• Tarih

Tarihçi Eriş Ülger, Fikriye’nin ölümü ardından Atatürk ile Latife Hanım’ın gerilimli birlikteliğini anlattı

T24

 

Hülya Karabağlı

Ankara

Atatürk araştırmacısı Eriş Ülger, “Fikriye Dizisi”nin son bölümünde Fikriye Hanım’ın ölümüne ilişkin iddiaları arşivinden belgelerle yanıtladı. Ayrıca, Fikriye Hanım’ın intiharının ardından Mustafa Kemal Atatürk ile Latife Hanım’ın arasının açıldığını söyleyen Ülger, Atatürk’ün dil sürçmesi ile Latife Hanım’a “Fikriye” diye seslendiğini ve “iplerin koptuğunu” belirtti. Eriş Ülger, dil sürçmesinin yaşandığı gece “Atatürk’ün yaveri Salih Bozok’u ‘Lâtife Hanım’ı alıp İstanbul’a git’ dediğini” söyledi.

Atatürk araştırmacısı Ülger, Latife Hanım’ın yakınları ve bazı yazarların dillendirildiğini belirttiği Fikriye Hanım’ın sırtından vurulduğuna ilişkin iddialara ilişkin “Fikriye Hanım sol tarafından, kalp üzerine yakın bir yerden kendini vurmuş ve kurşun sırtından çıkmıştır. Ancak herkes bunu ‘sırtından vuruldu’ diye yorumlamıştır” dedi. “Bu iddiayı ileri sürenlerin, tarih, gün, yer, belge göstermeleri gerekir. Oysa Fikriye Hanım’ın öldürüldüğüne dair hiçbir belge yok. Ayrıca, son günlere kadar Fikriye Hanım’ın intihar ettiği tabanca üzerinde de kendisinin parmak izleri vardı” dedi.  

Eriş Ülger, Atatürk’ün yaveri Salih Bozok’un Fikriye Hanım’ın intihar ettiği tabancanın kendisine verilmesine dair defterine aldığı notları aktardı:

“Muzaffer Bey, bu tabancayı Fikriye intihar ettikten sonra elinden almış ve Paşa Hazretlerine vermek istemiş. Paşa da ‘Bunu Salih’e ver. Bu tabancayı çok iyi muhafaza et. Bu Fikriye Hanım’ın yaşamının özetidir’ demiş.”

 

‘Fikriye Hanım, hastaneye getirilişinin ikinci günü öldü’   

 

Fikriye Hanım’ın Memleket Hastanesi’nde iki gün boyunca bağırdığına ilişkin iddiaları da Eriş Ülger şu sözlerle yanıtladı:

“Fikriye Hanım, devlet hastanesine getirildiği zaman zaten komadaydı. Bırakın bağırmayı ses çıkaracak halde değildi. Doktor Asım Bey, Paşa’dan bizzat aldığı emirle hemen hastaneye gelmiş ancak kurtulma imkânının olmadığını görerek, Paşa’ya durumu büyük bir teessür içinde anlatmıştır. Zaten Fikriye Hanım da ertesi gün, akşamüzeri komadan çıkamadan vefat etmiştir. Tedavisi, hastanedeki operatör Mim Kemâl tarafından yürütülmüş ama sonuç alınamayacağını anlayan Mim Kemâl, Fikriye Hanım’ı ameliyat dâhi etmemiştir. Durumla ilgili rapor veya kayıt tutulmuştur, fakat gerektiği şekilde muhafaza edilmediği için günümüze kadar ulaşamamıştır.”  

“Fikriye Hanım intiharından sonra iddia edildiği gibi bir hafta veya on gün yaşamamıştır. Aksine hastaneye getirilişin ikinci gününün akşamı vefat etmiştir. Komada olduğu içinde ne feryat etmiş, ne biriyle görüşmüş, ne de hastanedeki odasında veya yanındaki odada herhangi biri onunla konuşmuştur. Fikriye Hanım’ı ziyaret eden de olmamıştır çünkü ziyaretçi kabul edecek durumda olmadığı gibi, ziyaret etmek de yasaklanmıştı.”

 

Fikriye Hanım Almanya’ya neden gönderildi?

