Söyleşi

Fethullah Gülen'den sonra ne olacak?

14 Ekim 2010 03:00



Selin Ongun - T24
[email protected]


Hüseyin Gülerce ile 2009 yılının Nisan ayında yaptığımız söyleşi şöyle:


-Muhafazakâr kadınlarla muhafazakâr erkeklerin değişimini konuştuğumuz yazı dizisinde en sık duyduğumuz eleştiri, “Muhafazakâr erkeklerin siyasi konjonktürün etkisiyle elde ettikleri yeni konumlarında eşlerini göz ardı etmeleri” oldu. Bu tespite katılıyor musunuz?

İnsanı değiştiren üç şey var: Makam, servet ve ilim. Bir insanın mütevazı-fıtri olup olmadığını ancak bu üç sınavdan geçtikten sonra öğrenirsiniz. Dindar insanlar servetle, makamla ve ilimle verdikleri bu imtihana son 20 senede girdiler. AK Parti iktidarıyla bu imtihan daha fazla göz önünde oldu. Yüzde 47 oy almış, iktidarını pekiştirmiş muhafazakâr demokrat bir parti döneminde bu imtihanlarla da sahneye çıkıldı. Ve daha önce hiç yaşanmayan, akla gelmeyen problemler de ortaya çıktı. 

-Nasıl problemler? 

Başlangıçta makul, mütevazı olan dindar insanlarımız maalesef makam ve servet bulunca değişebiliyorlar. Dünya onlara daha cazip hale geliyor. Bu sefer yıllarca onların kahrını, çilesini çeken eşlerini ikinci plana atanlar, gözünü başka tarafa çevirenler çıkıyor. Böyle bir vaka var. Ama bu da büyük çoğunluğu ilgilendiren bir şey değil. Bu makam ve servet sahibi olmayı sonradan elde edenleri ilgilendirir. Mesela garibanlık yıllarında eşiyle evlenmiş bir adam, bir anda Ankara’da milletvekili, üst bürokrat, bakan ya da büyük bir zengin olmuş. Daha önce görmediği başka bir dünyaya girmiş. Ve az önce bahsettiğim imtihan süreci başlamış. Maalesef burada da ikinci evlilik yapanlar, boşanıp yeni evlilik yapanlar… Fakat bana göre bunun dindarlıkla, muhafazakârlıkla alakası yok, insanla alakası var.  


‘Başörtülü eşten utanmak kalleşliktir’ 

-Tam burada kadınlardan şunu duyduk: “Bazı muhafazakâr erkekler, onları ‘sahne’ye çıkaran başörtülü kadınları neredeyse utanılacak bir varlık gibi görüyor. Başörtüsünü de sosyal bir yük olarak addediyor.” 

Bunu yapmayan büyük çoğunluğu tenzih ederek söylüyorum. Bu bir karaktersizlik, kalleşliktir. Çünkü işin içinde vefasızlık var. Sizin kahrınızı, çilenizi çeken insanı yükselince ikinci plana atıyorsunuz. Bunu, insani ölçülerle açıklamak mümkün değil. 

-Gülen cemaatinde böyle örnekler yok mu? 

Efendim her şeyden önce eşini hor gören, yanına layık görmeyen bir erkeği bırakın Müslümanlığı insan olarak kabul edemeyiz. Hayatı paylaştığınız insanı yanınıza yakıştıramamak ne demek? Sizin Ayşe Hanım’la (Adalet ve Kalkınma Partisi MKYK üyesi Ayşe Böhürler) yaptığınız söyleşiyi okudum. Orada cemaatimizden bir kişinin ofisinin müşterilerine servis veren kısmında mini etekli hanım çalıştırırken arka tarafta başörtülüler olmasından söz etmiş. Eğer o insan böyle bir şey yapmışsa bu takiyedir. Şunu belki bir derece anlaşılır bulabilirim. Bahsedilen süreç “yeşil sermaye” denerek köftecilerin bile fişlendiği dönem, bu süreçte erkekler “Yanlış anlaşılmayalım” gibi bir psikolojiyle bu tarz hareketler yapmıştır. Fakat bir insan makul bir Müslümansa başı açıklığı başı kapalılığı insanlara iş vermek için ölçü haline getirmez.

