REKLAMI GİZLE

Figen Yüksekdağ'ın tutukluluk halinin devamına karar verildi

Yüksekdağ,mahkemedeki savunmasında "Beni assalar dahi o söylediğim sözlerden dolayı kimse bana hesap soramaz" dedi

- A +

Eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, 'Terör örgütü yöneticiliği', 'Terör örgütü propagandası yapmak', 'Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet', 'Halkı kin ve düşmanlığa tahrik' ve 'Suç işlemeye tahrik' suçlamalarıyla yargılandığı davanın 3.duruşmasında hâkim karşısına çıktı. Yüksekdağ, savunmasında "Beni assalar dahi o söylediğim sözlerden dolayı kimse bana hesap soramaz" dedi. Duruşmanın sonunda ara kararını açıklayan mahkeme Yüksekdağ’ın tutukluluğunun devamın karar vererek duruşmayı 20 Şubat’a erteledi.

Özlem Akarsı Çelik’in Gazete Duvar’da yer alan haberine göre, Figen Yüksekdağ’ın yargılandığı davada bugün Sincan Cezaevi’nde görülen üçüncü duruşmasında izleyicilere izin çıkmadı.

Yüksekdağ’ın Sincan Cezaevi Yerleşkesindeki 500 kişilik duruşma salonuna alınan davasını izlemek üzere şehir dışından Ankara gelen otobüslerin bazıları Ankara Valiliği’nin aldığı yasak kararı gerekçesiyle kentin girişinde durduruldu. 10 ülkeden gelen kalabalık gözlemci heyetin duruşmaya girişine izin verilmezken çok sayıda izleyici içeri alınmadı. Saat 09.30’da başlaması beklenen duruşmaya gelenler, mahkeme başkanının ‘yabancı heyet hariç, izleyicilerin ve gazetecilerin içeri alınması’ yönündeki talimatına rağmen polis barikatına takıldı. Gazetecilere sarı basın kartı soran polislere avukatlar müdahale ederek mahkeme başkanının talimatını hatırlattı.

Mahkeme Başkanı, Yüksekdağ’ın avukatlarının kapıda bekletilen kalabalığı hatırlatarak duruşmanın başlatılamayacağı açıklamalarına önce itiraz etti. Avukatların davanın neden Ankara Adliyesi’nden Sincan Cezaevi Yerleşkesi’ne taşındığını sorması ve “Eş Genel Başkan’ın duruşmasını izlemek için gelen yüzlerce kişi içeri alınmıyor. Bu aleniyet ilkesine aykırıdır” sözleri üzerine duruşmaya ara verildi. Jandarma eşliğinde duruşma salonundan çıkarılan izleyicilere dönerek, “Sizi seviyorum” diyen Figen Yüksekdağ’a izleyici sıralarından da, “Biz de seni seviyoruz” yanıtı geldi. Mahkemeye başlar başlamaz verilen arada Yüksekdağ jandarma eşliğinde hızlı adımlarla yürüyerek salondan çıkarken HDP milletvekillerinin sıralarından, “Figen Başkan, bu ne hız böyle, grup toplantısına mı yetişeceksin? Biraz ağır git de seni görelim” sözleri ise gülüşmelere neden oldu.

AKP milletvekilleri yanlışlıkla Yüksekdağ’ın duruşmasına girdi

Duruşmada ilginç olay ve diyaloglar da yaşandı. Aynı saatlerde Sincan Cezaevi Yerleşkesi’ndeki bir başka duruşma salonunda görülen FETÖ davasını izlemek için gelen AKP milletvekillerinden bazıları yanlışlıkla Yüksekdağ’ın duruşmasına girdi. Milletvekilleri, sanık kürsüsünde Yüksekdağ’ı, izleyici sıralarında da HDP milletvekillerini görünce alelacele salondan çıktı. Duruşma verilen aranın ardından yeniden başladı. Yüksekdağ’ın avukatlarından Yıldız İmrek, “Aleniyet ilkesi, isteyen herkesin salona girmesidir. Salon, yer olarak müsait. Girenlerin kâfi sayılması ve diğerlerinin, yabancı heyetin engellenmesi aleniyet ilkesinin ihlalidir” dedi. Savcı, “yabancı heyet akredite değildir” diyerek heyetin içeri alınamayacağını söyledi. Avukatların, “Mahkemede akreditasyon ne demek?” sorusuna ise savcı, “Araştırırsınız onu” yanıtını verdi.

Mahkeme: Güvenlik problemi var

Avukat Kenan Maçoğlu, “Duruşma herkese açıktır deniyor, sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına açıktır denmiyor. Bu yüzden dışarıda heyetin ve izleyicilerin mahkeme salonuna girişini engelleyen güvenlik görevlileri hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz” dedi. Jandarmaların arasında oturan Figen Yüksekdağ, duruşmayı izleyen gazetecilere 30-40 metre uzaklıkta bulunuyor.

Heyet içeri giderek müdafi avukatların itirazlarını görüştü. Kararı mahkeme başkanı şu sözlerle açıkladı, “Dışarıda bekleyen izleyicilerin salona alınmasına, Berlin Eyalet Parlamentosu Milletvekili Hakan Taşın’ın mahkemeye bizzat ulaştırılan dilekçesinin değerlendirilmesi sonucu izleyici olarak katılmasında güvenlik açısından bir problem bulunmadığına, bir kısım sanık müdafilerinin talep ettikleri yabancı ülke vatandaşı temsilci, avukat ve basın mensuplarının ise duruşmaya alınmalarında güvenlik problemi bulunduğu değerlendirildiğinden duruşmaya alınmamalarına oy birliğiyle karar verildi.”

