Prof. Sencer Ayata: Demokratik, adil olmayan bir seçimdi; iktidar ve sistemin meşruiyeti zayıfladı

"AKP oy toplamı yüzde 63’ü bulan MHP ittifakı ile seçime girdi, yüzde 13'lük bu kayıp hezimettir"

- A +

CHP İstanbul Milletvekili ve T24 yazarı Prof. Dr. Sencer Ayata, anayasa değişikliğinin propaganda sürecini ve teklifin yüzde 1.3 oy farkıyla referandumda kabul edilmesini değerlendirdi. "Türkiye'nin demokratik ve adil olmayan bir seçim yaşadığını" söyleyen Prof. Ayata, "AKP referanduma oy toplamı yüzde 63’ü bulan MHP ittifakı ile girdi. Yüzde 13’lük bu kayıp AKP için bir hezimettir. Kaybeden, çok az bir farkla kaybettiğini, haksızlığa uğradığını düşünecek. Bu düşünce hem siyasi iktidarın hem de siyasi sistemin meşruiyetini zayıflatacak" görüşünü dile getirdi.

Prof. Ayata, referandum süreciyle ilgili 'Hayır' kampanyalarını da değerlendirirken Cumhuriyet mitinglerini ve Gezi Parkı eylemlerini hatırlattı. "Bu referandumun, Türkiye’de demokratik sivil toplumun gelişmesi doğrultusunda atılmış belki de en büyük adım olduğunu düşünüyorum" diyen Prof. Ayata, "Hayır Hareketi' yaşanılan en önemli demokratik deneyim olmuştur. Bu referandum süreci, Cumhuriyet mitinglerinden de, Gezi eylemlerinden de daha önemli bir deneyim. Örneğin Gezi’de yaratıcılık, kahramanlık, dayanışma çok üst bir düzeydeydi. Ama yelpaze daha sınırlıydı. Alan daha sabitti. Şimdi ise, Türkiye’de ilk defa özgürlüğü savunan farklı kesimler, bu kadar geniş bir yelpaze oluşturdular" diye konuştu.

BirGün gazetesinden Meltem Yılmaz'ın sorularını yanıtlayan (17 Nisan 2017) Prof. Dr. Sencer Ayata'nın açıklamaları şöyle:

AKP’nin maddi- manevi tüm imkânlarını seferber ettiği Anayasa değişikliği referandumda bıçak sırtı bir sonuç alması ile bölge başkentleri kaybetmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye kesinlikle demokratik olmayan adil olmayan bir seçim yaşadı. AKP referanduma oy toplamı yüzde 63’ü bulan MHP ittifakı ile girdi. Yüzde 13’lük bu kayıp AKP için bir hezimettir. Bu, Pirus zaferi bile değildir. Büyükşehirler ve seçim coğrafyası açısından da açıkça görülen şudur ki, sosyo-ekonomik bakımdan gelişmiş Türkiye başkanlığa ‘Hayır’, az gelişmiş Türkiye ise ‘Evet’ demiştir. AKP gelişen Türkiye’yi kaybetmiştir.

Bu referandum hangi yönü /yönleriyle Türkiye siyasi tarihine geçti?

Bir kere AKP referandum sürecinde şimdiye kadar görülmemiş ölçüde orantısız maddi kaynak kullandı. Hayır’cılara karşı yoğun baskı uyguladı. Dahası, bu süreçte doğru bilgi edinmenin tercih bakımından özel bir önemi vardı. Anayasa değişikliklerinin ne getirdiğinin iyi bilinmesi gerekiyordu. Muhalefetin büyük çabalarına rağmen bilgi büyük ölçüde ‘Evet’ oyu lehine olmak üzere tek taraflı, yanlış ve eksik olarak aktarıldı. Referanduma damga vuran ikinci ana konu da, AKP ve MHP yönetimleri arasında yapılan ancak MHP örgütü ve seçmeni tabanında yaygınlaşmayan ittifak.

AKP- MHP ittifakı neden tutmadı?

