarının hepsi kılıfına uyduruluyor. ‘Acele’ sözü bahane ediliyor. Arama kararı bulunmuyor.” 

Anayasa’nın 20. maddesi şunu diyor: “Hâkim kararıyla yapılan aramalar acele hallerde ancak amirin yazılı emriyle arama yapılabilir.” Alman meslektaşlarımızla Marmara Üniversitesi’nde kriminolojik bir araştırma yaptık. Kolluk, arama kararıyla arama yaptığı yerlerde kararı hâkimden aldı mı diye baktık. O adliyede bir arama kararı bulduk. Hepsinde “gecikmesinde sakınca olan hal” diye arama yapılmıştı. 1 milyon arama kararı varsa 999 bininin gecikmesinde sakınca yoktu. Şimdi de “Ben aramayı yaparım, sonra amirden yazılı emir alırım” deniyor. 

- Bu maddede yer alması planlanan ancak kaldırılan “makul şüphe” ifadesi, en azından boşluğun dolması açısından hukuken aranır bir hâle geldi mi?

Bütün ceza muhakemesi işlemleri bir hak kısıtlılığına sebebiyet verir. Bu yetkinin kullanılması için şartlar gerekir. Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 6. maddesine bakacak olursanız “makul şüphe” orada tanımlanıyor. Bu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) içtihatlarıyla belirlenmiş bir şüphe çeşitidir. Bir kişinin üstünü arayacaksanız, basit şüphe gerekir. Bir kişiyi yakalayacaksınız, çok kuvvetli şüphe gerekir. Bir kişiye kimlik soracaksanız en basit şüphe gerekir, dava açacaksanız yeterli şüphe gerekir… Ama hepsi makul şüphedir. 

 

'Kolluk savcının yerine geçti’

 

- Sizce bu belirsizlik keyfi uygulamalara neden olmaz mı? 

Hayır. Sorun şu: Memurun yapmış olduğu işlemin hukuka uygunluğunu denetleyecek olan mekanizma yargı. Fakat yargı da maalesef çevremizden çıkan insanlardan oluşturulduğundan yargıya gidip “Nerede bunun delili” dediğinde “Kolluk devlet adına işlem yapıyor, doğru yapmıştır” diye bir cevap alırsın. Yargı haysiyetli ve özgürlükçüyse iyi-kötü kanun ayrımı olmaz, iyi-kötü uygulama ayrımı olur. 

2005’te ceza adalet sistemini değiştirirken daha özgürlükçü, adil, insan haklarına saygılı bir ceza muhakemesi süreci gelsin istendi. Eskiden ceza muhakemesi derslerini anlatırken kral savcıdır diye anlatırdık. Aslında kitapta kral savcıydı ama uygulamada kolluk memuruydu. 2005’te yetkileri elinden tamamıyla alındı ve savcı imparator pozisyonuna getirildi. O günden bugüne altı oyuldu. Bu oymalarla kolluk gene savcı yerine geçti, son değişiklikle altına usta imzası atıldı. Bu imza ile birlikte yeniden kolluk savcının önüne geçti. Tabii ki hukuken kolluğun istediğini durdurması, arayabilmesi, istediğine göz altı vermesi mümkün değil. Ama bunun için denetim mekanizmalarının çok iyi işliyor olması gerekir. 

- Balyoz ve Ergenekon gibi kamuoyunda öne çıkan davalardaki hukuksuzluklar milat olarak koyduğunuz 2005’ten sonra yaşandı. 

O hukuksuzluklar tek taraflı yargı nedeniyle gerçekleşmedi, maalesef yürütme organının da çok büyük kusuru var. 5 yıllık süreçte, kolluk var, savcılığın bir kısmı, hâkimler var, sürülme faslı, HYSK, davanın savcısı olan devlet büyükleri var. Hep derdim ki, “Kolluk yanlış yaparsa savcı engel olur, savcı yanlış yaparsa hâkim engel olur, o olmuyorsa temyiz olur.” Olmayabiliyormuş. 