Duruşmada sürpriz savcı

Müdafi avukatları, salonda izleyici sıralarında oturan Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Aytekin Cenikli’nin hangi sıfatla ve amaçla salonda olduğunu da sordular. Mahkeme Başkanı, “Yabancı heyetin katılmasını istiyorsunuz, devletin yetkili savcısının katılmasına itiraz ediyorsunuz” diyerek çıkıştı. Avukatlarsa ilk kez böyle bir duruma tanıklık ettikleri için sorduklarını söylediler.

Yüksekdağ: Erdoğan karar deklare etti

Duruşmada daha sonra Yüksekdağ savunmasını yapmaya başladı. “Bu siyasi iktidarın Cumhurbaşkanı, tırnak içinde yabancı bir ülkede, yabancı bir heyetle yaptığı bir etkinlikte kendisine Selahattin Demirtaş’la ilgili bir soru sorulduğunda ‘biliyorsunuz, o terörist’ diye yanıt verdi” diyen Yüksekdağ, “Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin eş genel başkanına ‘terörist’ deme siyasi adapsızlığına, nezaketsizliğine düşme hakkına sahip değildir. Hadi bunu bir kenara bırakıyorum ama yargı adına bir kararı deklare etti. Temel yasama kurumu anayasayı delik deşik etme görevi biçmiş kendine. Kendi kendine diyor ki ‘anayasaya gerek yok KHK çıkarırım’. Anayasasızlık dönemidir bu. Hangi anayasal suçlardan bahsediyor bu iktidar” dedi.

“Hakkımızda yolsuzluk, rüşvet bulamazsınız”    

Savunmasında, Rıza Sarraf davasıyla yeniden gündeme gelen yolsuzluk ve rüşvet iddialarına da değinen Yüksekdağ, şunları söyledi, “Bizleri tutuklarken bizim meşru dokunulmazlıklarımızı kaldıran iktidar rüşvet alanları yargılamayı tercih etmedi. Aradan yıllar geçmiş eskiden bakanlık yapan isimler, muhalefet partisi temsilcileri o gün bizim söylediklerimizi söylüyor. Söylediğimiz şuydu: Niye yargılanmıyor bu insanlar? Bizim hakkımızda tek bir yolsuzluk, rüşvet suçu bulamazsınız. Ama yüz kızartıcı suçlarla suçlanan milletvekilleri çifte dokunulmazlık ile korundu. Bizim anayasal haklarımız delik deşik edildi ama hırsızlara çifte dokunulmazlık kalkanı sunuldu. O dönemde siyasi iktidar Türkiye’yi bu utanç verici duruma düşürmüştür. Sonra da çıkıp ‘Amerika’yla, onunla bununla kavga ediyoruz’ diyor. Sen kendi içindeki kavgayı verdin mi? Bu siyasi iktidar aynı mecliste bulunduğu muhalefetle konuşmayı beceremiyor.

Bu iktidar anketlerde diplere doğru gittikleri bu süreçte iç düşman dış düşman algısını pompaladıkça pompalıyor. Türkiye’nin gerçek sorunu bu değil. Gerçek sorun adaletsizliktir. Bir yerde adalet yoksa her melanet türeyebilir. Bundan daha kötüsü de olabilir. Çünkü bu siyasi iktidar gözü kapalı gidiyor ve bu durum umutlu cümleler kurmamıza engel oluyor. İktidar; ben gidersem hepiniz gidersiniz, ben batarsam hepiniz batarsınız diye açık açık söylüyor. Sesinizi çıkarırsanız kendimizle beraber sizi de götürürüz diye Türkiye halklarını tehdit ediyorlar. Bizim bu tehditlere karnımız tok. Mücadeleye devam ediyoruz. Ama bu tehdidi Türkiye halklarına yapıyorlar. Kendi ülkesini batırmaya and içmiş bir iktidar tablosu var karşımızda.”

Son duruşmaya gelmemişti

Ankara 16. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen davanın önceki duruşmasına 20 kişilik salon verilmesini protesto eden Yüksekdağ katılmamış ve mahkeme heyeti bir sonraki duruşma için zorla getirilme kararı çıkarılacağını bildirmişti. Yüksekdağ’ın protestosu üzerine mahkeme, ayrıca bir sonraki duruşma için Sincan Cezaevi’nde uygun bir duruşma salonunun hazırlanması kararı vermişti.

İşte Yüksekdağ’ın savunması

Yargılama evrensel normlara uygun olmalı:

Hoş şeyler bulamıyoruz, geldiğimiz yerlerde. Özellikle antidemokratik yargılamaların devam ettiği alanlarda hoş şeyler görmek mümkün değil. Bugün bu duruşma salonuna giremeyen değerli arkadaşlarım da Türkiye’deki yargı sisteminin ve siyasi iktidarın nahoş yüzüyle karşılaştılar. Biz aslında daha önceki süreçten itibaren hakkımızda devam eden davaların en azından gerçek bir yargılama olması için bütün çabayı gösterdik. Hakkımızda bu davalar açıldı, evet Anayasa delindi, evet haksız bir biçimde dokunulmazlığımız kaldırıldı evet söz söyleme ve siyaset hakkına darbe gerçekleştirildi. Ama en azından yargılama başladı dediysek bu yargılama süreçlerinin evrensel normlara uygun olması gerekiyor. Bırakalım bugün Türkiye’de devam eden yargılamaların evrensel hukuk kurallarına uygun olup olmadığını Türkiye’deki yargı kurallarına bile uymuyor. Çok ciddi bir biçimde zaten toplum nezdinde yargıya karşı güvensizliği çok daha derinleştiriyor. Türkiye’de yargı ve siyaset mekanizmaları arasındaki çatışma alanlarını derinleştiriyor. Türkiye’de yargı hiçbir zaman tam bağımsız olmadı Ama hiçbir zaman da bu kadar bağımlı ve baskı altında olmadı. Ben bu baskı ifadesini kendi fikirlerimin propagandası olarak söylemiyorum. Bugün yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda söylediğim sözler ayan beyan ortadadır.