-Türkiye’de dinin bu denli erkek egemen bir yorumu olmasaydı sizce yine bu oranda dindar erkek olur muydu?

O ifadeyi kabul etmiyorum. Erkek egemen yorum ne demek?


‘Eşe ihanet etmeyi vicdanlarında nasıl çözecekler?’ 

-Somutlaştıralım: Konuştuğumuz kadınlar, “Erkeklerin kendilerine İslam’dan kaynaklanan ‘sözde’ bir haklılık alanı yarattıklarını” söylüyorlar. 

O erkeğin işine gelen bir şey. Ben Peygamberimi örnek alırım. Benim Peygamberim eşine hiç bağırmış mı, hakaret etmiş mi? Bu insanlar nefislerine bu kadar önem vermelerini nasıl izah ederler? Meşru dairede Allah insana bu dünyada çok nimet vermiş. Bu meşru daireyi zorlayarak, kendilerine dinden dayanak, cevaz bulmaya çalışarak, hayat arkadaşına ihanet etmek meselesini vicdanlarında nasıl çözecekler?

-Geçenlerde siz de farklı içerikte ama benzer bir soruyla karşılaştınız. “Başörtüsü füruat, yani öncelikli değil” dediniz. Habertürk gazetesi yazarı Nihal Bengisu Karaca da sordu: “Madem hiç şart değildi bu başörtüsü, o zaman bizi niye yediniz, niye kandırdınız? Bıraksaydınız o zaman hepimiz Nazlı Ilıcak gibi olsaydık, derdiniz neydi?”

O yazısından sonra Nihal Bengisu Karaca’ya telefon açtım, görüştüm. “Cümlemin tamamını alsanız, size bir itirazım olmaz. ‘Başörtüsü füruat, yani öncelikli değil’ dedikten sonra asıl olan kelime-i şehadettir demiştim ben. Dinin en önemli kısmı burasıdır. Oysa siz meselenin en önemli kısmını belirtmeden yazınca beni "başörtüsü olmasa da olur" demişim gibi bir duruma sokuyorsunuz” dedim. Hatırlarsanız, “Başörtüsü dinde öncelikli değildir, başörtüsü füruattır” lafını Hoca Efendi 28 Şubat sürecinde gerilimi azaltmak, tansiyonu düşürmek için söyledi. Yani Türkiye’de bir kavga çıkmasın, tartışma çıkmasın, okumayı tavsiye edelim. Başörtüsü mü, ilim tahsil etmek mi? Ben "iİlim tahsil etmek" derim. Ama bu insanların vicdanına kalmış bir şeydir, bunu dayatamam. Kendisine hitaben bir yazı yazdım. Ayrıca telefonda Amerika’ya gideceğimi dönüşte yüz yüze görüşebileceğimizi söyledim. Benim gibi bir insanı sanki başörtüsünü hafife alarak “başörtüsü olsa da olur olmasa da olur” gibi göstermek uygun değil. 


‘Başörtülü kızları niye yediniz?’ sorusunun muhatabı ben değilim

-Bengisu başörtülü kızlar adına size ve pek tabii Gülen cemaatine “O zaman bizi niye yediniz, niye kandırdınız?” diye sordu.

Biz yemedik. Hoca Efendi başörtülü gösterileri hiçbir zaman desteklemedi. Ben, 28 Şubat sürecinde Zaman gazetesinde genel müdürdüm. Yayına da ben bakıyordum, müdahale edebiliyordum. Başörtüsüyle direniş, gösteri yapan insanların Zaman gazetesinde o dönem haberleri büyütülerek verildi mi? Hayır. Bunu bilerek böyle yaptım. Bu sorumluluğu da üzerime alıyorum.