Madde 2 - 2559 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin birinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiş ve aynı fıkrada yer alan “Yakalar ve gerekli kanuni işlemleri yapar.” ifadesi “eylemin veya durumun niteliğine göre; koruma altına alır, uzaklaştırır ya da yakalar ve gerekli kanuni işlemleri yapar.” şeklinde değiştirilmiştir.

“H) Başkalarının can güvenliğini tehlikeye düşürenleri,”

- Madde 2’de yer alan “Koruma altına alır, uzaklaştırır ya da yakalar ve gerekli kanun işlemleri yapar” ifadesindeki “koruma altına alır” ve “uzaklaştırır” ne demek? 

Bu kanunda olumlu bir şey var mı diye sormuştun ya, işte bu olumlu. 

- Neden? 

Modern ceza hukukunda sadece suçla mücadele edilinmez. Suç işlenmesin diye de mücadele edilir. Uyuşturucu, alkol ya da belirli ilaçların etkisi altında olan kişiler veya şiddete maruz kalan kadınlar olabilir ve bunları koruma altına almak gerekir. Bu kişileri koruma altına alman gerektiğini yazmazsan kolluk suç işliyor olur. PVSK’nın 2. ve 1. maddelerinde bu var; buraya da yazılması doğru ve yararlı. Polis koruma amaçlı da yakalama yapabilmekte.

- “Da” ekinden yola çıkarak bir varsayım; bir eylem olduğunda veya gözle seçilen bir olay şey olmadığında polis “suça teşebbüs” diyerek kafede oturan bir genci aldığında “uzaklaştırmak” adına kişiyi nereden nereye götürecek? 

Uzaklaştırma olay mahallinden, daha doğrusu tehlikeden, zarardan uzaklaştırmadır. o yangının alevinin size düşmeyeceği mesafe de tehlikenin ve zararın şartlarına göre değerlendirilmeli. 

 

'Polis uzaklaştırması faili meçhullere dönüşebilir’

 

- Polisin kişiyi karakola mı, yoksa mesela Gebze’ye mi götüreceği meçhul mu?

Uygulamada göreceğiz. Ben belirli bir yaşa kadar kolluğa yetki verilmesi gerektiğine inanan bir insandım ama Türkiye’deki uygulamayı görünce Avrupa’dakinin aksine mevcut yetkilerin kısıtlanması gerektiğini gözlemliyoruz. Maalesef toplumsal karakterimiz elimizdeki yetkileri sonuna kadar kötüye kullanmaktan yana; arabamızı mutlaka hız limitlerinde kullanırız, alkolümüzü son raddeye kadar alırız, sigaramızı sonsuz içeriz vs. 

- Dolayısıyla “olumlu” dediğiniz madde, bazı meslektaşlarınızın dediği gibi bir faili meçhul yasasına dönüşebilir mi sizce?

Yüzde 100. 

- Madde 3 ile gelen “evde ifade alma”, sizce olumlu mu, yoksa olumsuz bir katkı mı?

Çok olumlu. Siz hasta, yatalak olabilirsiniz, işiniz var işte olabilirsiniz… Karakola gitmek yerine ben talep ettiğimde kolluk buraya gelebilecek.

Madde 3 – 2559 sayılı Kanunun 15 inci maddesine aşağıdaki fıkra eklenmiştir.

“Polis; müşteki, mağdur veya tanık ifadelerini, talepleri hâlinde ikamet ettikleri yerlerde veya işyerlerinde de alabilir. Bu fıkranın kapsamı ile uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar İçişleri Bakanlığınca belirlenir.”

- Bu maddeyi değerlendirken ifade almada asıl olanın yargı olduğunu söyleyerek maddeye itiraz eden hukukçular oldu. 