Çok açık bir el baskı oluşturuyor:

“Şekil 1” bu duruşma salonu. Evet heyet elinden geldiği kadar kriterleri uygulamaya çalışıyor. Bunları görüyor ve ölçüyorum. Ama görüp ölçtüğüm çok açık bir durum daha var. Çok açık bir el bu davanın üzerinde basınç oluşturuyor. Ben bu eli davalar, yargılamalar başlamadan önce de biliyor ve görüyordum, artık kendisini saklama ihtiyacı bile hissetmiyor. Geçen duruşmada heyet bir karar verdi, yabancı konukların alınmasıyla ilgili karardı. Heyetin kararını kolluk uygulamadı. Kolluğa baka bir karar deklare edildi. Heyetin verdiği karar bir süre sonra şekil değiştirdi. Bunlar sadece benim duruşmalarında yaşananlar. Açık yargılama, sadece mahkeme salonlarına özgü bir kavram değildir ki. Adalet sadece mahkeme salonlarında aranmaz. Adalet olmadığı zaman bir toplum çürür, tarumar olur. Bugün Türkiye’nin olmaya başladığı gibi. Türkiye’deki hukuki adalet sistemi, ekonomik adalet sistemi, siyasi adalet sistemi öyle bir noktaya geldi ki bu koca memleket bir siyasi iktidarın sorumsuzluğu üzerinden adeta dağılma çürüme noktasına getirildi. Bu mahkeme salonunda tarif edebileceğimiz bir adalet kavramından söz etmiyorum. Başka bir örnek, geçen duruşmada da aynı şey oldu. Benim savunma hakkımı sınırsızca kullanabileceğim ve mahkemenin basınçsız bir şekilde karar verileceğine dair bir inancım yok. Geçen duruşmada yaşananlar bugün tekrar ediyor. Geçen duruşmada da 1 saat bekledim, avukatlarım girecek mi girmeyecek mi diye bekledim. Gözümün önünde avukatımın sıraya oturmasını engelliyordu polisler. Bu duruşmada da salon büyük olduğu için barikat daha geriye kurulmuş.

Yabancı onlar değil burası:

Bu duruşmada da yabancı heyetin girişi sorun oldu. Yabancı heyet derken, yabancı değil. Bizim de parti programımıza göre enternasyonel, tanıdık bir işbirliği anlayışımız vardır. Ama bugün burada heyet giremiyor neden yabancı olduğu için güvenlik sorunu teşkil ediyormuş. Bu Türkiye’nin içine düştüğü durumun fecaat olduğunu gösteriyor. Ben başka bir ülkede mahkeme heyetine başvuru dahi yapmadan duruşmaya girebiliyorum ve izleyebiliyorum. Mahkeme heyetine bildirimde bile bulunmuyorum. Kimliği gösteriyorsun, oranın organizasyonunu yürüten ekiple girip izliyorsun. Dünyanın her yerinde, demokrasilerde bunun böyle olması gerekir. Ama buraya gelen bir heyet alınmıyor. Yabancı diye alınmıyor. Bu Türkiye’nin dünyaya ne kadar yabancılaştığını, insani ve hukuki değerlere ne kadar yabancılaştığını gösterir. Yabancı olan onlar değil, yabancı olan burası. Siz kararınızı verdiniz ama kesinlikle doğru bir karar değil heyetin alınmaması. Bu mahkemenin objektifliğine gölge düşürür hem de bizim dayanmamız gereken evrensel insanlık değerlerine aykırıdır. Bu mahkemenin, salona bütün heyetlerin rahatlık ve güven içinde girmesinin kararını alması gerekir. Biz bu güveni niye göstermiyoruz? Bütün kamusal mekanizmaları da iç – dış düşman algısı üzerinden yönetiyor siyasi iktidar. Eminim bu mahkeme salonuna kadar yansıyor. Yargı kurumlarının çok temel bir farkı vardır. Her yerde göstermesi savunması gerekir. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı kalkıp falanca ülkeye posta koyabilir, yapmaması lazım ama yapıyor. Ama bir yargı mekanizmasının o politikanın parçası olmaması gerekir. Karşı çıkması gerekir.

Basın hapse girebiliyor:

Basın kuruluşlarının alınmaması da ayrı bir sorun. Akreditasyon denilen kavramı nereye çekersen oraya götürürsün. Türkiye’deki karşılığı; iktidarın izin vermediği, onaylamadığı hiçbir yere giremiyor basın kuruluşları. Bu salona olduğu gibi bir dizi yere giremeyen basın kuruluşları hapishaneye girebiliyor. Hapishaneye giriş tehlikesi ile her zaman karşı karşıyalar, hapishaneye girişleri sınırsız. İşte demokrasinin olmadığı memleketlerde denklemler böyle tersine kurulur, her şey tersine döner, tersine dönene dünya bize normalmiş gibi algılatılır. Kuralları ve işleyişi, kendi iktidar gücüne dayanarak değiştiriyor. Ama bu normal, haklı, doğal, meşru değil. Siyasi iktidara gerek bile yok, siyasi iktidarın yetki verdiği ve kendisini bulunduğu yerin padişahı sananlar karar veriyor. Kimse çıkıp niye verdi bu kararı demiyor. Hani iktidar diyor ya tek millet tek dil tek… diye, ama bu kadar tek o kadar çokluk, o kadar çok alan yarattı ki. Amir kıldıkları herkes o alanın kararını veriyor. “Sen gir, sen girme” diyebiliyor. Kimse, bu mahkeme heyeti bile bunun hesabını soramıyor. Türkiye’deki gerçek ne yazık ki bu. Bizler bu gerçekleri ifade ettiğimiz için şu anda bu mahkeme salonlarındayız.

