REKLAMI GİZLE

Perihan Mağden: Kendimi Nazi Almanya’sında bir Yahudi gibi hissediyorum

"Müftü nikâhı imam nikâhının bir versiyonu demek; Cumhuriyet mitingci kadınlar niye sokaklara dökülmüyor?"

- A +

Eski Nokta yazarı Perihan Mağden, Türkiye’de medyanın bugünkü durumu eleştirdi. Kendisine sorulan tekrardan köşe yazarlığına dönüp dönmeyeceği sorusunu, "Hayatımda hiç bu kadar kolumun kanadımın kırık olduğu bir dönem hatırlamıyorum" diyerek yanıtladı. Hakkında Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması da dahil açılmış çok sayıda dava olan Mağden, "Kendimi Nazi Almanya’sında bir Yahudi gibi hissediyorum" ifadesini kullandı.

Ahval'den Eylem Yılmaz'ın sorularını yanıtlayan Perihan Mağden'in açıklaması şöyle:

Böyle diyorsunuz K24’te yayımlanan ‘Nasıl mıyım?’ yazınızda. Perihan Mağden bugün nasıl?

Görece olarak biraz daha iyiyim. Çünkü içgüdüsel olarak insan sürekli kuyunun dibinde de yaşamak istemiyor. Bir de herhalde insanoğlunun hayatta kalmasını sağlayan adaptasyon ve kanıksama diye bir şey var.

Ne bileyim… Sonuçta Ahmet Altan benim bir ahbabım, dostum… Özellikle onunla ilgili inanılmaz bir vicdan azabı duyduğum zamanlar oldu.

Ama içeride o kadar dik duruyor ki…

Bu teselli oluyor. Bir züğürt tesellisi… Bu teselli ile bir şekilde hayatına devam ediyorsun. Ama ellerimin kırık olduğu kesinlikle doğru… Bir, iki kişiye imzalı bir kitap vermem gerekti, resmen imzamı bile abuk sabuk atıyorum. Bugün bir imzam bile yok artık… Elim gerçekten kalem tutmuyor.

Bu dönemi kitaplaştırmayı hiç düşünmüyor musunuz? Ya da yeniden köşe yazılarına dönmeyi?

Kibariye’nin ‘Gidecek yerim mi var?’ diye bir şarkısı vardır. O şarkının sözleri gibi bir durumdayım. (gülüyor)

Hem yazmalıyım diyebileceğim bir yer yok, hem de yazmamı gerektirecek yazılar olduğunu da düşünmüyorum. Ve hiç ihtiyaç olmadığı kanaatindeyim.

Yazmaya başladığım anda da başımı belaya sokma ihtimalim var. Bana normal zamanlarda bile o kadar çok dava açıldı ki, bu kadar hukuksuz bir ortamda başımı belaya sokma arzusu içinde de değilim.

Ben kendi köşe yazılarımdan, dilimden soğumuş vaziyetteyim. Kendimi gereksiz görüyorum. Şu dönemde biraz fare gibi yaşıyorum.

Şöyle düşünüyorum; acaba İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sında kıyıda köşede birkaç Yahudi de kalmış ve savaş sonuna kadar yaşamışlar mıdır? Mutlaka çaktırmadan yaşamışlardır. Bugün kendimi aynı Nazi Almanya’sında yaşayan Yahudiler gibi hissediyorum.

Köşe yazarlığından soğudum, iyi yazılar çıkmıyor diyorsunuz, Türkiye’de medyanın bugünkü durumuna bakınca hem siyasi atmosfer hem medyadaki tutumu bir arada değerlendirirseniz, bu kadar kötü bir noktaya düşmesinde belirleyici olan şey medyanın kendisi mi yoksa siyaset mi?

Tam yumurta tavuk ilişkisi. Ama bence Tayyip Erdoğan çok çok iyi bir analiz yaptı. Düşündü ki; ben kendi medyamı kurmadan, bu medyayı susturup ele geçirmeden, arzularımı, ideolojimi, hükümdarlığımı pompalayamam.

Çok ciddi bir kuşatma sağladı. Herkes de buna çok teşneymiş. Ana akımdakiler de adeta diplomat gibi yazıyorlar. Normal bir diplomat gibi değil ama, AKP diplomatı gibi. Mevlüt Çavuşoğlu’nun yamakları gibi yazılar yazıyorlar.

Ana akım bile o kadar sindirilmiş durumda ki, azıcık daha işe yarar yazılar yazabilirler. Azıcık muhalif bile demiyorum, azıcık işe yarar. Bunu bile yapmaktan imtina ediyorlar. Bu da çok umut kırıcı…

Türkiye’de medyanın bu kadar kolay “ele geçirilebilir” olmasının temel faktörü nedir? Medya patronlarının iktidarla olan ilişkisinden mi kaynaklıdır yoksa gazetecilerin kendileriyle mi alakalı bir durumdur?

Medya yıllarca askeriyenin askeriydi, köşe yazarları gerçekten askerciydi ve o bakışla yazıyorlardı. Birincisi, buradan emir eri olma konusunda çok güçlü bir eğilimleri var. Komutan değişince emir eri hayatlarına devam edebiliyorlar.

İkincisi de, senin söylediğin medya patronlarının ilişkileri. Bu ayrı bir gerçek. En son şöyle bir yazı yazmıştım; Türklerin en büyük markası İttihat benz.