Bir doku uyuşmazlığı oldu. Geçmişte “sağı” tanımlamak için “milliyetçi mukaddesatçı” denirdi. 15 Temmuz sonrasında bu çizgi yeniden oluşturulmaya çalışıldı. Ne var ki bu süreçte bu temele oturan bir iktidar bloğu oluşturma girişimi başarılı olamadı. Milliyetçi kadrolarla ve tabanla, AKP’nin dokusu tam uyuşmadı.

Sözünü ettiğiniz doku uyuşmazlığı bu referandumla ilişkili bir durum mu yoksa MHP gibi bir ideoloji partisiyle AKP gibi pragmatist bir partinin uyuşması zaten olanaksızdı da, referandum bu gerçeği mi ortaya çıkardı?

AKP’nin pragmatist yönü çok belirgin. Ama referandum sürecini dahi “Hilal” ve “Haç” çatışması biçiminde yorumlayan ideolojik ve doktriner bir AKP de var. MHP’nin İslamcı hareketlere yaklaştığı oldu. Fakat bu iki siyasi hareketin kökleri ve ideolojileri birbirinden çok farklı. 1980 sonrasında din unsurunu öne çıkartanların partiden ayrılması ve Kürt sorununun derinleşmesi milliyetçi damarı hakim kıldı. Yeni sentezde daha modern bir muhafazakârlık anlayışı ile daha laik bir milliyetçilik anlayışı bir araya geldi. Bu sentez AKP’nin din, imparatorluk ve İslam dünyası merkezli ideolojisi ve tabanındaki tutucu eğilimlerle kolay bağdaşmaz. Kaldı ki MHP, AKP’den ideolojik ve kültürel olduğu kadar sosyo-demografik özellikler bakımından farklı. Bunlara ilaveten MHP’de düne kadar süren kavgalar, ‘eyalet’ konusu, AKP bünyesi içinde erime korkusundan söz edebiliriz. İleriye yönelik olarak, MHP’nin yaygın bir kesimi ile AKP arasındaki uyuşmazlıkların Türkiye siyasetinin biçimlenmesinde önemli bir unsur olacağını iddia edebiliriz.

Sözlerinizin başında adil, dürüst ve eşit olmayan bir referandum sürecinden geçtiğimize dikkat çektiniz. Peki, böyle bir sürecin sonunda çıkan sonucun meşruiyeti ne ölçüde vardır?

Türkiye’de bir kutuplaşma süreci yaşanıyor. Referandum bu zıtlıkları daha da derinleştirdi. Kaybeden, “çok az bir farkla kaybettiğini” hatta haksızlığa uğradığını düşünür. Bu düşünce hem siyasi iktidarın hem de siyasi sistemin meşruiyetini zayıflatacak. Türkiye’nin çok büyük ekonomik, toplumsal ve dış politika sorunları var. Meşruiyet zayıflaması bu sorunların çözümümü daha da zorlaştıracak.

Ancak bu temel sorunlarla anayasa paketi arasındaki ilişkiyi halen kurabilmiş değiliz, öyle değil mi?

Bu sorunlar dururken anayasa neden gündeme getirildi, bunu AKP seçmeni de pek anlamadı. Bu bağı kurabilmek için AKP hep bocaladı. Çünkü iktidarın topluma sunduğu bu anayasa tepeden inmedir, topluma dayatılmıştır. Ve kendini mağdurlar partisi olarak tanıtan AKP, bu defa karşısında dizilen mağdurlar kitlesini ikna konusunda hiç başarılı olamadı.

Kendilerinin mağdur ettikleri, değil mi?

Evet. O nedenle bu seçim, mağdur olduğunu iddia eden AKP ile kendisinin yarattığı mağdurlar arasındaki bir mücadeleye döndü. AKP mağdurları iktidar baskısından zarar gören tüm kuruluşları, toplum kesimlerini ve bireyleri kapsıyor. Esas çarpıcı olan, kendisini hep mağdur göstermeye çalışan iktidarın seçmenin karşısına tam bir kibir gösterisiyle çıkmasıydı. Yalnızca bir güç, azamet değil aynı zamanda bir lüks, şatafat, debdebe gösterişi. Koruma orduları; oymalı koltuklar, yaldızlı saraylarda yapılan söyleşiler.