Bu da siyasi darbedir:

Sincan’dayız. Buraya gelirken aklıma şu geldi: Sincan’da darbe süreci yaşanmış ve Sincan sokaklarında tanklar yürütülmüştü. Sincan’da aynı zamanda 15 Temmuz’da darbeye teşebbüs edenler yargılanmaya başlandı. Üçüncüsü de HDP’nin Eş Genel Başkanı yargılanmaya başlandı. Bu da siyasi darbedir. Bu tesadüf mü bilmiyorum ama darbelerle doğru orantılı olmaya başladı. Bizim bu yargılama süreçleri ilk başladığında ifade ettiğimiz gibi Türkiye’de darbe 15 Temmuz da başlamadı. 15 Temmuz darbe sürecinin sonucuydu. Bu memlekette darbe mekanizması siyaset alanına dönük müdahaleler ile başladı. Dokunulmazlıklarımızın kaldırılması darbe sürecine geçişin en belirgin noktasıydı. 20 Mayıs’ta dokunulmazlığın kaldırılması siyasete darbenin en kilit noktalarından biriydi. Siyasi iktidar kararını vermişti. Evet mahkeme heyetinin de yargı kurumunun da bizim de işimiz zor çünkü gerçek bir yargılama yapılamıyor. Dokunulmazlıkların kaldırılmasından önceki sürece bakın. İktidar medyası bangır bangır dokunulmazlıkların kaldırılacağını söylüyordu. Dokunulmazlıklar kaldırıldı. Sonra bangır bangır tutuklanacağımız söyleniyordu. Daha tutuklanma kararımız verilmeden önce TV’den öğreniyorduk tutuklandığımızı. İşte bu nedenle siyasi yargılamadır. Siyasi yargılama süreçleri böyle oluyor. Siyasi iktidar gücü elinde tutan merkez olarak kendi dışındaki tüm siyasi odakları devre dışı tutmak için her türlü hakkı kendinde görüyor. Ama bazı memleketlerde özellikle bizim memleketimizde böyle bir gerçeklik var. Gücü kim eline geçiriyorsa yargı kurumunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için basınç oluşturuyor. Çok üzücü bir şey sonra da yargı eliyle yapılan operasyonlardan şikayet ediyor. Dün FETÖ’cü yargı diye tanımladığı mahkemelerin verdiği kararların hepsini eleştiriyordu onların hepsini hapse attı, darbeci ilan etti. Yargı kendi denetimi altında olmadığı zaman yargı kurumlarına karşı operasyon düzenlemesi dahil tedbirleri de dahil edecek şekilde yargıya müdahale ediyor ama bir taraftan da müdahale edilmemesi gereken durumları kendisi açısından hak görüyor. Bu memlekette veya çeşitli ülkelerde, yargı kim iktidara gelirse onun elinin alında bir silaha dönüştürülürse o memleketin geleceği yoktur.

Ne zaman değişecek?

Bu ne zaman değişecek biliyor musunuz? Bir iktidar gelip de bunu yapmamaya başladığı zaman değişecek. Bu zamana kadar hiç bir iktidar bunu yapmama tavrını sergilemedi. Yargıyı ele geçirmek, yargıya operasyonlar yapmak, ele geçirilen yargı tarafından yargılanmak gibi faşist bir darbenin içine girmiştir. Bunun sonucu nedir Türkiye toplumunun yüzde 90’ı yargıya güvenmez. Bir iktidar kliği bir tarafından, bir iktidar kliği bir tarafından çekiyor. Yargı mensubu ya mesleğinden olacak ya hapse girecek. Bunun verdiği yargı kararına da bu toplum güvenecek. Bu mümkün mü? Biz ilk yargılanmaya başladığımızda bir dilekçe verdik, yargı ağır baskı altında biz bu yargı kurumlarına güvenmiyoruz dedik. Bu dilekçeden de bize dava açıldı. İçler acısı bir durum. Ama biz doğruyu söyledik, belgesiyle kaydıyla doğruyu söyledik. Uyarma görevimizi yerine getirdik. Türkiye vatandaşlarının yüzde 60-70 i bunu düşünmesine rağmen söylemiyor biz onların düşündüklerini söyledik. O metinden, o dilekçeden dolayı dava açılması ne kadar haklı olduğumuzu gösterdi. Yargı mekanizması üzerindeki basınç sadece siyasi parti olarak bizim görüşümüz değil aynı zamanda siyasi, toplumsal bir realite. Bir siyasetçi siyaseti toplumsal sorunları çözmek için yapar. Biz de bu sorunun üzerindeki perdeyi kaldırıyoruz. Ama siyasi iktidar bunun karşısında durmadan sorun üretiyor, sorunu derinleştiriyor.