Bizim en büyük markamız, ruhumuzdaki en büyük bayrağımız şimdi daha iyi anlıyorum ki; İttihatçılıkmış. İttihatçı ruhta, dindarla da işbirliği yapıyorsun diğerleriyle de yapıyorsun.

İttihatçılık temelde; Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, çok güçlüyüz mantığıdır. Tayyip Erdoğan’ın Ortadoğu’da feci şekilde hüsrana uğrayıp mecburen uyguladığı izolasyon politikası ittihatçılık ya da Avrasyacılık da diyebiliriz, o kadar güzel örtüştü ki, çok güzel bir şekilde birbirlerini tamamladılar.

Türklerin hiçbir keşfi yok, kendi markamızı yaratamadık deniyor ama yarattık. Bu toprakların en önemli markası İttihatçılıktır. Buna hastalık da diyebiliriz.

Nokta Dergisi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın size açtığı hakaret davası üzerine yazdığınız bir yazıda, “Darbecilikle, Ergenekon ideolojisiyle el ele, kol kola bir Erdoğan. Ayrıca ‘milli’ bir savaş yürütüyor Kürtlere karşı! On kişi bile yürümeyecek Erdoğan’ın sarayına. Garantisi bu.” En son gündeme gelen Atatürkçülük tartışmalarıyla birlikte değerlendirirseniz, bahsettiğiniz bu “ittifakın” hala devam ettiğini söyleyebilir misiniz?

Bu Atatürkçülük tartışmaları beni doğruluyor. Hiç umulmadık bir manevrayla birden bire Atatürkçülük tartışması başladı. Bunu neye benzetiyorum biliyor musun; koyu laikler, çok fanatik Kemalist teyzeler ya da Cumhuriyet mitingcileri diyeyim, bir ara Umre’ye gitmeye başlamışlardı.

Belli bir dönüşüm oldu orada AKP’nin yükselmesiyle birlikte ve şöyle oldular; siz mi dindarsınız biz daha dindarız, biz de bu dinin insanlarıyız.

Nasıl Kemalistler, Müslüman kimliği altında yaşamaktan bu derece memnunsa aynı şekilde bunlar da Kemalizm’den memnun ve aynı şeyleri şimdi AKP yapmaya başladı.

Bir de milliyetçi kimliğe o kadar sıkı tutunmak zorunda hissetti ki, birden Mustafa Kemal Atatürk demezken Gazi Mustafa Paşa’dan Atatürk’e geçiş yaptı.

Bir de çok pragmatik, çok oportünist bir yapıdan söz ediyoruz. Her şekli alır. Atatürkçülük işine gelir Atatürkçülük yapar, Kürtlerle açılım yapan adamla aynı adam mı şimdi bu? Kürtlere bu zulmü yapan adam aynı adam mı?

Bu nedenle ben her şeyi bekliyorum. On kişi bile yürümeyecek saraya demişim ve yürümemiş işte, yürümeyecek. Bu korkunç yazıların gerçekleştiği bir ülkede yaşıyorsun.

Fakat Atatürkçülük tartışmaları sırasında şöyle bir görüntü de ortaya çıktı; Güneş Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Turgay Güler, Ülke TV’de İzmir Marşı’nı okudu ve arkasından bir yıl önceki 10 Kasım manşeti dolaşıma sokuldu ve kendisini Kemalist olarak konumlandıranlar tepki gösterdi. Bu ve bunun gibi tepkiler bahsettiğiniz ittifakın çatırtı seslerinden biri olarak yorumlanamaz mı?

Kemalistler infial içerisindeler ve haklılar. Bir de, o kadar üstün, o kadar kusursuz insan ki Turgay bilmem kim, tam şu havada; Kemal Kılıçdaroğlu’ndan daha güzel söyledim.

Müthiş bir sese sahip olduğuna, çok çok güzel söylediğine inanıyor. Operanın büyük kaybı. Diyor ki bir de; “O gün nezleydim.” Yani nezle olmasa yeni bir Ruhi Su’yla karşı karşıyayız. Gerçekten Ruhi Su zannediyor kendini.

Bence, bütün koyu Kemalistleri dindarlarla birleştiren şey kof bir iddiacılık. Nasıl ki, Kemalistler Umre’ye de giderim deyip gidiyorsa bunlar da İzmir Marşı’nı en iyi ben söylerim, en iyi Atatürk şiirini yazarım diyor.

Bu iki grubun uyumunun temelinde bence şu yatıyor; dünya standartlarında olmamak. Avrupa standartlarında olmamak. Çünkü dünyada da, Avrupa’da da tekabül ettikleri hiçbir şey yok.

Onun için de küçük olsun benim olsun diyen insanlar bunlar. Yani Türkiye küçük kalsın onlar da başrolde kalsın. Kemalist elitizmde gördüğümüz bu kafayı şimdi AKP’de de görüyoruz. Küçükleştirilmiş, önemsizleştirilmiş, haydutlaştırılmış bir Türkiye yaratılıyor. Şu an yarı haydut devlet muamelesi görüyoruz.

Ama Ensar Vakfı, İmam Hatipler, müftü nikâhı üzerinden süren tartışmalar da vardı. Bu alanlarda tam bir konsensüs halindelermiş görünümü yok…

Öyle mi diyorsun, müftüye nikâh kıyma yetkisi verildi ama çıt çıkmadı. Ensar Vakfı olayı, çocuklar tacize, tecavüze uğradı ama sanki basit, kriminal, adi bir suç muamelesi yapıldı. Aslında orada çok ideolojik bir çatırdama var. Bunun adı da konulmadı.