Peki, AKP, bugüne kadar mağduru oynamanın ona iktidarı nasıl kazandırdığını bilen bir parti olarak neden bu yola girdi?

Sanırım tevazu unutuldu. Gücü ve lüksü olağan karşılıyor ve kendilerine hak görüyor olmalılar.

Ama toplumun bu kibir gösterisini çok da yadırganmadığını gördük. Bu yeni bir aşama belki iktidar partisi için de…

“Vatandaş bizim gücümüz ve zenginliğimizle gurur duyuyor” diye düşünüyor olabilirler. Ancak orta ve uzun dönemde pek de öyle olmayabilir. Bu seçimlerde birçok AKP’li seçmen giydirilen bina, pankart, ilan, billboard masraflarından duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. “Paralar bizim paramız, bunların bize ne faydası var” diye soranlar çoktu.

Öyleyse bu süreç AKP seçmenini de dönüştürmeye başladı, öyle mi?

AKP bugüne kadar kendisini hep inanç gücü ve manevi güç olarak takdim etmişti. Evet, arkasında güçlü bir dini destek var ama bu seçimde partinin bir kaba kuvvet ve para partisine dönüştüğü açıkça görüldü. Bu uzun dönemde güç değil güçsüzlük anlamına gelir. Ve şunu görmek lazım: AKP’ye kadar Türkiye’de hiçbir iktidar, tüm gücü elimize geçirerek ne pahasına olursa olsun hep iktidarda kalalım diye siyaset yapmamıştı. İnönü, koltuğu eliyle devretmişti. Demirel yedi kere iktidara gelip gitmekle öğünürdü.

Hep iktidarda kalalım obsesyonunun altında ve hatta onu besleyen, AKP’nin 15 yıldır diri tuttuğu travma algısı ve beraberinde rövanş duygusu yatıyor olabilir mi?

AKP’nin itici gücü ekonomik ve siyasi elitleri. Makam, güç ve para sahibi olanlar bunları kaybetme endişesi içinde. Pozisyonlarını kaybetmemek için Türkiye’yi gerdikçe geriyorlar. Biz toplumun partisiyiz derken toplumla karşı karşıya gelmeye başladılar. Referandum bu çatışmayı derinleştirdi. Bu durum müzakere, ortak akıl oluşturma, uzlaşma istikrar sağlama bakımından hiç de iyi olmadı.

Gelelim Hayır cephesine… Muhalefetin referandum stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

18 yaş, vekil sayısı konuşuldu ama muhalefet “tek adam” konusu üzerine odaklandı. Getirilen sistemde yetkinin aşırı olduğu, denge ve denetimin de neredeyse olmadığı anlatıldı. Hatta, AKP tabanında bir kesim dahi yetkileri ‘fazla’ buldu. Sanırım ‘fazla’ seçmen tabanında karşı duruşun en kestirme ifadesiydi. OHAL mağdurları, hukuk ve mülkiyet hakları ihlallerinden korkan işverenler, başkanın devlet üzerindeki gücünden ürken memurlar AKP’nin zayıf halkalarıydı. Esnaf, işçi, çiftçi tüm toplum kesimleri ekonomik durumdan zarar görmüştü. Ekonomi iktidar partisini yaraladı. Dış dünya ile çatışmalar tabanı pekiştirdiği kadar özellikle ekonomik sonuçlarına yönelik endişeler yarattı.

CHP faaliyetlerini hem yukarıda hem aşağıda tam bir dayanışma ve birlik anlayışı içinde yürüttü. Tek konuya odaklandı. Kendini öne çıkartmadan destek isteyen herkese elini uzattı. MHP’li muhalifler tehdit ve saldırıya boyun eğmeden mücadele etti. HDP akılcı bir stratejiyle tabanını tutmayı başardı. Saadet ve eski merkez sağ partiler sürece tam katkı verdi.

