REKLAMI GİZLE

Gezi Direnişi’nin Bir 'Belası:' Sosyal Medya

Sosyal medya ne, toplumsal hareketleri nasıl hızlandırıyor, 'zayıf sosyal bağlar' nasıl bu kadar kuvvetli sonuçlar doğurabiliyor?

- A +

Dr. M. Asım Karaömerlioğlu

Boğaziçi Üniversitesi

Şu anda Twitter denilen bir bela var, yalanın daniskası burada. Sosyal medya denilen şey aslında şu anda toplumların baş belasıdır.”[1] R. Tayyip Erdogan.

“Türkiye Twitter kullanımının yaygınlaşma oranı açısından dünyada birinci sırada.” [2] The Financial Times.

“AK Parti seçimlere 6 bin kişilik Twitter ordusu ile girecek.” [3] Zaman.

Avrupa’da 16. yüzyıl başlarında Protestanlığın yayılmasında ve başarısında Gutenberg’in yeni icadı matbaanın sağladığı iletişim imkanlarının çok belirleyici bir rolü vardı.[4] 1968 hareketlerinin tüm dünyada eşzamanlı yükselişi de, başarısı da, kısmen yeni medya araçları sayesinde herkesin kendisini uluslararası bir gündemin parçası görebilmesiyle mümkün olmuştu.[5] Çağımızdaki sosyal hareketlerin örgütlenmesinde de yeni medya teknolojilerinin, özellikle sosyal medyanın, benzer etkisi olduğu muhakkak.

Gezi Direnişi’ni sosyal medyanın etkisini dışlayarak açıklamaya kalkmak, SETA’nın Gezi Raporu’nda olduğu gibi[6], Afrika tarımını anlatırken Nil nehrinden bahsetmemek gibi birşey. Nitekim direnişin ilk günlerinde Başbakan Erdoğan’ın sarfettiği yukarıdaki sözler konunun önemini farklı bir biçimde teyit etmekte. Hiç kuşkusuz sosyal medyanın Gezi Direnişi’nin gelişiminde son derece merkezi, kritik ve önemli bir yeri var. Eğer Gezi Türkiye’de “zamanın ruhunun” değişimine bir katkıda bulunmuşsa, sosyal medya kesinlikle bu yeni ruhun en önemli bileşenlerinden biridir. Burada sadece anaakım medyanın mesleki etik ilkelerini ayaklar altına alıp iktidarı kızdırmamak adına başını kuma gömüp Gezi sürecinde adeta ülkede hiçbir olay olmuyormuşcasına bir tavır takınması ve olayları her düzeyde sansürlemesi, çarpıtması değil kastettiğim. Ne de bu sansürden dolayı neredeyse yegâne özgür iletişim kanalının sosyal medya olması. Bunlar zaten aşikâr, herkesin bildiği mevzular. Daha ilginç olan sosyal medyanın spesifik özelliklerinin, Arap Baharı ve başka sosyal hareketlerde de daha küçük çapta gözlendiği üzere,[7] Gezi Direnişi’nin gelişimini ve biçimlenişini de doğrudan doğruya etkileyerek belirlemesi.

