REKLAMI GİZLE

Tayfun Atay -Erdoğan laiktir, laik kalacak

Başbakan’ın Arap Ortadoğu’suna (daha doğrusu ‘Mağrip’e) yaptığı ziyaret...

- A +


Başbakan’ın Arap Ortadoğu’suna (daha doğrusu ‘Mağrip’e) yaptığı ziyaret günlerdir medyanın gündeminde. En çok üzerinde durulan nokta da Erdoğan’ın otokratik yönetimlerden kurtulup demokratik açılım sancıları yaşayan bu ülkelere yaptığı laiklik nasihati… Şundan 4-5 yıl öncesine kadar özde değil sözde laik olmakla itham edilen bir lider, Türkiye’nin onca yılına postallı damga vurduktan sonra artık tarihe karışmış o ‘iddia makamı’nın bıraktığı boşlukta laiklik bayrağını devralmış Arap semalarında sallıyor. 1980’li yıllarda İran mahreçli siyasal ve şer’i İslâm’la sarsılan Ortadoğu, şimdi Türkiye mahreçli uysal ve laik İslâm’la serilip serpiliyor. Devran nasıl da döndü?!

Başbakan’ın ‘Mağrip’te verdiği laiklik dersi, İslâm-içi tepkilerle de karşılandı tabii... ‘Müslüman Kardeşler’ bu laiklik nutkundan hoşlanmadı. Daha içerde ‘bizim eller’de de muarızlar belirdi. Ali Bulaç’ın birkaç gündür, laiklik dendikçe o eski devrimci-İslâmcı günlerden yadigâr bir söylem içinden yazdığı yazılar zikredilebilir mesela...

Erdoğan, “Kişi laik olmaz, devlet laik olur” dedi. Onun Türkiye’nin klişe laiklik tanımından (‘din ve devlet işlerinin ayrılması’) daha ileri olduğu kabul edilmesi gereken genel laiklik değerlendirmesinde (‘devletin bütün dinlere aynı eşit mesafede durması/davranması’) yer alan bu ifade, sanırım o İslâm-içi reaksiyonu frenlemeye yönelik telaffuz edildiyse de istenilen etkiyi yapmadı (yine Ali Bulaç’ın yazısına bkz). Bununla birlikte Erdoğan’ın ifadesi, İslâm-dışı ve ‘lâdinî’ perspektiften de sosyo-tarihsel temelde sorgulanmayı ve yanlışlanmayı hak ediyor.

“Kişiler laik olmaz”, hatalı bir ifadedir. Kişilerin kahir ekseriyetinin laik olmak gibi bir motivasyonu da yoktur; çünkü onlar toplumsal konumları gereği laiktirler zaten… Hatta buna Başbakan Erdoğan’ın kendisi de dâhildir. Sözcüğün köklerine inildiğinde böyle olduğu ve Erdoğan’ın söylediğinin aksine ‘laik’ tabirinin bir ‘tüzel kişilik’ten önce ‘beşerî kişiliğe karşılık geldiği rahatlıkla görülecektir.

Yunanca’dan ödünç alınmış Latince ‘laic’ sözcüğünün dilimizde karşılığını belirlemek güç. ‘Lâdini’, yani ‘dindışı’, doğru anlamı sunan bir karşılık değil ve yetersizliğinden de öte tabiri rahatsızlığa yol açabilecek bir raddede anlamlandırıyor; “laiklik demek ki ‘dinsizlik’miş” algısı üreterek…

Laik sözcüğünün karşılığı olarak ve onun kök anlamıyla uyarlı mahiyette İngilizcede kullanılan ‘layman’, sıradan insan, sokaktaki adam ve ‘avam’ demek… Ama esas anlam kristalleşmesi, sözcük karşıtından hareketle değerlendirildiğinde sağlanır. Laik, ‘klerik’in karşıtıdır. Yani ‘ruhban’dan olmayan, kilise görevlisi olmayan kişiye ‘laik’ deniyor. ‘Laicus-clericus’ ikili karşıtlığı çerçevesinde her iki sözcük anlamlarını yekdiğerine nispetle kazanmakta. ‘Klerik’, yani ruhban, Hıristiyanlığın itikat özgüllükleri bir yana bırakılarak daha genel ve gevşek anlamda kullanıldığında, dini bilen, din bilgini, dinî konular ve meseleler uzmanı demek...

Bunun, yani ‘klerik’in karşıtı olarak laik ise ‘dindar’ olsa da din bilgisi ve birikimi yetersiz, dolayısıyla da din adına konuşma hususunda yetkisiz halk insanını tanımlayan bir sözcük. Tabii ayrımın ortaya çıktığı zaman-mekânda, dinî bilgi bir anlamda ‘bilgi’nin tamamını oluşturduğu ve okur-yazarlığı da kapsamına aldığı için ‘klerik-laik’ ayrımı, ‘okuryazar-cahil’, ‘aydın-halk’, ‘havas-avam’ ikiliklerine de karşılık gelmekteydi. Modern zamanlarda herkesin okuryazar, meslek sahibi olduğu dönemde belki bu anlam karşıtlıkları aşıldı, ama ‘laik’in ‘din bilgini (ulema) olmayan insan’ı karşılayan anlamı baki kaldı. Evet, ‘laik’, dindar ama din bilgini olmayan demek. Tıpkısının aynısıyla Tayyip Erdoğan gibi… Dini tedristen (İmam-Hatip’ten) geçse de dinin ‘müderris’i olmamış Başbakanımız, sapına kadar laik bir insandır!..