Nedir adı?

İslami ideolojinin sinsice onların laik adasını ele geçirmesi. Bunun adını da koymak istemiyorlar. İş birliğinden o kadar nemalanıyorlar ki, hiçbir şekilde sorunun tam teşhisini, adını koymuyorlar.

Müftü nikâhını niye kabul ediyorlar? Cumhuriyet mitingci kadınlar niye sokaklara dökülmüyor? Müftü nikâhı demek imam nikâhının bir versiyonu demek.

Çoluk çocuk evlendirilmeye başlanacak demek. TEOG niye kaldırıldı? Onların çocukları imam hatiplere konulsun diye. İmam hatipler korkunç vaziyette, ortalamayı yükseltmek için asla çocuğunu imam hatiplere göndermeyecek olanların çocuğunu oraya yerleştirmek dertleri.

Bu yüzden TEOG kaldırıldı. Bu kesin. Bak bunun adı konulmuyor. Ensar Vakfı’nda yaşananlar basit, kriminal bir olay değil ki, çok ciddi bir şey o. Orada bir yarılma var.

Çocukların tecavüze uğramasının dışında dayatılması var, üstüne oturduğu sonsuz maddi kaynaklar, bütün okullara infilitre etmiş olunması gibi çok korkunç, tehlikeli bir durum oradaki. Üç, beş çocuğa tecavüz korkunç ama sadece o kadar zarar varmış gibi dikkati oraya yöneltip, buz dağının görünen kısmından bahsetme huyu var Türklerin.

Bir yazınızda “Ergenekon AKP’nin hep içindeydi” diyorsunuz. Fakat AKP iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği reformları yapan bir partiydi. Bu reformlarla kendi tabanı dışından pek çok kesimi bir araya getirebilmişti. Bugün ise tam tersi politikalar üretiyor. Ergenekon’un hep içinde olduğu bir partinin bu politikaları üretebilmesini neye bağlıyorsunuz?

Ergenekon’un senin içinde küçük bir yapısının olması ayrı, daha sonra Ergenekon’un çok büyük bir güç kazanıp seni ele geçirmesi ayrı. Oradaki güç tahterevallide kimin daha ağır olduğu kadardır ve oradaki güç kısmı değişti bence.

Bir de şimdi şöyle düşünüyorum; hiçbir şeyin olamayacağı gibi Ergenekon da yekpare bir güç değil. Ergenekon’un içinde NATO’cu unsurlar da olabilir. Belki daha Batıcıdırlar ve Batı tipi bir demokrasiye o dönemler daha teveccüh gösterdiler.

Ergenekon içindeki farklı unsurların da ağırlığı arttı. Ama sonuç olarak, bugün Ergenekon’un hayalindeki düzen uygulanıyor. Ergenekon’un hayalindeki her şey uygulanıyor. Bunu görmemek için kör olmak lazım. Çok arzulu bir bakar körlük halinde konsensüs var.

Cumhuriyet gazetesi, Ahmet Altan ve Mehmet Altan, Zaman gazetesi yazarları gibi tutuklu ve tutuksuz yargılanan gazetecileri bu ağırlık dengesinin neresinde görüyorsunuz?  Bir de, basın davalarında şöyle bir durum ortaya çıktı; Cumhuriyet gazetesi davasına olan ilgiyi diğer pek çok basın davasında göremiyoruz. Bunun nedenine ilişkin yorumunuz nedir?

‘Bir kere özellikle Ahmet Altan’a karşı rövanşist hisler var. ‘Benim albayım içeride ölürken aldırış etmedin ve senin yüzünden öldü’ gibi yalan, hakikat de olmayan ve ona karşı bir yabancılaşma hali var. Ama CHP’liler, Cumhuriyet gazetesiyle dayanışma içinde oluyorlar da ne yapıyorlar diyesim geliyor. Kendi milletvekilleri Enis Berberoğlu için ne yapabiliyorlar?’

Adalet yürüyüşü yaptılar...

Evet. Sonra birden buharlaştı. Ben adalet yürüyüşünden çok hoşlanmıştım, çok sevinmiştim. Kemal Kılıçdaroğlu’nu kucaklayasım gelmişti. Arkasından hiçbir şey gelmedi. Gelmiyor.

Bir adım atıp, bir yola çıktığınız zaman sırf adımı atıp sonra koltuğa çökemezsiniz. Adalet yürüyüşü çok uzun bir yürüyüşün ilk adımı olmalıydı ama bir adım olarak kaldı.

Mesela, niçin Edirne’ye yürünmedi? Şunu da hayretle karşılıyorum; Ali Bulaç, bütün dindar insanların ağabeyi, çok önem verdiği bir ideoloğuymuş.

Bunu yeni öğrendim, bir yazısını okumuşluğum yoktur. Geçenlerde Ahmet Misbah Demircan’ın babası bir yazı yazdı, ‘Ali Bulaç’a haksızlık yapıldı’ diye.

Bu sizin ağabey figürünüzmüş. Zaman yazarı diye niçin Fethullahçı olsun? Ve neye göre Fethullahçı olunuyor? Eğer Fethullahçı diye bir şey varsa, esas Fethullahçı iktidardakilerdir.

Çünkü yıllarca onlarla çok ciddi iş birliği yaptılar. Onlardan iyi Fethullahçı mı var? Bir savcı çıktı dedi ki, '17/25 Aralık’da bizim için tek ölçü değil, daha öncesi de var.'