Bugüne kadar ‘Hayır’ cephesini hep “neye karşı” oldukları üzerinden okuduk. Peki, tersinden, muhalefet cephesini bir arada tutan, neyden yana olmalarıydı?

Çok farklı siyasi kesimler muhalefette bir araya geldi. Bunun içinde Türk milliyetçisi, Kürt milliyetçisi, laiklik diyenler, sol seçmenler, muhafazakârlar vardı. Ama cumhuriyet ve demokrasi kuşkusuz en önemli iki birleştirendi. Her bir kesim, kendi içinde, varoluş alanın, yaşam alanının iktidar tarafından gün geçtikçe nasıl daraltıldığını gördü. Bu nedenle her biri ve hepsi “özgürlük” istiyordu. Onun önündeki engele yani otoriterleşen iktidara karşı durdular, onları bir arada tutan harç buydu.

Bu nedenle mi MHP ile HDP aynı cephede olmaktan, ne olursa olsun, düşündüğümüz kadar rahatsız olmadı?

Tabii ki.

Şimdi kafalardaki soru, referandum sürecinde oluşan muhalefet cephesinin yeni bir siyasi oluşuma evrilip evrilemeyeceği. Sizce?

Bu referandumun, Türkiye’de demokratik sivil toplumun gelişmesi doğrultusunda atılmış belki de en büyük adım olduğunu düşünüyorum. Yaşayanlar verdikleri mücadeleyi unutmayacaktır. Artık muhalefet deyince yalnızca partiyi, sokağı, yürüyüşü değil 21. yüzyıl olanaklarının sağladığı yepyeni dayanışma eylemlerini da anlamalıyız. Bu bakımdan “Hayır Hareketi” yaşanılan en önemli demokratik deneyim olmuştur. Bu deneyim elbette ki siyasete de yansıyacaktır. Başarı siyasi partilerle demokratik sivil toplum dayanışması arasında güçlü bağlar oluşturabilmeye bağlıdır. Bu anlamda bu referandum süreci, Cumhuriyet mitinglerinden de, Gezi eylemlerinden de daha önemli bir deneyim.

Neden bu kadar önemli?

Örneğin Gezi’de yaratıcılık, kahramanlık, dayanışma çok üst bir düzeydeydi. Ama yelpaze daha sınırlıydı. Alan daha sabitti. Şimdi ise, Türkiye’de ilk defa özgürlüğü savunan farklı kesimler, bu kadar geniş bir yelpaze oluşturdular. Hareket hem fiziki hem sanal, hem içi hem dış mekânlarda gerçekleşti. Hem geleneksel hem yeni ve orijinal etkinlikler düzenlendi. Bireyler, ağlar, platformlar, kuruluşlar, partiler hepsi bir aradaydı. Bireyler aktör oldu. Bir kadın ben 100 “eveti” “hayıra” döndüreceğim diye her gün hastanelerde sıra bekleyen hastaları ikna etmeye çalışıyor. Hiçbir partide ya da kuruluşta yer almıyor. Bireyler bir harekette ilk defa bu kadar aktif rol aldı. Özellikle sosyal medya ve yüz yüze ilişkilerde kendini gösteren bu hareket, iyimser, umutlu ve yapabileceğine inanan çok sayıda yeni insan yarattı.

Sözünü ettiğiniz heyecan ve umut dalgasının oluşmasında, ve hatta ‘Hayır’ hareketinin sizin deyiminizle geçmiş deneyimlerden daha önemli olmasında, yalnızca yelpazenin genişliği değil de, aynı zamanda yelpaze içindeki unsurların karşıt niteliği, bir başka değişle AKP’nin aralarına duvar ördüğü kesimlerin birbirleriyle temas etme olanağı yakalamasının etkisi var mı?

Evet, bu süreçte o güne kadar aralarında kalın iletişim duvarları olan kesimler bir araya geldi. Buna şaşırdılar, memnun oldular, bu onlara moral verdi. Başı açık ve başörtülü kadınlar hiç birbirine bu kadar yakın olmamıştı.