 

Araştırmacı Ülger, Fikriye Hanım’ın verem olmadığı, Atatürk ile Latife Hanım’ın evliliğini engelleyebileceği gerekçesiyle Almanya’ya gönderildiğine ilişkin iddialara, Salih Bozok’un not defterinden alıntı yaparak yanıt verdi:

“15 Ekim 1922 günü Paşa Hazretleri ile birlikte ben, Kılıç Ali, Fikriye Hanımefendi, Kâzım Paşa (Özalp), Doktor Asım Bey, Mahmut Bey (Soydan) ve Recep (Zühtü) Bey, Kâzım (Karabekir), Refet (Bele) ve diğer zevat ile Bursa’ya doğru hareket ettik. Paşa Hazretleri üzgün ve mahzundu. Bu seyahate Fikriye Hanım çok ağır hasta olduğu halde katılmak istemişti ve Paşa Hazretleri de Fikriye Hanım’ın bu isteğini geri çevirmemiş ve kabul buyurmuşlardı. Ertesi gün sabah saat 9.30’da Bursa halkı tarafından büyük bir coşku ile karşılandık. Ancak yolda gelirken Fikriye Hanımefendi birden çok rahatsızlandı. Doktor Asım Bey hemen müdahale etti. Asım Bey, Fikriye Hanım’ın yattığı kompartımandan çıkarken elinde pansuman yaptığı bembeyaz patiska bezlerin kanlı olduğunu gördüm. Zaten kesintisiz öksürükleri Fikriye Hanım’ı çok halsiz hale getirmişti.”

“Ağzından kan geliyordu. Küçük oğlum Cemil’in Fikriye ablası çok hastaydı. Akşam kaldığımız Çelik Palas Oteli’nde tekrar rahatsızlandılar. Neyse bu krizi atlattı ve Avrupa’da verem hastanesine yatmak için 18 Ekim 1922’de Paşa Hazretlerinin irtibat subayı Mahmut (Soydan) Bey’in nezaretinde İstanbul’a doğru hareket ettiler. Sonradan Mahmut’un anlattığına göre Mudanya üzerinden Gülcemal Vapuru ile İstanbul’a gitmişler. Yolda Fikriye Hanımefendi, Paşa Hazretlerinden ayrıldığı için çok meyus olduğunu söylemiş: ‘Ayaklarım hiç öne gitmiyor Mahmut Bey, hep geri geri gidiyor.’ Yolda Fikriye Hanım’ı gene kan kusmuş. Hatta bir ara Mahmut çok korkmuş, Paşa Hazretlerinden izin almadan geriye, Bursa’ya dâhi dönmeyi düşünmüş. Vapurda tesadüf bir doktor varmış, o yardımcı olmuş. Bursa’dan ayrılırken Paşa Hazretleri’nin ‘Fikriye Hanım arzu ederseniz Doktor Asım Bey’de sizinle İstanbul’a kadar gelsin, size refakat etsin’ önerisine kararlı bir şekilde karşı çıktığı için ‘Nasıl isterseniz öyle olsun’ buyurmuşlardı.”

 

Atatürk’ten Salih Bozok’a: Fikriye Hanım’ın defini aramızda kalacak

 

Tarihçi Eriş Ülger, Fikriye’nin ölümü ardından Atatürk ile Latife Hanım’ın gerilimli birlikteliğini şöyle yorumladı:

“Şimdi Mustafa Kemâl Paşa ile hırçın Lâtife’nin arasına Fikriye Hanım değil, onun ruhu girmişti. Dirisi ile başa çıkamayan Lâtife Hanım, Fikriye’nin ruhu ile nasıl mücadele edecekti?”

“Salih Bozok mürekkepli kalemle tuttuğu notlarında Fikriye Hanım’ın vefatından sonraki olaylar için şunları yazıyor:

‘Gazi Paşa Hazretleri, yaşanan olaydan son derece müteessir olmuşlardı. Zaten Lâtife Hanım ile aralarında geçenler, Paşa Hazretlerini bir hayli sinirli yapmış, en ufak bir şeye sinirlenir, kızar olmuştu. Paşa Hazretleri, Fikriye Hanım’ın vefatının ertesi günü beni Meclis’teki odasına çağırdı. Yüz ifadesi şimdiye kadar hiç rastlamadığım bir vaziyetteydi. Beni odasına kabul buyurdukları zaman masasının yanındaki koltukta oturuyor, sigarasını içiyordu. Odaya girdiğim halde benim farkımda değilmiş gibi, bir noktaya doğru sabit bakıyordu. Nice sonra:

- Çocuk otur şuraya, buyurdular.