O zaman bütün AKP’yi içeri almaları gerekir. Hukuki bir bataklığın içindeyiz. Eskiden ben bizim adaletimizi korkunç bulurdum meğerse saçma da olsa bir adaletimiz varmış. Şimdi anlıyorsun. Bugün korkunç bir durum var.

Basın davalarında ortaya çıkan bu “kamplaşma” ile ilgili bir örnek de Kadri Gürsel’in yazısında ortaya çıktı. Kendisiyle Mehmet Baransu’nun aynı fotoğrafta bir araya getirilmesine ve “hepsi aynı nedenle cezaevinde” yorumuyla fotoğrafın paylaşılmasına çok sert tepki gösterdi: “Benim tutuklanma nedenim ile Balyoz kumpasının medya operatörü Bavulcu’nun ki arasında her hangi bir ayniyet yoktur ve oluşturulamaz. Ben gazeteciyim, ‘Bavulcu’ değil.” Kadri Gürsel’in bu tepkisini, basın davalarındaki ayrışmayı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

O kadar acayip bir yazıydı ki; deveye sırtın eğri demişler, neresi doğru demiş. O yazının nesine ne söyleyeyim. Ergenekon, Balyoz davaları sırasında Ahmet Altan’a, Taraf’a karşı korkunç bir kin biriktirmişler.

Buradan anlıyorum ki, darbeciliğe karşı değilmişler. Onlar darbeci değildi gibi bir durum yaratılıyor. Hayır, onlar darbeciydi. Kalkıp, onlar darbeci değildi, alçakça oyuna getirildiler deyince gerçekle aranda çok büyük bir yarılma yaratıyorsun.

Dani Rodrik gibi bir ekol çıktı, CD’lerle şöyle oynandı, böyle oynandı dendi. Böyle olduğunu da düşünmüyorum. Diyelim ki, öyleydi. İki tane taş gibi belge var elimizde; Mustafa Balbay ve Özden Örnek günlükleri. Bunlar yıllarca tutulmuş bir darbecinin günlükleri.

Şöyle savunabilirler kendilerini; biz gelen bir dinci iktidara karşı laik bir darbe planlamanın Türk ordusunun asli bir görevi olduğunu düşünüyorduk. Yapılması gereken savunma budur ve ben de bu savunmaya karşı şapkamı çıkarırım. Çünkü askeriyeye böyle bir şey ithaf edilmiş Türkiye’de.

Ama sürekli yalan, kumpas denilmesi; kumpas kısımları da olabilir. Sonuç olarak orduda darbe yapılmak istendi mi istenmedi mi? Bence istendi. Burada çok büyük ayrışmaya düşüyoruz.

Buna karşı durduğu için Taraf’ı cezalandırmaya doyamıyorlar. Taraf, yadsınamaz bir şekilde askeri vesayete karşı Türkiye’de çok büyük bir savaş verdi.

Cumhuriyet’te yayımlanan MİT TIR’ları haberinin ilk Aydınlık Gazetesi’nde yayımlandığı çok kez dile getirilmesine rağmen davalar Cumhuriyet için sürerken Aydınlık Gazetesi’ne bir soruşturma dahi açılmadı. Haberi ilk yayımlayan Aydınlık Gazetesi’ne niçin dava açılmıyor da Cumhuriyet Gazetesi’ne açılıyor? Bu fark ya da çifte standarttın kaynağı nedir sizce?

Bunun cevabını Doğu Perinçek veriyor, ‘Hayatımın en mesut günlerini yaşıyorum. Ben iktidarda değilim ama fikirlerim iktidarda.’

Bu hisler içinde ve son derece haklı. Mesela, yargıda şu an çok ciddi bir ağırlıkları var. Yüzde 0001 gibi bir oranda oy alan bir parti ve yargıda, medyada, her yerde inanılmaz derecede temsil ediliyor. AKP-Ergenekon işbirliğinde ideolog konumundalar.

Bunlar yaşanırken aslında haber alma hakkına el konulan toplumun her hangi bir tepkisinin olduğunu göremiyoruz. Medyanın bu kadar kolay baskı altına alınabilmesinin ve “ele geçirilebilir” olmasının esas sorumlusunun toplum olduğunu söyleyebilir miyiz?

İşte yazmamamın bir nedeni de bu. Çok faşistçe bir bakış açısı aslında; insanlar layık oldukları gibi yönetilirler. Ama biraz o durumdayız. Aksi yönde bir talep de yok.

İnsanlar işime gücüme gideyim, yeni vizyona giren arkadaşım benim, canımın içi filmini seyredeyim, kebabımı yiyeyim, Kentucky Fried Chicken’a gideyim başka ne isterim hayattan kafasındalar.

Ve bu kafa egemen kafa. Aslında inanılmaz derecede Amerika’ya benziyoruz. Birkaç kez yazmıştım; biz Avrupa değiliz, küçük Amerika’yız. Trump, Amerikalılarının da bundan farkı yok.

Pepsi ya da Coca Cola arasında seçim yaparlar, ona oy verirler. Mesela, şu an Trump milleti kudurtuyor ama ne yapıyorlar; biraz mizahla gazlarını çıkartıyorlar.

Ama Amerika’da bizdekinden farklı olarak bir itiraz refleksi var. Trump, seçildiğinde “Benim başkanım değilsin” diye insanlar sokaklara çıktı. Ardından Trump, yedi Müslüman ülke vatandaşlarına vize yasağı koymaya kalktı, yine tepkiyle karşılaştı.