Herşeyden önce sosyal medya bazı açılardan adeta Darwin’in “doğal seçilim” dediği yöntemle çalışıyor. Şöyle ki: Daha çok “beğen,” daha çok “retweet” alma isteğinde somutlaşan “beğenilme arzusu” insan doğasının temellerinde var. O nedenle sadece bilgi paylaşımı açısından değil, özel resimlerini bile koyarken hemen herkes belli ölçüde bir titizlik gösteriyor. Dolayısıyla herkes Twitter ve Facebook gibi mecralara koydukları iletileri çoğu zaman önce kendileri süzgeçten geçirip bir ön elemeye tabi tutuyor. Bu ön eleme sonrasında “arkadaşlarına” ya da “izleyicilerine” ulaşan her türlü ileti, her türlü bilgi onlar tarafından da ayrıca bir süzgeçten geçiriliyor; bazıları paylaşılıyor, bazıları eleniyor. Çok sayıda kullanıcının beğenip onayladığı iletilerin bundan sonra da yeniden paylaşılma, bir başka deyişle “ayakta kalma” ihtimali de haliyle çok daha yüksek oluyor. Sonuçta sosyal medyanın bu interaktif doğası böylesi bir silsile içinde sürekli bir “ayıklanma” sürecini mümkün kılıyor. Bu süreç yukarıdaki ayıklanarak paylaşılma sarmalı içerisinde giderek daha çok kişiye ulaştığında adeta bir virüs gibi yayılmaya, bir başka deyişle, bazı bilim insanlarının “meme” dediği tarzda başarılı biçimde yaygınlaşmaya başlıyor. Böylesi etkili ve hızlı bir elemeden geçerek yayılan herşey kartopu etkisiyle geometrik olarak inanılmaz sayıda insana ulaşabiliyor.“Doğal seçilim” bir anlamda en iyi bilgilerin, en iyi mizahın, en iyi resimlerin, en iyi şarkıların öne çıkmasını sağlıyor. Herşeyin sahtesi ve sahicisi de bu yöntem sayesinde daha kolay ve hızlı ayırd edilebiliyor. Hal böyle olunca da sonuç itibarıyle “vasat” olanın elendiği, “iyi” olanların daha çok yaygınlaşabildiği bir süreç böylece işlemeye başlayıp kısa sürede inanılmaz sayıda insana mal olabiliyor. Bu nedenledir ki siyasal uyanış ve farkındalık geleneksel medya mecralarına göre çok daha etkin, hızlı ve nitelikli biçimlerde tezahür edebiliyor. Bu durum özellikle siyasal ve toplumsal altüst oluşların yaşandığı, insanların algılarının açıldığı, meraklarının arttığı, paylaşım hissinin yoğunlaştığı dönemlerde özellikle yoğunlaşarak ve katmerlenerek ortaya çıkıyor. Geçmişte görmediğimiz biçim, nitelik ve hızda bir siyasallaşma süreci de böylece mümkün oluyor ki Türkiye’de yaşanan Gezi Direnişi ve sonrası süreç sosyal medyanın bu özelliğine son derece iyi bir örnek olarak dünya mücadeleler tarihinde hiç şüphesiz yerini almıştır dersek pek de abartmış olmayız herhalde.

Sosyal medyanın Gezi Direnişi’ndeki en önemli etkilerinden biri de bilim insanlarının “peer pressure” dedikleri, Türkçe’ye “arkadaş çevresi etkisi” diye çevirebileceğimiz olguyla doğrudan ilintili (bunu iş dünyasının çok daha önceden keşfettiğini belirtmeden geçmeyelim). Bilindiği gibi sosyal statü insanların akran ve arkadaş çevrelerinde kazanılan birşey. Örneğin ailenizdeki konumunuz size asla bir sosyal statü veremez. Aile gibi yakın çevrenin sevgisini, saygısını kazanmak çoğu insan için zaten çantada keklik gibi birşey, oysa gerçek sosyal statü arkadaş çevrenizin, akranlarınızın size verdiği bir paye. Bu nedenle hepimiz sosyal çevremizde kendi konumumuzu sürekli gözetmek durumda kalırız. Öte yandan, arkadaş çevresi etkisinin çocukların, gençlerin alışkanlıklarında, zihniyet dünyasının gelişiminde, hayata ve dünyaya dair bilgilerinin edinilmesinde ve eylemlerinin meşrulaştırılmasındaki merkezi önemi evrimsel psikoloji disiplininin uzun yıllardır vurguladığı bir vaka. Facebook ve Twitter’da direnişteki arkadaşlarınızı görmek hem sizi cesaretlendirir, hem oraya gitmeyi meşrulaştırır, hem de gitmemenin ve onları “yalnız” bırakmanın yaratacağı imaj kaybı sosyal çevrenizde pekala karizmanızın çizilmesine neden olabilir. Bu anlamda, sosyal medyadaki kişiselleşmiş ilişkilerin gücü formel ilişkilere nazaran çok daha etkileyicidir.[8] Gezi Direnişi sırasında yapılan saha çalışmalarının da bize gösterdiği gibi, özellikle gençlerin geniş kitlesel katılımının altında bu “arkadaş çevresi etkisinin” izleri kuşkuya yer bırakmayacak kadar aşikârdır. Kaldı ki Gezi’ye katılan insanların olayla ilgili ilk haberdar olmaları doğrudan sosyal medya bağlantıları üzerinden gerçekleşmiştir. KONDA araştırma şirketinin yaptığı araştırmada bu oran yüzde 69 olarak ölçülmüştür.[9] Dolayısıyla arkadaş çevresi etkisinin son derece kuvvetli hissedilebildiği sosyal medya Gezi Direnişi’nin başarısında son derece kritik bir işlev görmüş, o mecralarda paylaşılanların, “görülenlerin” çok belirleyici bir katkısı olmuştur. Hayatında ilk defa böylesi bir olaya katılan kişiye neden katıldığı sorulduğunda “kuaförüm Aysel’i Facebook resimlerinde orada gördükten sonra katılmaya karar verdim” cevabı bu açıdan manidardır.