Emrini yerine getirdim. Karşısındaki sandalyeye ilişir gibi oturdum. Elindeki sigarasından birkaç nefes daha içtikten sonra bana döndü:

- Şimdi doğru hastaneye gideceksin. Fikriye Hanım’ın cenazesi ile ilgileneceksin. İstersen yanına bizim çavuşu da al. Yok, yok, bu işi sadece sen halledeceksin ve bu sır aramızda kalacak. Muameleler bittikten ve özelliklede hazırlanan ölüm raporu tanzim edildikten sonra, bizim Köşk’ten aşağı inerken Cebeci istikametine doğru eki bir mezarlık vardır ya, Fikriye Hanım’ı oraya defnedeceksin. Bugün bu işi bitir. Müteveffayı hastaneden alırken imkânlar içinde kimsenin görmeyeceği bir saati seç. Akşamdan sonra da defin işi yapılabilir. Ama gündüz gözü ile mezarı hazırlat.

 

Atatürk: Fikriye’ye Ankara’ya gelme, demiştim

 

Emirlerinin bittiğini sanarak, gerekeni yerine getirmek için ayağa kalktığım sıra da:

- Salih olayların bu şekilde gelişeceğine ihtimal verir miydin? Ben ona söylemiştim, Ankara’ya gelme diye, dedi.

- Müsaade buyurursanız, bir hususu arz etmek isterim Paşa Hazretleri, diyerek kendilerini teselli edecek birkaç kelime söylemek istedim ama yüz ifadesinden beni dinlemediğini anladım.

Kapıdan çıkarken:

- Çocuk kimsenin haberi olmasın dikkat et, buyurdular.

Paşa Hazretleri’ni düşünceleri ile baş başa bırakarak odadan sessizce ayrıldım. Hemen hastaneye gittim. Gerekenleri ve muameleyi çok kısa bir zamanda bitirdim. Mevtayı akşam karanlığında, daha önceden hazırlattığım mezara defnettik. Defin işini yapanlar dahi kimi defnettiklerini bilmiyorlardı.’”

 

Atatürk, Fikriye’nin mezarına ilk ve son kez ziyaret etti

 

“Mustafa Kemal, Fikriye’nin vefatından beş, altı hafta sonra 25 Temmuz 1924 günü Salih Bozok’u da yanına alarak otomobile biner. Bugünkü Kuğulu Park’ın olduğu yere gelir. Salih Bozok’un notlarında o günle ilgili şunlar yazıyor:

‘Şaşırdım. Paşa Hazretleri durmamızı emir buyurdular, durduk. ‘Hava almak istiyorum’ Salih, derken gözlerinin bir yerleri aradığını hemen fark ettim. ‘Müsaade buyurursanız önden ben gideyim’ dedim. Hiç sesini çıkarmadılar. Fikriye Hanım’ın ebedi uykusunu uyuduğu yerin önüne kadar geldik. Ben bir an durdum, yalnız kalmak istediğini hissetmiş olmam nedeni ile birkaç adım geriye çekildim. Paşa Hazretleri mezarın başına geldiler, ben arkasında olduğum için yüzünü göremiyordum. Hava çok sıcaktı. Cebinden beyaz ipek mendilini çıkardı, sanırım terlemişti. Yüzünü ve alnını ipek mendili ile sildi. Sonra beş on adım arkasında duran bana dönerek buğulu gözlerle:

- Çocuk bu mendiller insanın terini silmiyor senin mendilin var mı, diye sordular.

Sıkıldığı, üzüldüğü veya kati bir karar vereceği anlarda hep terlediğini bildiğimiz için Kılıç Ali’de, ben de Paşa Hazretleri için daima yanımızda pamuklu bezden yapılmış birkaç mendil taşırdık. Hemen koşar adımlarla Paşa Hazretleri’nin yanına gittim ve mendillerden birini verdim. Baktım ki çok terlemişlerdi:

- Paşa Hazretleri bunu da kullanabilirsiniz diyerek ikinci mendili de takdim etmek istedim.

- Yok, yok yeter bu, buyurdular. Birkaç saniye daha oyalandılar. Tam otomobile doğru gidecek iken tekrar Fikriye Hanım’ın mezarına doğru döndü, elindeki beyaz ipek mendili, bir avuç gül yaprağını savurur gibi Fikriye Hanım’ın mezarının üzerine doğru savurdu. Şöylesine birkaç kere havada dalgalanan ipek mendilin mezarın başucuna inmesine kadar bekledi. Birkaç saniye sonra da, sanki mezarın başına sadece ipek mendilini değil, yüreğini de bırakmışçasına hüzünle oradan ayrıldık.’”   