Doğru. Kolluk ifade alamaz, bilgi toplayabilir, bunun için kişilere soru sorabilir. Bu bilgi toplamada ortada şüpheli ve sanık yoktur. Suç istinat edebilecek düzeyde bir şüphe olduğunda onun ifadesini de savcılık alır. Ama bizdeki uygulamanın yüzde 90’ının da savcılık kolluğa “Benim yerime sen ifade al” der. 

Fotoğraf: Sinem Babul

- Madde 4’te bahsedilen ve polise silah kullanma yetkisi tanıyan durumlarda….

Zor kullanma yetkisi PVSK’nın 16. maddesinde düzenlenir. Kolluğun zor kullanması 1-fiziki güç, 2-çeşitli edevat, 3-silah kullanmasıdır. Fiziki güç, bedensel güçtür. Araç kullanımı eskiden kelepçe, cop, at, köpek kullanmaktı, şimdi buna TOMA’lar, boyalı tazyikli sular, gazlar eklendi. Burada diyor ki o ölümlerle anılan gazlar, kapsüller silah değil, kelepçe türünden bir şey.  Ama biliyorsunuz ekmek de yemeye yarayan bir şeydir. Ekmeği öldürmek amaçlı birisinin gırtlağına sokup nefes almasını engellerseniz o da silaha dönüşür. Bu nedenle bizim silahtan öncelikle anladığımız kesmek ve öldürmek üzere tasarlanmış, bıçak ve ateşli silahlardır. 

Madde 4 – 2559 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin üçüncü fıkrasının (b) bendine “basınçlı” ibaresinden sonra gelmek üzere “ve/veya boyalı” ibaresi ve aynı maddenin yedinci fıkrasına aşağıdaki bent eklenmiştir.

“d) Kendisine veya başkalarına, işyerlerine, konutlara, kamu binalarına, okullara, yurtlara, ibadethanelere, araçlara ve kişilerin tek tek veya toplu halde bulunduğu açık veya kapalı alanlara molotof, patlayıcı, yanıcı, yakıcı, boğucu, yaralayıcı ve benzeri silahlarla saldıran veya saldırıya teşebbüs edenlere karşı, saldırıyı etkisiz kılmak amacıyla ve etkisiz kılacak ölçüde,”

- Şimdi yasaya girdiğine göre, örneğin Gezi Parkı eylemlerinde boyalı tazyikli su kullanılması yasa dışı mıydı?

Ben boyalı suya ciddi anlamda karşıyım. Çünkü, çıkıp çıkmadığını bilmiyorum ama boyalı su kıyafetlerimden çıkmıyorsa zarar vericidir. Devlet de kalıcı zarar verici araçları kullanamaz şartları doğmadığı sürece kullanamaz. 

- Polisin silah kullanmasının şartları ne?

Kolluk kaçan birinin arkasından ateş edebileceğini zannediyor. Evet, kolluğun ateş etme hakkı var ama öldüremez. Kazara dahi öldüremez. Öldürme amaçlı ateş edebilmesinin bir tek sebebi var; meşru müdafaa. AİHM ve Yargıtay’ın kararları da bu yönde. 

- Ancak yasada öldürüp öldürmeme ayrımı yerine “duraksamadan ateş etme” vurgusu yapılıyor. Bu, bahsettiğiniz yanlış anlamayı “doğrulayan” bir ifadelendirme değil mi?

Evet ama duraksamaksızın kelimesi daha önceki kanunlarla gelmişti. 

Madde 5 – 2559 sayılı Kanunun ek 7 nci maddesinin ikinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer alan “yirmidört saat” ibaresi “kırk sekiz saat” şeklinde, üçüncü ve dokuzuncu fıkraları aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Yetkili ve görevli hâkim, Ankara ağır ceza mahkemesi üyesidir.”