Çıktılar, tepki gösterdiler de ne oldu? Vize yasağı insanlar tepki gösterdiği için değil yargıdan döndüğü için uygulanamadı. İnsanlar bir ay sokağa çıksaydı da Trump vazgeçmezdi. Tamamen yargı bağımsız olduğu için vize yasağı uygulanmadı.

Sana katılmıyorum.
Buradaki tepkisizlikle kıyaslama yaptığınız için örnek verdim. Oradaki itiraz sesleri ortada ama burada hiç ses çıkmıyor.
Ama orada sokağa çıkmanın maliyeti buraya göre çok daha düşük. Orada sokağa çıktıklarında bağırıyor, şarkı söylüyor, oynuyorlar ve evlerine geri dönüyorlar.

Basketçiler milli marşları okunurken dizlerinin üzerinde duruyorlar, ne oluyor; burada olsa Fethullahçı diye hepsi birden bire kendisini Silivri’de bulurdu. Eğer onlara da orada biber gazı, su sıkılacak olsa onlar da çıkmayabilir. Maliyeti yok orada bunların.

Orada bir maliyetinin olmasının, kendilerini gözaltında bulmamalarının nedeni toplumsal tarihleri değil mi? Her hangi bir protesto gösterisinde gözaltına alınmıyor, biber gazıyla vesaire karşılaşmıyorlarsa bunu geçmişte bedel ödeyerek o toplum kendisi inşa etmedi mi? Tabi yargının bağımsızlığını da… Tarih, toplumların tarihi ve o tarih bugünü de belirliyor.

Tabi ki, haklısın. Zamanında mücadeleyi vermişler, taş gibi anayasaları var. Birinci maddeleri özgürlükleri garantiye alıyor. Ama sana şunu söylüyorum; Amerikan halkının dokusu gerçekten bize çok benziyor. Avrupalılardan ziyade diyeyim. Çok bencil, ticari, kendi konforuna odaklı bir toplumdan söz ediyoruz.

Avrupa standartlarında, nüfusun büyük bir çoğunluğunun demokrasiyi içselleştirildiği bir durum orada da söz konusu değil. Ama tabi sonuç olarak biz bize benzeriz, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, en güzel biziz. En ileri biz gittik, en çabuk da biz döndük. (gülüyor)

Tekrar Türkiye’ye dönersek; bir ara Türkiye’nin 90’lı yıllarına geri döndüğü çok tartışıldı daha sonra yaygın görüş 90’lardan da kötü olduğu yönünde oldu. Siz de, pek çok yazar gibi Türkiye’nin bir iç savaşa sürüklendiğini yazmıştınız. Bugün de, Türkiye’nin bir iç savaşa doğru ilerlediğini düşünüyor musunuz?

İç savaşa doğru gittiğimizi düşünüyordum, fakat gördüm ki herkes çok pasif agresif. Kimse canını, malını tehlikeye atmak istemiyor. Herkes uzlaşmak ve pısmak istiyor. Şimdi iç savaş tehlikesi görmüyorum. O daha siyasi konjonktüre inandığım bir zamanmış.

Şimdi şöyle düşünüyorum; her hareket Spongebob gibiymiş. Bir sünger bir süngere çarparsa ne olur; en iyi ihtimalle birkaç damla damlar.

İç savaşa gidiyoruz derken belki de şöyle bir beklentimiz vardı; Kürtler savaşacak. Arkadaş, sen savaşmıyorsun Kürtler neden savaşsın?

Kürt de çocuğunu iyi bir okula vermenin, kebapçıda kebap yemenin vesaire derdinde. Onlar da canının, malının istikbalinin derdinde. Artık iç savaş çıkacağına inanmıyorum. Kimle kimi savaştıracaksın? Alevilerle Sünnileri mi? Aleviler de kat-i surette savaşmaz. Kürtler de savaşmayacak. Mesela, Selahattin Demirtaş evinden götürülürken on tane komşusu çıkıp rezalet çıkarmadı. Değil mi?

Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Yüksekova’da yaşanan çatışma ve operasyonlar nedeniyle hem mal hem can kaybına uğradılar. Bu da insanların üzerinde bir korku yaratmıştır… Susmalarının nedeni o dönem yaşadıklarından kaynaklanabilir…

Tabi ki. Aslında bunu söylüyorum. Niçin her türlü cefakarlığı ve fedakarlığı Kürtlerden bekleyelim? “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete.”

Demokrasi nöbetini de Kürt Mehmet’e yıkamayız. Ben eğer Selahattin Demirtaş gözaltına alınırken sokağa çıkmıyorsam vay komşum niye benim için çıkmadı deme hakkına sahip değilim. Komşuları da, ben de çıkmadım. Sonuç olarak böyle bir ülkede iç savaş dâhi olmaz.

Taner Akçam, yeni kaleme aldığı yazılarından birinde İttihat ve Terraki döneminde Ermenilere uygulanan soykırımın bir benzerinin bugün Kürtlere de yapılabileceği ihtimalinin olduğunu ifade etti. Bugün, Ortadoğu’daki gelişmeler ile birlikte Türkiye’nin kendi içinde çözemediği Kürt sorununu birlikte ele alırsanız sizce de böyle bir tehlike söz konusu mudur?