 

Atatürk’ün dili sürçtü; Latife Hanım’a ‘Fikriye’ dedi ve ‘ipler koptu’

 

Bu ziyaretin, “Mustafa Kemal’in Fikriye Hanım’ın mezarını ilk ve son ziyareti” olduğunu söyleyen tarihçi Ülger, “Fikriye Hanım’ın ölümünden sonra Latife Hanım ve Mustafa Kemal Atatürk için hayatın zorlaştığını” söyledi. Eriş Ülger, “iplerin koptuğu gece”yi anlattı:

“10 Kasım günü Paşa, kendisini yorgun hissettiği için, biraz dinlenebilmek amacı ile Köşk’e erken dönmüştü. Ancak gene de geç saatlere kadar çalışmıştı. Çalışma odasından çıktığı sırada üst kattan aşağıya sızan ışık huzmesini görünce, Lâtife Hanım’ın henüz yatmadığını düşünerek aşağı kata inmesi için ‘Fikriye’ diye seslendi. Gazi ne dediğinin farkına varmıştı ama ok yaydan çıkmıştı. Lâtife Hanım üst kattan aşağıya bir fırtına gibi indi. Gözleri adeta alev saçıyordu.

Latife Hanım,Sen ne dedin Kemal?’ der. Atatürk cevaplar, ‘Hoş gör Lâtife, dilim sürçtü.’  

Ancak Lâtife’nin sesi köşkü inletir: ‘Bak Kemal, ben Fikriye değilim. Bunu hiç unutma. Ben kendimi korumasını bilirim. Madem o kadını bu kadar seviyordun, benim günahım neydi? Benden ne istedin?’

Lâtife benimle bu şekilde konuşmana müsaade edemem’ diyen Atatürk’ü Latife Hanım şöyle yanıtlar: ‘Ne dedin, ne dedin. Müsaade etmez misin? Bak Kemal sen beni hiç tanımamışsın. Sen Fikriye’yi de tanıyamadın, anlayamadın.’”  

“Paşa, Lâtife Hanım’ı daha fazla dinlemeden tekrar çalışma odasına döner ve koltuğuna çöker. Paşa’nın kafası karmakarışık olmuştu. Uzun zamandır ciddi ciddi sorgulamaya başladığı bu birliktelik artık önünde büyük bir sorun olarak duruyordu. İnsanları anlama ve değerlendirme yeteneği çok güçlü olduğu halde Gazi, Lâtife Hanım’ı anlamakta bazen güçlük çekiyor ara ara da çaresiz kalıyordu.”

“Mustafa Kemâl Paşa’nın yıllar içinde biçimlenmiş yaşam alışkanlıkları, arkadaşları ile paylaştığı ve bundan büyük bir zevk aldığı akşam sofraları, son derece yüksek bir çalışma temposu ve bu yaşam biçiminin doğal sonucu olan geç yatma, erken kalkma gibi geçmişten gelen bedensel alışkanlıkları vardı. Latife Hanım, bütün bunları kendi beklentilerine uygun olarak değiştirmeye çalışıyordu.”

“Latife Hanım’ın da şüphesiz Mustafa Kemal Paşa’dan beklentileri vardı. Fakat Latife Hanım’ın beklentileri kişiseldi. Bu istekler, evinin erkeği olmasını, düzenli bir hayat yaşamasını, zamanının çoğunu kendisi ile paylaşmasını istemek gibi masumane idi. Lâtife Hanım, Paşa’nın arkadaşlarının, köşke randevusuz gelmelerini yasaklamış, kahvaltı ve akşam yemeklerinin saatini kendine göre düzenlemişti. Paşa ise elinden geldiğince bu değişikliklere ve kısıtlamalara ayak uydurmaya çalışıyordu. Pek şikâyetçi olduğu söylenemezdi. Ta ki Lâtife Hanım’ın hırsı aklının üstüne çıktığı ana kadar.”

“Gazi, bir süre daha çalışma odasında kaldı. Sonra telefonu kaldırıp Salih (Bozok) Bey’i aradı. Salih Bey, çok kısa bir zaman sonra Köşk’e geldi. Aralarında şu konuşma geçti:

Mustafa Kemal Atatürk: Salih hemen, şimdi Lâtife Hanım’ı alıp İstanbul’a gideceksin. Şu sıra Lâtife Hanım’ın ailesi orada. Ben talimat verene kadar orada kalacaksınız.

Salih Bozok: Emredersiniz Paşa Hazretleri!

Mustafa Kemal Atatürk: Ben şimdi Ziraat Mektebindeki odama gidiyorum. Hareket ederken beni ararsın.