Bu durumda İslâmî beşeri-kültürel coğrafyada kim(ler) laik olmamaktadır? Yukarıdaki ipuçları üzerinden cevap şu: Sayın Başbakan’ın geçmişte bir konuşmasında vurgu yaptığı (ve bir hayli tartışmaya yol açtığı) ‘din uleması’ laik değildir. Ulema, ‘klerik’tir. Tabii ‘klerik’ kavramını İslâmî bağlamda, özellikle de Sünni çerçevede kullanmak sakıncalı sayılabilir ve mesela Ali Bulaç’ın itirazlarıyla karşı karşıya kalabiliriz. Ama yukarıda belirttiğim gibi ‘gevşek’ bir değerlendirmeyle ‘ulema’yı İslâm’da ‘klerik’in muadili almak yanlış değildir ve din âlimi olmayan insan kümesine de ‘laik’ demek uygundur.

Gelelim devletin laikliğine… Sürecin Fransa’da doğuş bulup şekillendiği malûm… Modern ulus-devlete geçiş Fransa’da saray aristokrasisinin kafasının uçurulmasının yanı sıra kilise aristokrasisinin de belinin bir iyice kırılmasıyla gerçekleşti. O yüzden Cumhuriyet Fransa’sının siyasal-hukuksal sistemi, ‘laiklik’ vurgusunu kaçınılmaz kıldı. ‘Monark’ın iktidarının alaşağı edilmesine karşılık gelen cumhuriyet rejiminin ‘sigorta kutusu’na, ‘klerik’in iktidarının alaşağı edilmesi anlamına gelen ‘laiklik’ prensibi yerleştirildi.

Laiklik, yani devlet yönetiminde, kanun düzenlemesinde ve kamu hizmetlerinde dinî bilginin ve din bilgininin esamisinin okunmaması durumu… ‘Klerik’ değil ‘laik’ insanın siyasal-hukuksal düzenlemede belirleyici olması… Böylece laiklik, kişi katından devlet katına, bir ‘insanlık hali’ olmaktan bir siyasal-hukuksal olgu olma durumuna geldi.

Peki, biz Ay’da mı yaşıyoruz da Başbakan’ın “Kişiler laik olmaz” sözüyle ne kastettiğini anlamıyormuşçasına etimolojik çırpınışlar içerisinde “laik, bizatihi ‘kişi’ye denir” diye lügat parçalıyoruz?.. Öyle olmadığına dair notlarımızı da kaydederek bitirelim.

Erdoğan’ın kişi laik olmaz ifadesi aktardıklarımız bağlamında yanlışsa da bunun siyasal, toplumsal ve kültürel bir Türkiye gerçeğine göndermede bulunduğu bilinmedik değil... Laiklik bu coğrafyada ‘Cumhurî’ ulus-devlet kurucularının dinlere ve inançlara eşit mesafede yaklaşmanın çok ötesinde dini kontrol altında tutma, kalıba sokma, kamusal alanın dışına itme, nihayet ‘vicdanlara kapatma’ (ifade bana değil, Doğu Perinçek’e ait) politikasının teorik manivelası, dosdoğru deyişle bir ideoloji olarak yerleşikleşti. Yani biraz önce söylediğim gibi, bir insanlık haline, siyasî-hukukî olguya işaret eden laiklikten bir ‘değer’ ve ideolojiye delalet eden ‘laisizm’e varıldı.

Aslında Fransa’da da zaman içerisinde böyle bir gidişat söz konusu olmuştur ve Nur Vergin, din ve devlet ilişkileri üzerine kaleme aldığı, Türkiye açısından çığır açıcı nitelikteki bir makalesinde bunu gayet güzel anlatır (bkz. N. Vergin, “Din ve Devlet İlişkileri: Karşılaştırmalı Bir Perspektif”, Din, Toplum ve Siyasal Sistem içinde, Bağlam Yayınları, 2000).

Sonuçta Türkiye’de laik olmaktan öte ‘laisist’ bir devlet, bürokrasi ve bunun halk-toplum katında uzantısı bireyler olmuştur. Kanaatimce Erdoğan’ın “Kişiler laik olmaz” derken gönderme yaptığı zevat, asıl bunlardır. Tabii eğer böyleyse de sorun devam eder. Çünkü bu coğrafyada birileri laikliği bir ‘değer’ olarak alımlayıp onu ideolojize edebilir. Dolayısıyla kişi, laik olmaktan öte laisist de olabilir. Sorun, devleti laisist olmaktan çıkarmak ve gerçek anlamda laik kılmaktır. (Diyanet gibi bir resmî kurumun varlığının bu bakımdan başlıbaşına sorun olduğunu da geçerken belirtelim!)

Yukarıda serimlenenler doğrultusunda ince ayrım çizgisi şudur: Laiklik ‘insan’la muteberken laisizm değildir. Bazıları laisist, bazıları İslâmist, bazıları Gülenist, bazıları Kemalist, bazıları nasyonalist, bazıları komünist, sosyalist, liberalist ve ateist olabilir, ama ‘din uleması’ dışında kalan herkes laiktir.

Ve dahi Başbakan da ‘kelime’nin tam anlamıyla laiktir ve laik kalacaktır.