Yukarıda bahsettiğim bir tür “doğal seçilimin” internetin akılalmaz hızı ve “arkadaş çevresi etkisiyle” birleşmesidir ki günümüzde toplumsal protestoların örgütlenmesi açısından insanlık tarihinde ilk kez görülebilen imkânların harekete geçmesi gündeme gelebiliyor. Hızlı, “kendiliğinden” ve çağımızın kitlesel protestolarının örgütlenebilmesinin de önü böylece açılabiliyor. Kaldı ki geçtiğimiz yüzyılda gördüğümüz toplumsal hareketler büyük ölçüde siyasal partilerin, sendikaların, öğrencilerin, etnik ve dini grupların az çok merkezi örgütlenmeleriyle yapılmıştı. Geçmişteki böylesi eylemler için ihtiyaç duyulan para, personel, zaman, lojistik gibi birçok unsura gerek kalmadan bugün hızlı, etkin ve “ucuz” bir şekilde örgütlenebilmenin altyapısı sosyal medya sayesinde mümkün.[10] 2011’de gerçekleşen “İnternetime Dokunma” eylemiyle Gezi Direnişi’ndeki örgütlenmelerin bu çerçevede “ucuz,” kolay, etkin ve hızlı olabilmesi siyasal iktidarların bu hız ve etkinlik karşısında önlem alma kapasitesini de ayrıca düşürmekte. Geçmişte tecrübe edilen uzun hazırlık dönemleri gerektiren hareketlerle kıyaslandığında alışık olmadıkları ölçüde hızlı gerçekleşen eylemliliğe aynı hızda karşılık vermek çok daha zor ve karmaşık olabiliyor.

Sosyal medya öncesi gerçekleştirilen yukarıda değindiğim “merkezi” toplumsal hareketlerin ekseriyeti, kendiliğinden kitlesel hareketlerin oluştuğu durumlarda bile, uzun dönemli stratejik hedefleri gözeten etkin liderliklerin ciddi etkiye sahip olduğu toplumsal eylemlerdi. Metaforlarla konuşmak gerekirse, bir “bulaşıcı salgından” çok, “askeri kampanyaları” andırıyorlardı.[11] Kitleler içinde aktif çekirdek kadrolar birbirleriyle kişisel, ideolojik ve hiyerarşik olarak çok güçlü bağlarla bağlanmış insanlardan oluşmaktaydı. Böylesi güçlü bağlarla oluşmuş hareketlerin genellikle geleceğe yönelik tahayyülleri, alternatif düzen önerileri de mevcuttu. Oysa son yıllarda gözlemlediğimiz hareketlerin çoğu böyle merkezi yapılar yerine ağ örgülerinin (networks) içinde “zayıf bağlarla” birbirine bağlanan insanlardan oluşan hareketler. Sosyolog Mark Granovetter’in isim babalığını yaptığı bu “zayıf bağ” kavramı sosyal medyadaki “arkadaşlık” ilişkilerinin hem niteliğini tasvir etmek, hem de işlevini anlamak için bize yardımcı olabilir.

Granovetter’e göre, “zayıf bağlar” insanların iş ve eş bulma gibi hayatlarının stratejik meselelerinde son derece önemli işlevler görebiliyorlar.[12] Yeni düşüncelerin, yeni bilgilerin kazanılması, önemli fırsatlardan haberdar olunması genellikle “zayıf bağlarla” bağlı olduğumuz insanlar aracılığıyla gerçekleşiyor. Yakın çevremizin bu açılardan bize sağladığı fırsatlar kısıtlı, çünkü herşeyden önce yakın çevremizin sayısal büyüklüğü zaten kısıtlı. Üstelik onların bize verebileceklerini “tüketmemiz” çok uzun bir zaman da almıyor. Onların bildiklerini kendimiz de zaten biliyoruz. Oysa geniş bir ağ örgüsü içinde “zayıf bağlarla” bağlı olduğumuz arkadaşlarımızdan “yeni” bilgiler, fırsatlar edinme ihtimalimiz çok daha büyük. İşte sosyal medyanın, özellikle de Facebook ve Twitter’ın, “zayıf bağlarla” oluşmuş arkadaş çevrelerinin oluşturulmasında hatırı sayılır bir yeri var. Kimilerinin küçümsediği sosyal medya “arkadaşlıklarının” böylesi bir açıdan bakıldığında insanlara getirisi zaman zaman zannedildiğinden çok büyük olabiliyor. Keza, belirli tarzda toplumsal hareketlerin örgütlenmesinde de, örneğin Gezi Direnişi’nde şahit olduğumuz gibi, bu “zayıf bağlar” önemli bir katalizör işlevi görüp, biraraya gelmeleri akla hayale gelmesi çok zor birbirinden oldukça farklı kesimleri kolayca yanyana getirebiliyor.  