“Bu maddede yer alan faaliyetlerin denetimi; sıralı kurum amirleri, mülki idare amirleri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve ilgili bakanlığın teftiş elemanları tarafından yılda en az bir defa yapılır. Bu faaliyetler Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından da denetlenebilir. Bu kapsamda yapılan denetimlerin sonuçları bir rapor hâlinde  Güvenlik ve İstihbarat Komisyonuna sunulur.”

Ek 7. madde devletin istihbarat amaçlı iletişimi tespitini ve dinlemesini kasteder. Bu dinlemenin hâkim kararıyla olabilmesi gerekirken burada da kanuna dolanarak mülki amirin ya da yetkili amirin yazılı emriyle 48 saatle ve 21 kredili dinleme var. Bu süre Anayasa’ya uygun ama önleme amaçlı dinlemeden bahsediyoruz. Önleme amaçlı dinlemede elde edilen bulgular delil olarak kullanılamaz. 

Yargıtay, karar olmadan evde veya işyerinde kolluk tarafından yapılan aramalarda çıkan, kaçak içki şişeleri dahil bulguları “hukuka aykırı delil” olarak gördü. Kolluk bunu çok iyi biliyor. Bu dinleme konusunda da çok sert durursa delil olarak kabul edilmezler. 

- İç güvenlik paketiyle gelen kolluğun inisiyatif almasını kuvvetlendiren maddeler yargının farklı bir tutum almasına neden olur mu? 

Ne olacak göreceğiz. 

- Aynı maddede dinleme kararları için yetkili ve görevli hâkim olarak “Ankara ağır ceza mahkemesi üyesi”ni gösterdiler. Sizce Ankara neden seçildi?  

MİT’in yerleşim yerinin Ankara olmasında başka hiçbir şey aklıma gelmiyor. A gösterip B dinlendiği, devlet büyükleri de işin içine katıldığı içi bunu engellemek için tek yer seçiyorlar. Ama olması gereken sadece Ankara değil, her ilde adalet komisyonunun bildirileceği ağır ceza mahkemesi hâkimlerinin bunu yapmasıdır. Aksi halde bu “Emniyet teşkilatı istisnasız Ankara’dan işliyor” demek olur. Halbuki İstanbul, Ankara’nın beş misli büyüklüğünde, İzmir eş seviyeli büyüklükte. Aslında hoşuma gitmedi değil çünkü bu kendi ayağına kurşun sıkmak. Bu açıdan olumlu, kendi yetkilerini sınırlandırmışlar. Bunun yanlışlığı görülecektir. 

Madde 7 – 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 23 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendine “Ateşli silahlar veya” ibaresinden sonra gelmek üzere “havai fişek, molotof ve benzeri el yapımı olanlar dâhil” ibaresi ve “zincir” ibaresinden sonra gelmek üzere “, demir bilye ve sapan” ibaresi eklenmiştir.

- Madde 7’deki “ateşli silahlar veya” ibaresinden sonra gelmek üzere “havai fişek, molotof ve benzeri el yapımı olanlar dahil”, “zincir” ifadesinden sonra “demir bilye, sapan”ın eklenmesi ekmek örneğinizin bir gerçekleşmiş hali mi? 

O maddeyle, demir bilye, sapan gibi silah olarak kullanılabilecek nesnelerle gösterilere gelmeyin deniyor. 8. madde bence daha önemli.

Madde 8 – 2911 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine;

a)Ateşli silahlar veya havai fişek, molotof ve benzeri el yapımı olanlar dâhil patlayıcı maddeler veya her türlü kesici, delici aletler veya taş, sopa, demir ve lastik çubuklar, boğma teli veya zincir, demir bilye ve sapan gibi bereleyici ve boğucu araçlar veya yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı eczalar veya diğer her türlü zehirler veya her türlü sis, gaz ve benzeri maddeler taşıyarak veya kimliklerini gizlemek amacıyla yüzlerini tamamen veya kısmen bez vesair unsurlarla örterek katılanlar iki yıl altı aydan dört yıla kadar,

b)Yasadışı örgüt ve topluluklara ait amblem ve işaret taşıyarak veya bu işaret ve amblemleri üzerinde bulunduran üniformayı andırır giysiler giyerek katılanlar ile kanunların suç saydığı nitelik taşıyan afiş, pankart, döviz, resim, levha, araç ve gereçler taşıyarak veya bu nitelikte sloganlar söyleyerek veya ses cihazları ile yayınlayarak katılanlar altı aydan üç yıla kadar, hapis cezası ile cezalandırılırlar.”