Ben Afrin konusunun sadece seçimlerde oy için kullanılacağını, çok ciddi bir harekât yapılmayacağını düşünüyorum. İçeride milliyetçi hezeyan içinde olduğunu düşündüğü kitleleri için kullanacak ki, bence AKP tabanı öyle düşündüğü kadar milliyetçi hezeyan halinde de değil. Kesinlikle milliyetçi hezeyan halinde değiller.

Sizi böyle düşündüren şey ne?

Çünkü AKP tabanı için dindarlık çok değerli bir kimlik. Din birliği çok daha hâkim onlar için. Sonuç olarak Kürtler de Sünni, Müslüman. Erdoğan’ın düşündüğü kadar Kürt düşmanı olmadıklarına eminim.

Ayrıca, Türkiye Cumhuriyet’inde olduğu kadar Türklerle Kürtlerin iç içe girdiği bir toplum olduğunu düşünmüyorum. Şöyle bir gerçekte de var; Kürtleri böyle bir savaşa sokamazsın, çünkü Kürtler, Türkiye’de ayrılıkçı değil nokta!

Bu kadar ayrılıkçı olmayan bir Kürt yapısı da dünyada olamaz yani. Hayallerdeki azınlık diyebiliriz, çünkü hakikatten ayrılıkçı değiller. Bize haklarımızı verin diye davul çalıyorlar, çok temel haklarının peşindeler. Bunu Selahattin Demirtaş da söyledi, “Biz ayrılıkçı değiliz.”

Gerçekten o kadar iç içe girmiş bir toplum ki, ben de artık bütün yüreğimle buna inanıyorum; Türkiye’deki Kürtler ayrılıkçı değil ve onlarla bir iç savaş çıkartamazsın. Yurt dışındaki o atakları da düzenli aralıklarla vitrin çalışması olarak yapıyor.

Şimdi referandumdan çıkan sonuç veri alınarak erken seçim ve ittifak tartışmaları başladı. Kılıçdaroğlu, tekrar referandumu hatırlatarak bir demokrasi bloğu oluşturmayı dile getirdi, ardından Bahçeli AKP ile ittifak yaparak seçime gideceklerini söyledi. İttifaklarla müteşekkil gidilen bir seçim süreci beraberinde ‘çatışmalı’ bir süreci de doğurabilir mi? Böylesi bir seçimden nasıl bir sonuç çıkabilir? Ve İyi Parti’nin bu seçimde nasıl bir rolü olabilir?

Bahçeli’nin 'biz ittifak halindeyiz' demesi gülünç, çünkü artık Bahçeli ve MHP diye bir parti yok. AKP’nin Türkçülük alanındaki müsamere kolu gibi görüyorum. 2019’a niye bu kadar yoğunlaştı? Çok çok acayip bir şekilde, nevi şahsına münhasır, neredeyse ucube haldeki bir başkanlık sistemini kafamıza getirdi.

Devlet Bahçeli de bunun başlatıcısı konumunda. ‘Çal yavrum’ dendiğinde çalıyor. Başkanlık sistemine kilitlenmiş vaziyette. Peki, kendisi gümbür gümbür kültü olan bir lider, gerektiğinde Kemalist, gereğinde başka bir hal alan bir Tayyip Erdoğan varken karşısına CHP, İyi Parti gelip bir nevi Ekmelettin İhsanoğlu gibi bir aday çıkarırlarsa ne olacak? Yine hezimet olacak.

CHP’ye karşı o kadar çok umutsuzum ki, kim bilir nasıl bir aday bulacaklar. Ekmelettin İhsanoğlu, hezimetti düşünülünce, Meclis Başkanlığı’nı Deniz Baykal’ın atağıyla kaçırmaları filan çok çaresiziz.

Bence, yurt dışı da bizi hayretler içerisinde izliyor. Hep şu soru soruluyormuş; muhalif bir hareket çıkmaz mı? Tayyip Erdoğan’ın en büyük talihi, şansı muhalif bir hareketin çıkmamasıdır. Ufukta muhalif bir hareket göremiyorum.

Bir yandan da HDP, Demokrasi için Birlik hareketi var, ‘Yan yanayız, Bir Aradayız’ başlığında oluşturulan bir imza kampanyası da düzenlenmişti, belki burada bir araya gelen isimlerden yeni bir muhalif hareket, ‘demokrasi bloğu’ oluşturulmaz mı?
 

‘Oluşamaz. Çünkü Kürtlerle ilgili her şeyde CHP o kadar Kemalist refleksle, alerjik reaksiyonla davranıyor ki ve bu Kürt alerjisini kat-i suretle değiştirmek niyetinde değil. Tayyip Erdoğan’ın şovunu kurduğu Türk milliyetçi taban, CHP’nin şovunu kurduğu Türk milliyetçi taban, bıraksınlar da o Türk milliyetçi tabanı Meral Akşener’le Devlet Bahçeli paylaşsın.

Siz niye bu kadar, bu yüzde 10’luk dilim için bütün hayatınızı mahvediyorsunuz diyesim geliyor. Burada ortak İttihatçılık markası devreye giriyor. Aslında milliyetçi olmayı mehvediyorlar, Türklerin gerçekten bu kadar milliyetçiliği yok.’

Ama bunun için oy veriliyor?

Kime?’

AKP’ye

Gerçekten tabanı milliyetçi değil, oy vermesi bundan dolayı değil o benimsediği lideri kimse zaten her halükarda gidip oy verecektir. Her halükarda oyunu verecek olan da kemik tabanı. Bu da taş çatlasa yüzde 35’tir.