Ancak sosyal medya gibi “zayıf bağlarla” oluşturalan toplumsal hareketlerden alternatif düzen önerileri beklemek pek mümkün değil. Daha çok ortak bir tepkiyi kanalize etme, belirli politikalara karşı direniş için kurgulanabilen hareketler bunlar. Tam da Gezi Direnişi’nde gördüğümüz türden. Ortak akıl ve belirli bir gelecek vizyonu yerine, daha çok tepkisel duyguların anlık dışavurumunu karakterize eden eylemler için biçilmiş kaftan. Uzun yıllarda örülmüş, politik programları olan, merkezi liderliğe sahip hareketlerden farklı olarak herkesin birbirinin eşiti olduğu ve bu nedenle de ortak kararlar alabilmenin neredeyse imkânsız olduğu pragmatist yönü ağır basan hareketler bunlar. Clay Shirky’nin “örgüt olmadan örgütlenme” biçimini andırıyor.[13] Gezi’de gördüğümüz gibi, iş ortak karar almaya geldiğinde bocalayan, “bu daha başlangıç” gibi kulağa hoş gelen ama stratejik derinlikten yoksun, somut gelecek perspektifi içermeyen, planlı bir mücadele vizyonu sergilemekte güçlük çeken hareketler. Ancak böylesi hareketlerin farklı kesimleri bir araya getirmesi anlamında bireyler ve gruplar arasındaki empati ve karşılıklı akışkanlık hissini pekiştiren yönlerini asla küçümsememek lazım. Örneğin Türkiye gibi kuruluşundan beri bu ölçüde kutuplaşmaya sahne olmamış bir ülkede farklı muhalif gruplar arasında empatinin geliştirilmesi başlı başına önemli, canalıcı bir kazanım. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen bıçkın bir Türk milliyetçisiyle, bir Kürt gencini el ele tutuşturan ve aynı fotograf karesine bir de MHP’linin girdiği bir büyük resmin ortaya çıkması biraz da ancak sosyal medya üzerinden örgütlenmiş bir hareketin başarabileceği birşey.

Böylesine bir empati patlaması son yılların belki de en büyük kazanımıdır, kimbilir?

Sosyal medyanın bir önemli özelliği de iktidarların sansür uygulamalarının son derece zor oluşu. Sadece belirli, spesifik siyasal hedefler üzerine yoğunlaşan web sitelerini ya da sosyal forumları kapatmak, sansürlemek çok zor birşey değil. Ancak Twitter ve Facebook gibi geniş kitlelerin her türlü günlük faaliyetleri için “çok amaçlı” kullandıkları bu tür “büyük” kanalların kapatılması toplumun hemen her kesiminin tepkisini çekebilir. Hiç kuşkusuz böylesi bir sansürü hayata geçirmenin çok büyük bir siyasal bedeli de sözkonusu olabilir ayrıca. “Toplumların baş belası” nitelemesinde bulunan iktidar partisi genel başkanı Erdoğan’ın çok kısa bir süre sonra binlerce kişilik Twitter ordusu kurmasını da bu bağlamda okumak gerek. Üstelik bu tür sosyal medya kanallarını kullanmanın insanlarda sigara ve uyuşturucu gibi derin psikolojik bağımlılık yaratan faaliyetler olduğu gerçeği de hesaba katılmalı. Bu anlamda sosyal medyaya savaş açmanın Türkiye’de yargının bir zamanlar Youtube’u kapatması marifetiyle aynı düzlemde olamayacağının altını çizmekte fayda var. Bağımlılık yapan şeylerden yoksunluk duygusu ile uğraşmanın ne kadar zor ve karmaşık bir olgu olduğu psikiyatri biliminin bize çok net gösterdiği bir gerçek.