- Neden?

Dikkat ederseniz 8. maddede, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde taş, sopa, delici alet vs. bulunmasını bir yaptırıma bağlanıyor; 2 yıl 6 aydan 4 yıla kadar. Bu cezanın belirlenmesinde iki amaç var; 1-yargılananlar tutuklu yargılansın, 2-mutlaka cezaevlerine girsin. Çünkü 2 yıl 6 ay denerek hem hükmün açıklanmasının ertelenmesi, hem cezanın ertelenmesi dışına konulmuş. Böylece hâkimin indirim sebeplerini kullandığında iki yıllık sınıra gelmeleri engelleniyor. Ancak bu düzenleme Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülük ilkesini içermiyor. 

 

'Ruhsatsız silahla kazara öldürmenin cezası daha düşük!' 

 

- Ölçüsüz olan sizce ne? 

Yüzünüzü gizlediğinizde veya herhangi bir silah taşıdığınızda 2 yıl 6 ay ceza alıyorsunuz. Siz sadece elinizdeyken dahi bu cezayı alırken ben onu havaya atıp birisini öldürecek olsam, mesela düğünde ruhsatsız silahla ateş etsem 2 yılla cezalandırılıyorum. 

Yüz kapatmaya ceza veriliyor ama PSVK’nın 4. maddesi, polise kimlik sorma yetkisi verdiği için kim yüzünü kapatıyorsa polis onu çağırıp kimliğini ispatlama hakkına sahip. O yüzden de gizli kalabilecek kimse yok. Ama yüzü kapanan kişiden, bir stigmatizasyon (damgalama) yapamayacağımız için, iki onun kendini gizli zannederek içindeki duyguları açığa çıkarmasını engellediğimiz için eleştiri hakkını elinden alıyoruz.

- “Kanunların suç saydığı nitelikte slogan söyleme” de aynı madde de hapisle cezalandırılıyor. 

Aslında hiç gerek yok, zaten suçu övmek diye bir suç var.

- 1 Mayıs’ta duyacağımız örneğin “faşizme karşı omuz omuza” sloganı sizce bu nitelikte mi, değil mi?

Bunu yargıya soracaksınız. Benim için bu görüşler suç değil. 21. yüzyılda bu söylemlerin aslında çok bir anlamı da kalmadı. 

- Rosa Luxemburg, iki kez PKK’lı olarak kayda geçirilirken hâkimlerin bu slogana sizden farklı bir açıdan bakması muhtemel. 

Tabii ki algılanabilir. Mesela Balyoz davasında mahkemede, müdafaa avukatlarının bütün konuşmaları tavandan indirilen sarkıtlarla dinlendi. Maalesef HSYK da ne yapıyorsun demedi. O yüzden her şey mümkün. 

- İç güvenlik paketi Newroz’dan önce çıksaydı, Diyarbakır’da neler yaşanabilirdi; 1 Mayıs’ta Taksim’de neler yaşanabilir? Kötü senaryonuz nedir?

Bu sene bir şey yaşanmadı ama seneye gene Nevruz. Eğer yürütme organları kucaklayıcı olursa 1 Mayıs’ta bekleyeceğimiz kötü senaryolar söz konusu olamaz. Yani İngiltere’de beklemediğiniz senaryoyu Türkiye’de bekliyorsunuz çünkü Türkiye için bir korkunuz var. Çünkü acı deneyimlerimiz var. Halbuki insanlara eleştiri hakkını verirseniz vandalizm de olmaz. 