Belge olsun diye geldim:

Bugün benim 3. duruşmama. 3. duruşmada da değişen bir şey olmadığını görüyorum . Yine insanlar kapıda bekletiliyor, yine kolluk müdahalesi ile engelleniyor, yine aleniyet bakımından gizli sınırlamalar getiriliyor, yine bir takım gözler bizi gözetliyor. Bir el, bir göz bu mahkeme salonunun içinde. Bugün demek ki daha açık yapmayı tercih etmişler. Görevlendirilmiş isimler bu salonda. Bizim hakkımızda bu kadar kriterlere uygunsuz yargılama süreci işletilecekse bu mahkeme heyetinin, bizim, avukatların günahı ne. Herkes gitsin işine gücüne baksın, çayını çorbasını içsin. Bizim hakkımızda zaten karar verilmiş. 1 buçuk sene önce şu kadar milletvekili tutuklanacak deniyordu. Mahkemeler durumu kurtarmak için oluşmuş mekanizmalar sadece. Alınmış bir karar var karara kılıf lazım. Bugün buraya hiç gelesim yoktu aslında ama çıkayım Türkiye’nin gerçeklerini konuşayım, bunların her birisi tarihsel belge olsun, bizden sonrakiler okusun niyetiyle geldim. Ama şimdi şunu düşünüyorum: bunları söylesem ne olacak, söylemesem ne olacak? Karşımda bu gerçekliği tartacak bir olanakla karşı karşıya değilim. Benim savunma hakkımın da güvence altına alınmasına ilişkin çok ciddi sorun var. Yine kararlar veriliyor davalarımız hakkında. Siyasi iktidarın doğrudan müdahaleleri söz konusu. Geçen 1 yıllık süre içerisinde bizim duruşmalara katılımımız her bir mahkememiz konusunda siyasi iktidar tarafında kararlar alınıp yazılar gönderiliyor. Bir örnek vereyim Kayseri’deki bir mahkemeye hem Selahattin Bey’in hem benim katılma talebimiz vardı. Mahkeme tarafından bu talep kabul edilmişti. Kabul edildikten sonra Bakanlık’tan bir yazı gönderildi; güvenliği nasıl sağlayacaksınız, güvenliği sağlayamazsınız ayrıca sizin çıkarılan falanca KHK’dan doğan bazı haklarınız var, bunları kullanın diye doğrudan bir talimat yazısı ulaştı. Sonraki süreçte yüz yüze katılma kararı veren yargıç kararını değiştirdi. Benim ilk defa duyduğum günsüz getirme kararına dönüştürüldü. Bunun anlamı şu: bir gece ansızın gelecekler ve hadi duruşmaya gidiyoruz diyecekler, yapılan yargılama da yargılama olacak. Bu kadar fecaat bir durum. Türkiye’deki yargı mekanizmasını uçurumun kenarına getirdiler. Bize zaten her türlü zulmü uyguluyorlar. Elleri tirtemeksizin uyguluyorlar ama bu memlekette hukuk mekanizmasını oyuncağa dönüştürdüler.

Türkiye dinamizmini HDP’den aldı:

Bu çıkarılan KHK da bizlerin, HDP’li vekillerin yargılanmaları konusunda çıkarılan bir KHK’dır. Oluşturulan masalar var verilecek cezalar bile bana göre oralarda veriliyor, KHK’lar iktidarın işini kolaylaştırmak için çıkarıldı. Bu süreçte bizler mahkeme heyetleri tarafından değil siyasi iktidar tarafından yargılandık. Siyasi iktidar bunu zaten saklamadı mahkeme heyetleriyse gizlemekte sakınca görmedi. Bizim hakkımızda süren davalar ve yargılama süreçlerini Türkiye siyasetinin genel gidişatından bağımsız değil. HDP’ye dönük bu siyasi tasfiye operasyonu siyasi iktidarının kendi önünü temizlemek için başlattığı bir operasyondur. Cumhurbaşkanının “partili Cumhurbaşkanlığı” değişikliğini hayata geçirmek için HDP gibi güçlü bir muhalefeti etkisizleştirmeye ihtiyacı vardı. Bütün bir toplumda yaratmak istedikleri biat etkisini oluşturmaları için Türkiye’nin en dinamik muhalefet gücünü bloke etmeleri gerekiyordu. Cumhurbaşkanının “partili Cumhurbaşkanlığı” değişikliğini hayata geçirmek için HDP gibi güçlü bir muhalefeti etkisizleştirmeye ihtiyacı vardı. Bütün bir toplumda yaratmak istedikleri biat etkisini oluşturmaları için Türkiye’nin en dinamik muhalefet gücünü bloke etmeleri gerekiyordu. Bu HDP’ydi. Sayısız kez Türkiye gerçeğinde sınanmıştır, HDP gücünü siyasi demokratik alandan alır, kimseden icazet almaz ve Türkiye siyasetine güç katar. Türkiye siyaseti dinamizmini HDP’nin bu gücünden almıştır. Bu dinamiği ortadan kaldırmaya ihtiyacı vardı iktidarın. Ondan sonraki süreç içinde bizlerin 7 Haziran’da parti olarak seçime girme kararını almasından sonra HDP’nin bütün dengeleri değiştiren bir güç ortaya koyması operasyonun temel çıkış noktası oldu. HDP eskiyen siyasi düzene karşı kendini yenileme alarmı verdi 7 Haziran’da. Bu alarmı duyan siyasi iktidar büyük bir paniğe kapıldı. 7 Haziran’da ne oldu siyasi iktidar gücünün mutlak olmadığını Türkiye halklarının çantada keklik olmadığını gördü. HDP’nin aldığı oy siyasi iktidarın dengelerini bozdu.