Gezi Direnişi’ni mümkün kılan en kritik unsurlardan biri olan sosyal medya kullanımı elbette ki son yıllardaki teknolojik gelişmelerle doğrudan alakalı. Özellikle akıllı telefonların kullanımının artmasının oynadığı rol bu açıdan herkesin malumu. Bugün Türkiye nüfusunun hemen hemen yarısı internet kullanıyor ve bunların üçte birinin, yaklaşık 12 milyon kişinin, Twitter hesabı var ki bu rakam Gezi olayları başlamadan önce 2 milyon civarındaydı.[14] Bu büyüklük The Financial Times gazetesine göre dünyadaki toplam Twitter kullanıcılarının yüzde 6’sını oluşturuyor. Türkiye nüfusunun dünya nüfusunun yüzde 1’i olduğu düşünüldüğünde hatırı sayılır bir yaygın kitlesellikten söz etmek mümkün. Bu durum Facebook için daha da çarpıcı. Aşağı yukarı 31 milyon kişinin Facebook kullandığı düşünülüyor, bir başka deyişle nüfusun yüzde kırkına tekabül ediyor bu sayı ve de Türkiye bu açıdan Avrupa birincisi, dünya altıncısı. Bu kullanıcıların yüzde 62’sinin 18-34 yaş aralığında[15] olması gerçeği ise bizi bir başka kritik meseleye getiriyor: Tüm dünyada olduğu gibi[16], bu genç nüfusun Türkiye’de de varolan siyaset mekanizmalarında temsili çok zayıf. Bu açıdan Gezi Direnişi bir anlamda sosyal medya sayesinde gençlerin siyasete farklı bir tarz ve tempoda girişi olarak da tarihe geçebilir. Gezi’de gençlerin oynadığı merkezi rol dikkate alındığında sosyal medya olgusunun önümüzdeki süreçte de yoğun ve kapsamlı bir şekilde her yönden tartışılacağını düşünmek mümkün.

Bu yazıdan genelde internetin, özelde sosyal medyanın sütten çıkmış ak kaşık gibi tertemiz bir mecra olduğu sonucunu çıkarmamak lazım. Birçok açıdan sosyal medyanın olumsuz yönleri de mevcut. Örneğin zaman zaman toplumlarda kutuplaşmaları artırıcı bir rolü olabiliyor. Sadece size benzeyen insanları görmek siyasal kutuplaşmaları derinleştirebilir. Ya da zaman zaman yalan haberlerin kolaylıkla üretilebilmesi gibi. Ancak bu yazıda daha çok “örgütlenme” sorunsalından konuya bakıldığı için bu meseleleri ele almak başka çalışmaların konusu.           


[4] Clay Shirky, Here Comes Everybody: The Power of Organizing Without Organizations, Londra, 2008, s. 153.

[5] Carole Fink, Philipp Gassert ve Detlef Junker, 1968 – The World Transformed, Londra, 1999, s. 2.

[7] Tahrir dönemi Mısır’ı ile kıyaslandığında Gezi’deki twit sayısı 15 katı buluyor neredeyse, bakınız http://www.insanhaber.com/insan-ozel/gezi-direnisinde-sosyal-devrim-h18942.html

[8] W. L. Bennett ve A. Segerberg, “Digital Media and The Personalization of Collective Action: Social Technology and the Organization of Protests against the Global Economic Crisis, Information, Communication and Society, 14 (6), p. 771-777.

[9] Bakınız KONDA, Gezi Parkı Araştırması, 2013. http://www.konda.com.tr/.

[10] Deborah Gams, “Occupying Social Media,” Socialism and Democracy, c. 26, no.2, 2012, s.57.

[11] Malcom Gladwell, “Small Change: Why the revolution will not be tweeted,”

New Yorker, 4 Ekim 2010.

[12] Mark S. Granovetter, “The Strength of Weak Ties,”The American Journal of Sociology, c. 78, No. 6, Mayıs 1973, s.1360-1380.

[13] Clay Shirky, Here Comes Everybody: The Power of Organizing Without Organizations, Londra, 2008.

[16] Avrupa’da gençlerin siyasete katılmasının bu bağlamda bir tartışması için bakınız LSE, Youth Participation in Democratic Life, 2013. http://ec.europa.eu/youth/documents/lse_study_on_youth_participation_-_2013.pdf


Bu Haberin Dahil Olduğu Konu Başlıkları

Gezi Parkı eylemleri

Taksim Meydanı Düzenleme Çalışmaları çerçevesinde Gezi Parkı'ndaki 12 ağacın sökülmesi ile başlayan Gezi Parkı direnişinin üzerinden bir sene geçti. 28 Mayıs 2013'te başlayan direnişle beraber Türkiye'de neler yaşandı, neler konuşuldu?

Devamını Oku