Kibirli devrin muktedirleri

'Hayat, en büyük bir öğretendi. Yaralı bir ay gibi birbirlerinin gölgesine sokuldular, omuz omuza durdular, ilk defa tanıdıkları mevzidaşlarınn kollarında ısınarak sabahladılar'

- A +

Yusuf Nazım

Dişlileri ölüm ve kan kokan, kirlenmiş bir devlet aygıtının egemeniydiler. Hükmetmeye dairdi kudretleri. İçine aldıklarını insafsızca öğüten, devasa bir güç makinesinin uğuldayan çarklarına dönüşmüş, pervasızdılar.

Bilimden, kültürden ve mizahtan yana yoktu nasipleri; sanattan, estetikten, heykelden yana… Alın terini, göz nurunu sağaraktan kullarının, kısa zamanda haşmetli kuleler inşa ettiler kendilerine. Servetlerine servet katan kibirli bir devrin borçlusuydular. Hayır dualarıyla tahkim ederken iktidarlarını, her semte yeni camiler açarak ödediler borçlarını.

Kimi, umrede temizlemek isterken komisyon ve rüşvetle kirlenmiş ruhlarını, kimi zemzem suyuyla arıtmak çabasındaydı günahlarını. Egemen olan karşısında, daima mazlum ve boynu bükük; mezalim karşısında korkak, itaatkâr; güçlü olmaya yüz tuttuklarında hâkim ve muktedirdiler. 

Gaflet ve cehaletle yoğrulmuş, sahte bir imanla kutsanmış ruhu vardı bu devrin. Devlet eliyle zengin olmanın, sınırsız servetlere konmanın; talanla, yağmayla doymanın mübah olduğu bir ruhu vardı. Bu ruha teslim olmuş medya kanalları, emirle hizaya giren ajansları, cüzdanlarında, imzalı, boş çekler taşıyan köşe yazarları, muktedir olanın önünde diz çökmeye alışmış kaypak kalemleri vardı.

Afili, yeni bir sosyeteye yazılırken isimleri, açılışlarda ve törenlerde, hileli yüzleriyle poz vermeye alışmıştılar. Asgari ücret fiyatına türbanları, saf ipekten boneleri, manşet olurken gazetelere çarşaf çarşaf, şuhu içinde endamları vardı.

Kibirle büyümüş bir devrin efendisiydiler

Kibirle büyümüş bir devrin efendisiydiler. Yüzlerinde, kinle ve nefretle örtülmüş bir tarihin, modern zamanlara uygun maskeleri. Çok yakın bir maziden tanıdıktı suretleri. Madımak’ta, bir büyük cehennem ateşini harlayanlar onlardı. Kör bir karanlığın esiri, gözü dönmüş zalimliğin efendisiydiler. Arşa yükselirken henüz çocuk yaşta, gencecik bedenlerin feryat figan çığlıkları, ağız dolusu salyalarıyla ölüm dansları yapmaktan geri durmadılar. Kimi cübbeli, başı sarıklı, eli tespihli; sözüm ona müslümandılar. Ölüm fermanları verdiler ayetlerden derleyerek; Abdallara, Bedrettinlere, Yunuslara... Ve asla acımadılar türkülerine ozanların! Kıydılar şairlerin sözlerine. Allahın adını zikrederek yaktılar şehirleri bir bir.. Katli vacipti, diri diri ateşe attıkları ozanların; erenlerin, canların; kömürleşen bedenleri ise helaldi!. Gazayı, hep bir ağızdan mübarek eylediler. Cübbelerini ve sarıklarını çıkardılar, tespihlerini sakladılar; önce avukatı oldular yarattıkları şeytanın, sonra da vekili, yıllar yılı tebaa sayacakları milletin.

Yavuzdular, nüfuzluydular, buyurgandılar. Beş yıldızlı tatil köylerinin, yedi yıldızlı otellerin mescitlerinde kılıyorlardı artık beş vakit namazlarını. AVM’lerin, hastane zincirlerinin, inşaat ve enerji şirketlerinin açık gizli ortaklarıydılar. Borsaya tahvil ettikleri senetler üzerinden ediyorlardı Tanrıya olan niyazlarını. Şükredip sevaba girsinler diye işçileri, fabrikalarının bahçelerinde kubbeli camiler yaptırdılar. Bankalara, külçe külçe altın kıvamında akıyordu artık, hayır niyetine kazanılan sevaplar. Piyasada haraç mezat satılırken emeğin karşılığı, hisse senedi ve tahvil olarak çoğalıyordu dualar. Nedense, hep ahrete kalıyordu cümle sorular.

Demirden, betondan ve ziftten yanaydılar. Sayısı binlerce barajlardan, toprağın bağrında yara gibi HES’lerden; ete, ota, süte; vicdana ve hürriyete bulaşmış nükleerden; köprülerden, kulelerden ve gökdelenlerden yanaydılar. Gürül gürül akan sulardan yana değillerdi; reyhanlardan, incir ağaçlarından, asma yapraklarından, buğday başaklarından; Rize’nin çayından, Giresun’un fındığından, Çukurova’nın pamuğundan… Bursa’nın ayvasından, narından; Solaklı’nın vadisinden, Düziçi’nin ovasından, Munzur’un karından, Tortum’un çayından yana değillerdi! Dağları yarmaktan yanaydılar; gökleri delmekten, dereleri zapt etmekten; çağıl çağıl akan ırmakları borulara hapsetmekten yanaydılar!