Süreç bizi doğruladı:

Her şeyden önce de siyasi iktidarın dengelerini değiştirdi, dengeleriyle oynadı, dengeleri bozuldu. Egemen siyaset odakları da bu gelişmeden hiç memnun olmadı. Çünkü HDP’nin ortaya koyduğu bu siyasi başarı siyasete verilen çok güçlü bir değişim sinyaliydi. Halk aslında bir ültimatom verdi. “Artık değişin, özgürlükçü, adil bir siyaset alanı istiyoruz” dedi. kadınların gençlerin, işçilerin kendisini her bir hücresinde görebileceği bir yaşam istiyoruz dedi. Halkın siyasilere verdiği en temel ültimatom buydu. Bu ültimatom karşısında siyasi iktidarın verdiği yanıt çok açık olmuştur. Suruç katliamında darbe sürecinin düğmesine basıldı. HDP’nin, demokratik siyasetin başarılı olmasını sağlayan siyasi zeminin ortadan kaldırılması için düğmeye bastı. O zamana kadar bizler Türkiye siyaseti kendisine bir yol bulur diye düşünüyorduk. Ama ne yazık ki siyasi iktidar sahipleri bizimle aynı fikirde değildi. Bir taraftan koalisyon kurma görüşmeleri yapılırken, başbakan koalisyon görüşmeleri yaparken cumhurbaşkanı niye koalisyon yapıyorsun diye başbakana çıkışıyordu. Biz o süreç içinde çok açık ve net biçimde şunu ifade ettik. Bu şekilde, demokratik siyasete alanı kapatan, şiddet, katliam, çözümsüzlük zemininde ısrar edilirse Türkiye’de darbe zemini güçlenecek ve çok büyük belalar olacak dedik. Geçen süreç bizi doğruladı. Bizim dokunulmazlığımız kaldırıldığı dönemde öyle büyük gürültüler koparıyorlardı ki , gazeteciler, akademisyenler, hak savunucuları hapse dolduruldu. Türkiye’de cezaevleri rekor kırıyor, yeni hapishaneler açılıyor. Türkiye tutuklu sayısında rekor kırdı. En büyük başarısı belki de bu oldu.

Biz içerideyiz de iktidar dışarıda mı?

Bizler, demokrasi saflarının bileşenler tutuklandık. Bizim tutukladığımız sürede iktidar şu propagandayı yapıyordu. “Bu ülkenin çıban başları etkisiz hale gelirse Türkiye güllük gülistanlık olacak.” İddiaları buydu. 7 Haziran seçimlerini yok sayıp, 1 Kasım seçimlerini yaptıklarında da aynı iddiayı ortaya koydular. Kürtlerin, kadınların, solcuların, sosyalistlerin burnundan getirdiler. 7 Haziran’dan 1 Kasım’a. “Bizi niye tek başımıza iktidara getirmediniz, eğer getirmezseniz bunlar yaşanır” dediler.  1 Kasım’dan sonra da düşmanlık, sorun bitmedi. Dediler ki “yetmez tek başına iktidar. Saray’ın önünde hizaya geçmeyenleri ortadan kaldırmam lazım.” HDP çok daha net bir şekilde hedef haline getirildi. Çok büyük tantanayla, aşırı milliyetçiliği HDP karşıtlığı üzerinden körükleyerek, MHP ile yaptıkları koalisyonu bize yaptıkları operasyonla güçlendirmeye çalışarak operasyon kararı çıktı ve tutuklamaya başladılar bizleri. Aradan 1-1 buçuk yıl geçti? Ne oldu? Hâlâ düşmanlar, hâlâ operasyon düzenlenmesi gereken odaklar üretmeye devam ediyorlar. Biz beklerdik ki, en azından şöyle düşünürdüm, biz 1 yıldır yokuz. Milletvekillerimiz hapiste, geri kalan HDP vekilleri sürekli soruşturmalarla, sansürle diyelim ki hareketsiz hale getirdiler. Peki düşündüklerini iddia ettikleri gerçek başarıları elde etmelerinin önünde ne engel var? O sihirli sözcük var ya; kamu düzeni ve güvenliği, niye bu ülkede sağlanamıyor. Niye hâlâ insanlar ölüyor. Darbecilerin hepsini tutukladınız, bütün dünyaya kafa tutuyor, çelme takıyorsunuz. Tamam boyun bükmeyin, tam tersi fazladan kavga ediyorsunuz. HDP milletvekillerini içeride tutuyorsunuz, dışarıda kalanlar hakkında onlarca dava açmışsınız. Milletvekillerinin ne kadar dışarıda kalacaklarının garantisi yok, sürekli bir yargı tehdidi altındalar. Basını medyayı istediğiniz gibi düzenlediniz ne engel kaldı? Bütün devlet kurumları baştan sona düzenlendi. HDP’liler de hapiste, kutsal koalisyonunuzu da kurdunuz. Ne engel var şu an siyasi iktidarın önünde? Hiçbir engel olmaması gerekirken Türkiye siyaseti de Türkiye toplumsal ve ekonomik yaşamı da 1 yıl öncesinden çok daha kötü bir hale geldi. Biz içerideyiz de siyasi iktidar dışarıda mı acaba? Onlar tutuklu, onlar felç olmuş değil mi? Enflasyon yüzde 13’e gelmiş. Türkiye ağır bir batağın eşiğine gelmiş durumda. Bunu günlük basında duymak mümkün değil ama biz söylemek zorundayız. Türkiye toplumu çok ciddi bir ekonomik çıkmaza sürükleniyor. Bir savaş, vergi ekonomisi yürütülüyor ve ağırlığını Türkiye toplumu taşıyor, bedel ödüyor.