Bunun üzerine kurması için daha rasyonel sağcılara da hitap etmesi gerekiyor. Bu kadar milliyetçi hezeyanla aslında o rasyonel sağcıları da soğutuyor. Bunlar benim görüşlerim tabi ki, AKP’ye reçete yazacak değilim. Ne halt ederlerse etsinler. Ama sonuç olarak, CHP bu Kürt alerjisinden vazgeçmediği, bir Edirne’ye yürümediği sürece muhalif bir hareket de olamaz.
 

Yakın zamanda tutuklanan Osman Kavala ile ilgili de konuşmak istiyorum. Taner Akçam bu tutuklama ile ilgili,  “Bu Ergenekon ile AKP ittifakının resmi ilanıdır. Ergenekon, bizim Ermeni mahallesine, bizim köşeye geliyor” diye yazdı. Siz hem Osman Kavala’nın tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Hem de Akçam’ın Ermenilere yönelik bir baskı hareketinin başlangıcı yorumuna katılıyor musunuz?

Soli Özel yazmıştı sanırım, TÜSİAD’ın Osman Kavala’nın tutuklanmasına sessiz kalmasını ‘Kuzuların sessizliğine’ benzetmişti. Akçam’ın Ahval’da çıkan bu yazısını çok önemsedim. Hakikatten o yazı çember daralıyor diye okunabilir.

Kimsenin sesi de yine çıkmıyor. Uluslararası alanda da çok fazla ses çıkmadı, bunu hiç beklemezdim. Avrupa Birliği de çok vefasızmış arkadaş. AİHM de mesela Barış Akademisyenleri kararında; ‘sizin kendi OHAL komisyonunuz var, orada halledin’ dedi.

Buradan şunu anladık ki; Avrupa Birliği’ndeki bütün ilişkilerin esası paraymış. Avrupa Birliği’ne de hesap sorulması gerekiyor. Gerçekten de, bizi kapısında bu kadar oyalayıp sonra tekmeyi vurmasaydı belki bu kadar karanlık bir döneme girmeyecektik. İnsan böyle düşünmeden de edemiyor. Bir de bizim grubun önemi neydi; askeri vesayete karşıyız, Ermeni Soykırımını tanıyın.

Askeri vesayete karşıyız, yeni bir anayasa istiyoruz, Ermeni Soykırımını tanıyın, Kürt sorununa çözüm istiyoruz” bu dört maddeyi dile getiriyordunuz.

Bravo. Dört maddeye indirdin ve de çok güzel özetledin. Bu kadardı işte. Şimdi bizim bu söylediklerimizin hiçbir önemi kalmadı. Her söylediğimiz yanlış anlaşılıp, aleyhimize delil olarak konuluyor; Ermeni meselesinde de öyle. Yine İttihatçılığa geliyoruz.

En büyük marka İttihatçılık bayrağı altında birleşmişlerse onlar için Ermeni meselesi yüzleşilmemesi gereken bir meseledir. Dolayısıyla Ermeni meselesine sahip çıkan, Hrant Dink’in cenazesinde yürüyen insanların da hiçbir önemi yok.

Sonuç olarak hepsi HDP’ye oy veren insanlardı ve HDP’nin de işte genel başkanları zaten içeride. Şimdi elbette şöyle bir gerçek var; Osman Kavala hamlesinin gerisi gelebilir. Taner Akçam’ın yazısı gerçekten çok çok önemli.

Mesela ne olabilir? Agos’a bir operasyon yapılabilir mi?

O kadar ileri gidebilirler mi bilemiyorum. Hrant Dink’in arkasında 200, 300 yüz bin kişi yürümüştü, şimdi hiç sesleri çıkmıyor.

Peki, bu sessizliği neye bağlıyorsunuz?

Aslında insanların sesi çok feci bir şekilde Gezi’yle birlikte kısıldı. Hrant Dink’in arkasında yürüyen kitle Gezi’deki kitleydi aynı zamanda. Ve çok garip bir şekilde Osman Kavala, Gezi’nin düzenleyicisi olmakla suçlanıyor. Çok gülünç bir suçlama bu. Gezi, büyük bir kırılma anıdır. AKP’nin, Tayyip Erdoğan’ın hakiki yüzünü görmemiz Gezi sayesinde olmuştur.

O aşamada Tayyip Erdoğan, demokrat maskesini çıkartıp bize gerçek yüzünü gösterdi. Her şey aslında Gezi’yle başlıyor. Gezi, bir siyasi harekete dönüşebilirdi. Bir siyasi parti çıkabilirdi. Gezi’nin bir siyasi partiye dönüşmesine çok ümitlenmiştim ama olmadı.

Aslında hep bir kitleden ve bu kitlelerin bir tepkiyle ortaya çıkışından bahsediyoruz. Hrant Dink’in cenazesinde yürüyen kitleden, Gezi’ye kadar. Peki, buradan herhangi bir siyasi parti oluşamayışını neye bağlamak gerekir?

Gezi’de kaç kişi öldürüldü? Berkin Elvan ve daha kaç tane ceset var Gezi’den çıkan. Bu çok cesaret kırıcı, çok can yakıcı. Orada bizim gibi düşünen bir sürü insanın kolu kanadı kırıldı.

Gezi bir ise iki de şudur; 7 Haziran’da yüzde 18 gibi bir oyla çıkan HDP’yi önce Ankara’daki Gar katliamıyla birlikte seçiminde yok sayılması yaşandı. Bütün bunlar hakikatten çok ciddi şeyler, çünkü aslında senin canına kast ederek ilerliyor. Ya da diyor ki; sesini çıkarırsan öldürürüm. Çok güçlü bir mesajdı.