Salih Bozok: Emredersiniz Paşa Hazretleri.

Mustafa Kemal Atatürk: Hepsi bu kadar, çocuk.”

 

Latife Hanım: ‘Bir haftadır uykusuz, gıdasız, idama mahkûmum’

 

Ülger’in arşivinden çıkardığı Latife Hanım’ın boşandıktan sonra Salih Bozok’a Göztepe’den yazdığı 11 Kasım 1925 tarihli mektup şöyle:

“Salih Bey!

Tanıştığımız, içinde günlerce bütün bir samimiyetle yaşadığımız beyaz evden yazıyorum. Gerçi en elemli dakikalarımı yaşarken beni aramadınız. Sizi Mahmut Bey’den birkaç kereler sordum. Hatta veda vazifesini de kendisine tevdi ettim. Belki bu lâkaydinizden (ilgisizliğinizden) dolayı sizi Ankara’da aramak cesaretini kendimde bulamadım. Fakat nasiyesinde (alnında) bir tek leke olmayan ecdat evinde siz en uğurlu, en hayırlı bir misafir olarak mukayyetsiniz (yazılısınız).Burada sizi hatırlamamak güzel bir maziyi gömmek demektir. Hâlbuki ben nankör değilim. Salih Bey, sen kızarsın söylenirsin fakat büyük meziyetlerin vardır. Samimisin ve daima hakikati söylersin. İnsanların yüzüne söyleyemeyeceğin şeyi de arkadan söylemezsin. Babasın, evlâtların için ağlarsın. Zavallı annem mütemadiyen seni sayıklıyor. Çünkü o kara ruhlu herifin yerine sen olsaydın, beni bir cambaz gibi ipte oynatmazdın. Bana hakikati söylerdin. Fakat zararı yok. Bu dünya elbette ona da kalmaz. Salih Bey, bundan üç yıl önce bana karşı babalık vazifesini ifa edeceğini, babama vaat etmiştin. O şimdi Avrupa’da, işlerine mani olmamak için, burada olduğumu haber bile vermedim. Artık bir teessür yığını gibi her tesadüf ettiği koltuğa çöken bir annem ve ihtiyar halinde benim yüzümden fena bir muameleye duçar olmuş (uğramış) olan bir büyükannem var.

Öksüzüm. Kimsem yok. Onun için ikinci babalık vazifesini deruhte eden (üzerine alan) ve sözünün eri olan Salih Bey’e yazıyorum.

Ben kocamdan eminim. Çünkü kadirşinastır. Yüksek ruhludur. İnsandır. Aramızdaki gerginliğe nihayet vermesini, güzel bir mazinin vereceğini kuvvetle rica et. Ben kendisine yazdığım mektupta seni refikanla göndermesini rica ettim.

Bir haftadır uykusuz, gıdasız, idama mahkûmum. Esbabı (sebebi) çocukluk. Hâlbuki çocuklar bu ağır cezadan muaftır. Salihsin (iyisin), salâh (barış) ve sulh getireceğine eminim.”

 

‘Fikriye Hanım sabırlı olsa Çankaya’nın first lady’si olabilirdi’

Tarihçi Eriş Ülger, “Fikriye Dizisi” boyunca aktardığı Fikriye Hanım’ın hayatını şu sözlerle anlattı:  

“Fikriye her şeyi ile bağlı olduğu Paşa’sının evlendiğini gurbet elde, yabancı bir ülkede öğrendiği zaman her genç kızın, her genç kadının yapacağını yapmış ve aşkının takipçisi olmuştur. İşte bu noktada ferman dinlememiştir. Ankara’nın ve bizzat Paşa’nın uyarılarına dâhi aldırış etmeden talihsiz sonunu kendi hazırlamıştır. Biraz daha sabırlı olmuş olabilseydi, şüphesiz, Lâtife’den sonra tekrar Çankaya’nın first lady’si olabilirdi. Ama kendi sonunu kendi hazırladığı için bu olanak hiçbir zaman gerçekleşemedi. Tüm belge ve fotoğrafları ile ‘Gölgesinde Lâtife Hanım’ adlı kitabımda açıkladım. Bu evliliğin tek mağduru varsa o da Mustafa Kemâl Atatürk’tür. Paşa’nın hayatı boyunca Çankaya Köşkü’nün davetsiz misafiri olan Uşakizade Muammer Bey’in istek ve arzularını içeren mektupları, Köşk için taşınamaz bir sorun olmuştur.”

B İ T T İ