Savaş gün geçtikçe tırmanıyor. Bizleri “terör örgütü ile arasına mesafe koymamakla, terör örgütü üyeliğiyle” yargılayanlar o “terör” sorununu, şiddet ve savaş sorununu çözmeyi başarabildiler mi? Bir siyasi iktidarın İçişleri Bakanı’nın tek görevi ölü çetelesi tutmak. Haftada bir çıkıp şu kadar insan öldürdük diyor. Harekat alanlarına gidiyor, mevzilerde siyaset yapıyor. İçişleri Bakanı her gün ölüm bilançosu açıklıyor. Türkiye’de hiç kimsenin ölmemesi için daha kaç kişinin ölmesi gerekecek? Bu liste ne zaman bitecek? Sayıyorlar sayıyorlar bitmiyor. 5 bin kişi olduğu zaman mı 10 bin kişi olduğu zaman mi 20 bin kişi olduğu zaman mi bitecek? Senin gücün var eyvallah ama hakkın yok. Ve ben bunları söylediğim için yargılanıyorum. Bunları sadece mahkeme salonlarında söylüyorum. Türkiye halkları bu iktidarı hak etmiyor. Çözecektiniz bir sürü sorunu, yokuz biz hapisteyiz. Niye çözmüyorsunuz? Siyasi iktidar niye çözmüyor? Yasama gücü ellerinde, bütün kolluk ellerinde. Başaramayacaklarını çok net yeniden ifade ediyorum. Bizleri bu salonda yargıladıklarını sandıkları sürece başaramayacaklar. Biz kötüyü de biliriz, kötünün daha kötüsünü de biliriz. Ama bunlar ne iyiyi ne kötüyü biliyorlar. Şu anki ortaya koydukları sorumsuzluk ve halka karşı sergiledikleri bu yıkıcı tavır sadece kendi kaderlerini ilgilendirmiyor. Tüm Türkiye halklarının bugünü ve geleceğini ilgilendiriyor. Bugünkü siyasi iktidar hiçbir hesap vermeden, izah etmeden çözüm sürecini bitirdi. Bu çözüm süreci neden bitirildi? En genel haliyle şunu söyleyelim; kendi iktidarlarının geleceği için ilk defa bu memlekette toplumsal desteği olan bir projeyi bitirdiler. Bunun bir karşılığı vardı. Ölümler yaşanmıyordu, kutuplaşma ortadan kalkmıştı. Bu süreci iktidar kendi siyasi hesaplarıyla uyuşmadığı için bitirdi ve 40 yıl boyunca kullandığı dili kullanmaya başladı. 40 defa denediklerini denediler. Nafile bir çaba. Onların nafile çabası tüm Türkiye toplumunun geleceğini ipotek altına almış durumda.

Anayasa mı kaldı?

Bugün gözünün üstünde kaşın var dediğin zaman otomatik olarak vatan hainisin. Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin eş genel başkanlarını her gün vatan haini diye itham ediyor. Bunları eleştirenlere karşı da böyle bir operasyon yürütülüyor. Siyasi iktidar tüm eleştiri zeminlerini ortadan kaldırmasına rağmen sorumluluğunu yerine getirmiyor. Son zamanların söylemi de “devletin bekası, milletin güvenliği…”  Bunlar basit sözler değil. Her gün oturup kalkıp günlük iktidarını bu iddilar üzerinden yapıyor. Bir yerde biri hırsızlık yapıyor hırsıza hırsız diyemezsin vatan haini olursun diyor. Beka sorunumuz var diyor. Akıl taşıyan hangi insan buna inanabilir?! Türkiye’nin evet bir beka sorunu var ve bu beka sorunu bu iktidardan kaynaklanıyor. Çok yıkıcı bir iktidar var. Zaten Türkiye’de çarpık ve eksik şekillenmiş devlet kavramı AKP – Saray iktidarı döneminde inanılmaz bir şekilde çarpıtıldı. Devlet ‘benim’ diyor. Bahçelerine birisi girse yanlışlıkla sen devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü sarstın diye onun hakkında da linç kampanyası düzenlenecek. Kendilerine dokunan her yönelim dokunulmazlık konusuymuş, Türkiye’nin temel sorunuymuş gibi davranılıyor. Bizim dokunulmazlıklarımız kaldırıldı, hapisteyiz, hapse girme tehlikesiyle karşı karşıya olan arkadaşlarımız var. Bu memlekette gazeteciler, akademisyenler, barış ve demokrasi diyenler çok iyi yargılanıyor, bizim karşımızda aslan kaplan kesiliyorsunuz ama siyasi iktidar rüşvetçileri hırsızları yargılamayı beceremiyor ve onlar Amerika’da yargılanıyor. İçler acısı bir durum ve bunu kavga ile gürültü ile ayıbı örtmeye çalışıyorlar. Bu ayıp örtülebilir mi? Bizim dokunulmazlığımızı kaldırmak için Anayasa’yı delik deşik etmeyi biliyorsunuz. “Anayasal düzeni bozmak” diyorlar. Acı acı gülesim geliyor, Anayasa mı kaldı?

AYM’nin gerekçesi politik bir metinden farksız:

En üst yargı kurumu AYM tarafındandan yaptığımız başvurulara bit yanıt verildi. Gerekçeli kararı okuduğumda dehşete düştüm. AYM’de uzunca bir zaman, bir kanaat var ama aynı zamanda siyasi iktidar tarafından da yoğun bir baskı var bilgisini alıyorduk. Bir yıl sonra karar verdi ve açıklanan gerekçelerin politik bir metinden farkı yok…
Bizler üst yargı organlarından çay toplantılarından, olmayan düğme iliklenmeye çalışıldıktan sonra, seçilmiş siyasetçinin önünde temel yargı organının başının eğilme görüntüsünü izledikten sonra umudumuzu kesmiştik… Anormal şeylerin bu memlekette bu kadar olağanlaştırıldığı bir başka dönem yaşanmamıştır. Temel değerlerin bu kadar hırpalandığı, ayaklar altına alındığı bir dönem yaşanmamıştır… Damadın gördüğü toleransı bir siyasetçi göremiyor.