Bugünlerde en çok hangi köşe yazarlarını okuyorsunuz?

Hasan Cemal, şu an inanılmaz bir kahramanlık yapıyor. En radikal yazıları o yazıyor. Ahmet Altan’ın mahkemesinden 15 dakika sonra yazısı çıkıyor. Çok cesurca bütün düşüncelerini ve hislerini yazıyor. Benim yapmadığım bir şekilde çok şahane duygularını ifade ediyor. Sağ olsun, var olsun!

Duvar’dan Aydın Selcen, Artı Gerçek’ten Fehmi Işık, T24’ten Akdoğan Özkan, hiç ummazsın Cumhuriyet gazetesinden Nilgün Cerrahoğlu’nun yazılarını çok beğeniyorum, bir de Fehim Taştekin’i çok beğeniyorum. Tamamen dış politika okuyorum. Umudumu tamamen dış politikaya bağlamış durumdayım. Ben ömrümde dış politika okumazdım.

Neden bu kadar dış politikaya bağladınız umudunuzu?

Mesela, çok bağımsız Kürdistan umutlarım varmış ama sonucunda eşekten düşmüş karpuza döndüm. O kadar acıklı ki durum, umudumu neye bağlasam olmuyor. (gülüyor)

Hararetle takip ediyordum. Barzani’yi beğenirsin beğenmezsin ama bir tane de bağımsız Kürdistan kurulacak ‘heyo heyo’ halindeydim ama orada da işte Kürt, Kürdün kurdudur durumu çıktı.

Meğer orası bir holdingmiş ve holdingin ortağı, “bu holdingin başkanı ben olmayacaksam, sermaye piyasasına sokmam” gibi bir mantıkla batırdı. İnanamıyorum. Talabani, Barzani’yi resmen ayağından kurşunladı. Aynı şekilde yüzde 13,5 oy almış HDP’yi de hendek savaşlarıyla Kandil ayağından kurşunladı. Çok acıklı çok. Jeopolitiğe bağladım umudumu.

En çok özlediğiniz yazar kim?

Tabi ki Ahmet Altan. Bir yandan aslında bir sürü yazarı özlüyorum. Eski elitist, ultra Kemalist haliyle yazılarına özen gösteren Mine Kırıkkanat’ı DAHİ özlüyorum.

Hakikatten eskiden yazılarda bir üslup, bir lezzet varmış. Şimdi hiçbiri yok. Şimdi herkes, ‘ortada kuyu var yandan geç’ üslubuyla yazıyor.

Eskiden, Radikal’de yazdığım dönemde o kadar büyük bir çeşitlilik vardı ki, bir yazı kalitesi vardı. Şimdi mesela, daha önce hiç okumadığım gazetelere musallat oldum, tenezzül ediyorum resmen. Eskiden okumadığım için o yazarların, o dinazor kadroların bu kadar kötü köşe yazarı olduklarını bilmiyordum. Yazamıyorlar yani.

İsim verir misiniz?

Veremem. Onlarla hiç uğraşamam. Cumhuriyet’in bir takım dinazor yazarlarının bu kadar kötü köşeci olduklarını bilmiyordum. Hiç yazı yazamıyorlar. Şıftırtıyorlar resmen.

Zaten haftada iki tane yazıyor, işte beş yıl önce bu konuyla ilgili yazdığım yazı diye koyuyor, on beş yıl önceki şiirim diye köşe dolduruyorlar. Hiç mi köşenizin değeri yok? Kalemleri çok güçsüzmüş bunu anladım.

Benim Radikal’deki çok canlı kanlı, birbirine çok zıt düşüncelerin çarpıştığı dönemde yazdığımda herkesin bir kere ifade gücü vardı. Herkes çok iyi köşe yazarıydı. Sağcı da olsa, Kemalist de olsa öyleydi. Bir de köşenin kendi değeri vardır.

Yazı yeteneği diye bir şey var. Mesela Allah için Mine Kırıkkanat benim tam zıt kutbumda olan biri ama köşe yazarlığı, kalemi çok güçlüydü. Şimdi Cumhuriyet gazetesinde haftada bir yazıyor ve o da o kadar hevessiz ki, güçlü bir yazısına artık onun da rastlamıyorum.

O zamanlar sözün bir önemi vardı, tartışmaların bir canlılığı vardı. Çok ideal, demokratik bir yolda ilerliyorduk zaten onun için de çok kolum kanadım kırık, birden altımızdan halı çekildi. Popo üstü düştük.

Türkiye’yi yakın ve uzak vadede sizce neler bekliyor? Sizce, bugün yaşananlar bir gün yargı konusu olabilir mi?

Hasan Cemal,‘Bir gün bunun hesabı sorulacak, enseyi karatmayın”’ gibi bir ümitkârlık içinde de yazıyor. Bir gün, yargılanacak mı konusunda da artık bir umudum kalmadı.

Buna inanmayacak kadar umutsuzluğa batmış vaziyetteyim. Çünkü diktatörlükler çok uzun ömürlü oluyor. Franco, İspanya’yı kaç yıl yönetti? Bir gün, bunların yargılanmasını geçtim, içerideki insanların dışarı çıktıklarını göreyim yeter. Yakın planda bir şey umut etmek daha çok işime gelir.