Öyleyse referandumları sık sık tekrarlayalım. Önümüzdeki dönem için idam referandumundan söz ediliyor örneğin, siz nasıl bakıyorsunuz?

Bu referandum muhalefeti özgürlük çatısı altında bir araya getirdi. Ama referandum aynı zamanda otoriter rejimlerin etkili bir silahıdır.

Konuşmanızda dikkat çektiğiniz sivil toplum hareketi meselesini göz önünde bulundurarak soruyorum: Bu referandum, çıkan sonuçtan bağımsız olarak, Türkiye’de neyi değiştirdi?

Demokrasi, adil bir seçim sonucunda çoğunluğun desteğini kazananların ülkeyi yönetmesini öngörür. Türkiye’de askeri müdahaleler zaman zaman bu iradeyi engellemiş, kendi kurumlarını ve hukukunu da miras bırakmıştır. Yüzde 10 seçim barajı gibi. Bugüne kadar Türkiye’de demokrasi tartışmaları esas olarak bu ana sorunsal etrafında yapıldı ve demokrasinin diğer yanı üzerinde yeterince durulmadı: Seçilen yetkilerini aşıp sınırsız güç kullanmaya ve özgürlükleri kaldırmaya başlarsa ne olacak? Yani, iktidarın demokratik kurallarla ve kurumlara denetlenmesi, sınırlandırılması... İşte bu referandumda seçilmişlerin gücünün sınırlanması gerektiği yönündeki demokrasi bilinci bir taban kazandı.

Toplumun yarısı tek adama sınırsız yetki vermeyi kabul ederken seçilmişlerin yetkilerinin sınırlanması gerektiği bilinci nasıl yerleşiyor, anlayamadım?

Şöyle düşünebiliriz: Demokrasi, daima demokratik olmayan rejimler altında gelişmiştir. Bakın 1980’lerde “Cumhuriyet’in demokrasi ile asla bağdaşmayacağını” iddia edenler vardı. Bu seçimler tersini gösterdi. Cumhuriyet’i savunanlar, hem halkın kendisini yönetmesi anlamında hem de hukuk devlet yani iktidarın gücünün demokratik kurallar ve kurumlarla sınırlandırılması anlamında demokrasiyi savunmaya başladı. Bu eğilim yaygın bir toplumsal taban kazandı.

Yani AKP bu referandumu toplumun önüne koymakla stratejik olarak büyük bir hata yaptı, öyle mi?

Bir kere, bu kadar sayıda yurttaşın ve bu kadar farklı kesimlerin “Hayır” dediği bir Türkiye’de AKP’nin “hegemonik” güç olma hayali suya düştü. Bakalım bunu yeterince anlayabilecekler mi? Çünkü “millet de biziz toplumda biziz” diye düşünmeye alışmışlar. Milletin ve toplumun, her toplum kesiminden insanın karşılarında yer aldığını görmek istemiyorlar. Ama toplumsal tabanlarının sınırlarını görmeleri gerekir. Önce toplumdaki sınırları görecekler ki iktidarlarında da güçlerinin sınırlandırılması gerektiği fikrini kabul etsinler.

"Balkon konuşması artık kabul edilmez"

Peki, referandum boyunca bir Cumhurbaşkanı’nın halkın yarısını “öteki” ilan etmesini nereye koyacağız? Sizce bu saatten sonra hiçbir hayır’cı, bir balkon konuşmasına itibar eder mi?

Elbette etmez. İktidar oligarşisinin çıkarlarıyla toplumun çıkarları arasındaki zıtlık giderek belirginleşiyor. Otoriterleşme süreci mağdur üretme makinası gibi çalışıyor. Mağdurların yönetime tepkisi arttıkça baskı da artıyor. Bir fasit daire oluştu. Bu dairenin dışına ancak daha fazla demokrasi ve daha fazla hukukla çıkılır.


Okuyucu Yorumları