Man Adası belgeleri yorumu:

Sen bu ülkenin yurttaşlarından aldığı nefes için bile vergi alacaksın ama sen kendi şirketinin, çoluğunun çocuğunun şirketini, ‘vergi verme’ deyip az yatırım yapıp çok kazandığı memleketlere sermaye kaçırtacaksın. Bu ülkenin kaynaklarını kaçırtacaksın. Bana göre piyasa koşullarına göre meşru olan o durum da meşru değildir. İnsani ve ahlaki kurallara aykırıdır ama bu siyasi iktidar bunları da devre dışı bırakarak kendisinin kaybettiği ve kaybettirdiği birçok şeyin hıncını bizden almaya çalışıyor. Kendi suçlarının üzerini örtmek için Türkiye’de birilerinin suçlu ilan edilmesi gerekiyor.

Mahkeme Başkanı araya girince tepki gösterdi

Yüksekdağ savunmasına devam ederken araya giren Mahkeme Başkanı, Yüksekdağ’a Cizre’de sarf ettiği ‘direnişçileri selamlıyorum’ sözlerini hatırlatıp, artık hakkınızdaki iddialara yanıt verin lütfen deyince Figen Yüksekdağ sinirlendi.

“Eğer yargılama yapmayacaksanız kararınızı verin, bitsin bu yargılama, bu tiyatro o zaman!” dedi. Beni buraya konuşmam için getirdiniz, konuşmada sınır olamaz, istediğim kadar konuşurum ve tam da o konuyu anlatıyordum ama sözümü kestiniz diyen Yüksekdağ şöyle devam etti:.

Beni assalar dahi kimse hesap soramaz:

Evet oradaki katliamları kınadım, devlet şiddetini kınadım, oradaki direnişi selamladım. Benim için Taybet Ana da selamlanması gereken insandır, cenazesi buzdolabında bekletilen Cemile de selamlanması gereken insandır. ‘Teröre karşı mücadele yürütülüyordu, güvenlik güçleri de gitti, silahlı güçleri temizledi’, başka da kimse bir şey söylemesin. Bu kadar basit mi? Bir felaket, bir trajedi yaşandı, Cizre’de, Sur’da, Nusaybin’de. Bu insanların sözü söylenmeyecek mi? Biz o insanları selamlamayacak mıyız? Ben Van milletvekiliyim, ben o belgenin milletvekiliyim. O insanın sesine bir can olamayacaksam, beni assalar dahi beni o söylediğim sözlerden dolayı kimse benden hesap soramaz. Ben halkıma hesap veririm. Ben insanlığa hesap veririm. Siyasi iktidarlar da heyetler de fanidir. Bizim bu söylediklerimi tarih yazacak. Beni önce tarih duyacak. Ben bundan sorumluyum. Beni en fazla asarsınız, müebbet yatırırsınız ama ben tarihe karşı suç işlemem.

Ölümden öte köy yok:

Her onlara saygı ifadesi kullandığımızda ‘orada hendek kazanlar peki?, teröristler peki?’… Bu sorularla karşılaşıyoruz.Biz o çatışmaları durdurmak için yaptığımız açıklamalardan dolayı da yargılanıyoruz. DTK Kongresinde açıklanan deklarasyon… Derdimiz neydi? Hendekler kalksın, çatışmalar dursun. Biz bu ülkede çatışmalar bitsin diye siyaset yapıyoruz.

Hala bana iddianamelerde siyasi iktidar ağzıyla ‘sen YPS’lileri mi destekliyordun, silahlı militanları mı selamladın?’ Bu sorulara muhatap oluyorum. Bu hakareti kaldırmak zorunda değilim. Gelmeyebilirdim buraya. Ne olacak, ölümden öte köy yok! Yine aynı ağızla konuşuluyor bizimle. Orada da İzmir’de de başka yerlerde de yaptığım konuşma her birisi de orantısız devlet şiddetini, oradaki sivil ölümleri eleştiren, orada yurduna bağlı kalmak için, biliyor musunuz orada ölen sivil sayısını? 300’den fazla, toplam 1000 ölüden bahsediliyor. En küçüğü 3.5 aylık bebek, en büyüğü 80 yaşındaki ihtiyar. Bunlar için tek bir söz söyleyemeyecek miyis? Ne yapacaksınız? BM’ye dava mı açacaksınız? Yarın öbür gün yargılama sorgulama süreci başlayacak. BM bunlarla ilgili rapor tuttu.

BM hakkında da mı yakala kararı çıkartacaksınız?

ABD’de zarraf davasını yürüten yargıçlarla ilgili yakalama kararı çıkarıyoruz burada. Evlere şenlik. BM hakkında da mı yakalama kararı çıkartacaksınız. Tuğla gibi rapor hazırlamışlar. Biz burada konuşamıyoruz. Bizim konuşamadıklarımızın BM konferansylarında konuşulması, bu memlekette yargılanamayan ahlaksızların amerika’da yargılanması hoşumuza mı gidiyor? Bu gerçekler Yüksekdağ’ı hapsetseniz  de öldürseniz de siyaset dışı bıraksanız da bu gerçekler susmayacak. Bu acıların en azından konuşularak ifade edilerek hafifletilmesi gerekir. Buradan bir terör örgütü bağlantısı çıkarmak, terör ve şiddet eylemlerini övme sonuçları çıkarmak akla zarardır, kasıtlıdır, niyetlidir.


Okuyucu Yorumları