Kibirli bir devrin muktedirleriydi onlar. Gün geldi, kibirden kulelerine yenilerini inşa etmek üzere Taksim Meydanı’nda durdular. Sabırsız bir cellâdı andırıyordu yüzleri. İştahla kabarmış kursaklarını doldurmak üzere, öfkeyle bilenmiş baltalarını Gezi Parkı’nın kalbine acımazsızlıkla vurdular!

Çığlıkları yükseldi kuşların, ağaçların, otların. Sessizlik sese dönüştü birden. Işık hızıyla yayıldı öfke, meydan meydan çoğaldı sevinç, katlana katlana büyüdü umut… Susmuşları vardı bu hayatın, yok sayılmışları, unutulmuşları; içinde kaybolup gittikleri dünyalarından çıkarak geldiler. Kimi çoluk-çocuk, kimi yaşlı kadın-erkek; kolu dövmeli kız, kulağı küpeli delikanlı; kimine göre serseri züppe, çoğu gençtiler...

Kanlı bir mahşer yerinde, ellerinde gitarları, akordion çalmaktan, gaza ve bombalara inat, göz gözü görmez bir meydanda dans etmekten geri durmadılar. Serde, hovarda bıçkın delikanlı, gerçekte yufka yürekli, özünde hassastılar. Acıyla kavrulan kendi gözlerini değil, bir sokak köpeğininkini silebilmeyi; paylaşmanın karşılıksızını, dayanışmanın alasını, mertliğin gözü pek olanını gösterdiler. Zalime gülerek eğlenmeyi, zulmü ti’ye almayı, ağlarken bile gülmeyi öğrendiler. Ateşin, gazın ve dumanın içinde evlenme teklif etmeyi, sarılıp sevgilisine tutkuyla öpmeyi ihmal etmediler. En güçlü silahlarıydı, ince bir mizahla kovdular kötülüğü. Sevimli ve masum maskeleriyle gülümsediler zehire ve karanlığa. Soluksuz kaldılar, dayandılar; koştular, yorulmadılar; kör oldular, gördüler; uykusuz kaldılar, direndiler; öldüler ama yenilmediler...

Birbirlerine daha çok ses oldular. Taksim’in, Tarlabaşı’nın, Dolapdere’nin sokaklarında birlikte nefes oldular. Fikirleri farklıydı, giyimleri, kuşamları da öyle. Tuttukları takımlar bile farklıydı, partileri de. Başka başka semtlerden gelmişlerdi, başka şehirlerden. Buna rağmen el ele verdiler, kardeş oldular. Asi bir rüzgâr olup estiler kentin semalarında; sel olup aktılar Üsküdar’dan, Kadıköy’den, Boğaziçi’nden; Statta düşmandılar, okulda rakip, sokakta tinerci; ayaktı, baş oldular. Direnmek yaşamaktır dediler, Beşiktaş’ta yoldaş oldular!

Şimdi isyan etmeyi de öğrendiler

Hâlbuki hep aşkı bilirlerdi onlar. Ya da biz öyle sanırdık. Şimdi isyan etmeyi de öğrendiler.

Düşenin koluna girmeyi, hiç tanımadık birine göğsünü siper edebilmeyi, acıyı bal eyleyip eğlenmeyi öğrendiler; yaralıyken direnmeyi, direnirken gülmeyi…

Hayat, en büyük bir öğretendi. Yaralı bir ay gibi birbirlerinin gölgesine sokuldular, omuz omuza durdular, ilk defa tanıdıkları mevzidaşlarınn kollarında ısınarak sabahladılar. Bugün, gölgesinde duracakları ağaca yönelen şiddet, yarın o ağacın gölgesine sığınacak insana yönelecekti, anladılar. Ve cümle cihana, kibirli bir devrin muktedirlerine kolayca boyun eğmeyeceklerini gösterdiler.

Oysaki bir zamanlar, umutsuz serüvenleri vardı onların. İçine düştükleri o heyula boşlukta yalnızdılar. Paranın, hırsın, ihtirasın; çeklerin ve senetlerinin çürüttüğü bir dünyanın çaresiziydiler. Hep yeni keşifler peşinde koşmuş, yanıtsız sorular biriktirmişlerdi; hep yeni bir arayış içerisinde olmuşlardı.

Şimdiyse, hücrelerinden başlayan, kolayca söndüremedikleri bir yangının ateşiydi gibiydi yaşadıkları. Gururlu ve cüretkârdılar. Bir İstanbul Haziran’ında, Gezi Parkı’nda tanıştıkları o gizemli hayatın büyüsü dolaşıyordu damarlarında hâlâ. Ve onların, çocuksu ve masum heyecanlarıyla, ilk defa âşık olmak gibiydi bu gizemli hayata dokunuşları. Kim bilir, âşık olmayı sevmek kadar, isyan etmeyi de sevmekti en büyük buluşları.

@yusufnazim

Okuyucu Yorumları