 

'Savcı devreden çıkarılarak
polise gözaltına alma yetkisi verildi’

 

- Somutlaştırarak soralım; 1 Mayıs’ta sokağa çıkacak birine, “Öldürülme riskini göze alarak evden çık” der misiniz?  

Özellikle son 5 yıldır iktidara karşı gerçekleştirilen gösteriler çok sert karşılandı. Bunun neticesinde Türkiye’de birçok ölüm oldu. Bir maç dönüşünde eğer bir otobüse Fenerbahçelilere öldürmek amaçlı ateş edilebilen bir ülkede yaşıyorsanız, beni şaşırtan 1 Mayıs’ta olayların olmaması olur. 1 Mayıs’ı atlayıp direkt 2 Mayıs’a geçsek çok faydalı olabilir Türkiye için.

- Madde 13 ile gözaltı süreci yeniden belirleniyor; Türkiye’de kaç türlü gözaltı süresi var? 

Gözaltı süresi 24 saat. Eğer terörle mücadele kapsamına giren bir suçsa 48 saat. Toplu, yani 3 veya daha fazla kişinin beraber işlediği bir suçsa 4 güne kadar gözaltı süresi uzayabilir. Bu düzenlemeyle kolluktan alınan yetki geri veriliyor. Önce savcı gözaltına alabiliyordu, daha sonra savcının yazılı olarak vereceği bir sözlü emre döndü. Daha sonra kolluğun ona bildireceği bir telefona döndü. Şimdi de savcı devreden çıktı. Ama kanun ve yönetmelikler diyor ki; yakalanan kişiye itiraz hakkı sağlanır. Yakalandıktan 10 dakika sonra hâkime itirazını yapabilirsin. Hâkim “Yeterli şartlar yoktur, savcı tarafından gözaltına alınmamıştır” dediğinde kişi salınsa zaten bu sorun biter, ama aksi olacak. Yargıtay’ın kararları var; oradaki ‘derhal’ ibaresini biz ‘ancak 24 saat sonra’ olarak anlarız.

Madde 13 – 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 91 inci maddesine üçüncü fıkrasından sonra gelmek üzere aşağıdaki fıkra eklenmiş ve diğer fıkralar buna göre teselsül ettirilmiştir.

“(4) Suçüstü hâlleriyle sınırlı olmak kaydıyla; kişi hakkında aşağıdaki bentlerde belirtilen suçlarda mülki amirlerce belirlenecek kolluk amirleri tarafından yirmi dört saate kadar, şiddet olaylarının yaygınlaşarak kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasına yol açabilecek toplumsal olaylar sırasında ve toplu olarak işlenen suçlarda kırk sekiz saate kadar gözaltına alınma kararı verilebilir. Gözaltına alma nedeninin ortadan kalkması hâlinde veya işlemlerin tamamlanması üzerine derhâl ve her hâlde en geç yukarıda belirtilen sürelerin sonunda Cumhuriyet savcısına yapılan işlemler hakkında bilgi verilerek talimatı doğrultusunda hareket edilir. Kişi serbest bırakılmazsa yukarıdaki fıkralara göre işlem yapılır. Ancak kişi en geç kırk sekiz saat, toplu olarak işlenen suçlarda dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Bu fıkra kapsamında kolluk tarafından gözaltına alınan kişiler hakkında da gözaltına ilişkin hükümler uygulanır.

 

'İhtiyaç yoktu; ayağını denk al, deniyor’

 

- AİHM, ‘Gözaltı süresi uzatılamaz’ kararını verirken Zaman gazetesi, Hidayet Karaca ve Ekrem Dumanlı’nın fazladan kaç saat kaldıklarını da not düştü. Bu düzenleme fazlalıkların törpülenmesine sebep olur mu?   

Türkiye bu gözaltılar sebebiyle tazminatlar ödüyor. Devlet Memurları Yasası’na göre, Türkiye hukuka aykırı işlere tazminat öderse tazminat ona (memura) rücu edilir. Gerçekten merak ediyorum, Türk devleti memurları yüzünden ödediği tazminatları onlara hiç rücu etti mi? Zaten davaların sonuçlanması 7 yıl sürüyor. Bu değişikliklere devletin gram ihtiyacı yoktu. Bunlar tek imaj sağlayacak; ‘ayağını denk al.’

- Madde 18 ile otellerin yanı sıra araba kiralama sürecinde kaydın emniyetle paylaşılması sizce faydalı mı, zararlı mı? 

Özellikle suçun önlenmesi ve suçlunun yakalanması bakımından bence faydalı. Bilmiyorum ne kadar vakıfsınız ama bütün otopark sahipleri de akşam duran araçların listesini verir emniyete.  

Madde 18 – 26/6/1973 tarihli ve 1774 sayılı Kimlik Bildirme Kanununun 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ayrılanların” ibaresi “ayrılanlar ile araç kiralayan gerçek ve tüzel kişilerin” şeklinde değiştirilmiştir.

- Madde 21 ile madde 49 arasında yer alan bölüm emniyete ilişkin. Buradaki kritik değişimler sizce ne?  

Polis akademilerinin kalkması. O bir felaket. Büroma geçenlerde 20 kişi geldi. Yoksul kesimden bu kişileri kolej zamanında alıyorlar, nerdeyse yarım milyona yakın kişiden bahsediyoruz. 10 yıl başka yerde çalışmayacaksın, diyorlar ve çocukları ebeveynlerinden uzaklaştırıp Ankara’da yatılı olarak tutuyorlar. Sen de 15 gün sonra mezun olup komiser yardımcısı olarak çıkacak kişilere “Hadi canım güle güle” diyorsun. Bu yüzden devletin maddi manevi tazminat sorunu var. Binden fazla kişinin hayatı karardı, onların yanında annesi, babası ve kardeşlerinin de hayatları karardı cemaat söylemiyle.

- Sizce tazminat davası açarlarsa kazanırlar mı?

Yüzde 100. Bence ebeveynlerin de ayrı açması lazım. Oraya girmese örneğin doktor olabilecek kişi şimdi en vasıfsız işçi haline getirildi.  

- Ulusal Kanal’a iç güvenlik paketiyle ilgili verdiğiniz demeç yazılıda “F tipi örgüt uyarısı yaptı” olarak sunuldu. Bu paketle cemaatin, emniyet içinde güçleneceğini mi düşünüyorsunuz yoksa yeni illegal yapılanmaların çıkmasına da neden olabilecek bir zemin mi dikkat çektiğiniz?  

Birincisini söyleme ihtimalim yok, ikincisidir. En büyük korkum şu; iktidarlar gelir, geçer ve hukuka aykırılıklar kalır.  

- Saydığımız pek çok maddenin AYM’den döneceğini söylediniz. Dönmezse ne olur?

2005’ten evvel Türkiye’de ne oluyorsa o olur. Göreceksiniz, bu yeni yetkilerin hiçbiri suçla mücadelede işe yaramayacak. Çünkü bunlar eskiden de vardı, ne işe yaradıklarını gördük. En başta toplantı ve gösteri yürüyüşleri açısından; gösteri yapılsın istenmiyor. Hak ve özgürlüklerin kollanması gerekirken, hak ve özgürlüklere daha fazla saldırı imkânı nasıl gelebilir’e ilişkin bir düzenleme içindeyiz. İsterseniz ’80 ihtilalini de görebilirsiniz, isterseniz, 1990-2000 arasındaki zamanı da. 1926‘dan bu yana uyguladığımız ceza sulh kanununu uygulamaya devam ederiz.