-Neden?

Çünkü Türkiye’de birileri başörtüsü üzerinden çatışma ortamı meydana getirip bunun arkasından da dindarlara ağır bir fatura ortaya çıkarmak istiyorsa ben orada “Kan kusarım ama kızılcık şerbeti içtim” derim. Sorumluluk gereği bu hassasiyetleri göstermeye kendimi mecbur hissederim. Çünkü ben başörtüsü konusu dahil tüm kutuplaşmaların mutabakatla, toplumsal uzlaşmayla çözülmesinden yanayım. Bu konunun insanlara zorla kabul ettirilmeyeceğini bilenlerden biriyim. “Bizi niye yediniz?” sorusunun muhatabı ben değilim.

-Peki kim bu sorunun muhatabı?

Ben hiç kimseye “Başörtülüler çıkın, gösteri yapın, hakkınızı söke söke alın” demedim. Ben bunun toplumsal mutabakatla çözümlenmesi gerektiğini söyledim. Hoca Efendi de “İlim mi, başörtüsü mü?” diye sorulduğunda, başörtüsü bir zaruret olarak dindar bayanların önüne konduğunda "İlmi tercih edin” demiş bir insan olarak nasıl olur da başörtüleri öne itmiş oluyor?

-Başörtülüleri öne itenler kim o halde?

Hangi siyasi partiler, hangi liderler bu gösterileri desteklediyse Sayın Bengisu’nun lafı onlaradır. Ben o laftan hiç alınmadım, çünkü hiçbir zaman öyle bir şey yapmadım. Onu bana niye söylüyor; anlamadım? “Üniversite tahsiliniz elinizden alınsa da başınızı açmayın, sonuna kadar direnin” mi demişim? Böyle bir sözüm mü var, yazım mı var? 


‘Merve Kavakçı’nın denemesi de, Sayın Başbakan’ınki de yanlıştı’

Bakın ben her zaman şundan yana oldum: Uzlaşma demokrasi için kalıcı olandır. Eğer bugün gücü elinde bulunduran kesimin başörtülülere karşı bir tavrı varsa, burada bizim dindarlar olarak bir empati yapmamız lazım. Bu bir taviz değildir. Bu aşağılanmayı kabul etmek değildir. Ben demokrasi istiyorum. Ama demokrasi bir olgunluk rejimidir. Eğer Türkiye’de herkeste bu olgunluk yoksa ben o olgunluğun gelişmesi için çaba sarf ederim. Demokrasiyi birilerine “Ben sana gününü gösteririm” diyerek getiremezsiniz. Demokrasi uzlaşma rejimidir. Nasıl Merve Kavakçı denemesi yanlışsa Sayın Başbakan’ın İspanya’da yaptığı başörtü denemesi de yanlıştı. O çıkışla (Erdoğan’ın "Velev ki başörtüsü siyasi simgedir, yasaklamak mı gerekir" sözleri) gelinen nokta başörtü sorununu çözen bir nokta mı oldu?  Reel politik denen bir şey var. Siz kabadayılık yapabilirsiniz ama o zaman siyaset yapmayacaksınız. Bunu yazar olarak köşenizde yazabilirsiniz, sivil toplum derneği olarak meydanlarda söylersiniz ama “Demokrasiyi toplumsal uzlaşma ile getireceğim” diyorsanız bu tavırlar yanlıştır. 


‘Hoca Efendi iyi ki evlenmemiş’

-Fethullah Gülen neden hiç evlenmedi?

Hoca Efendi’nin hatıralarında göreceksiniz, Hoca Efendi birkaç defa evlenmeyi düşünmüş. Fakat bu gibi zatlar manevi plandaki gelişmelere çok önem veriyorlar. Hatırlarında diyor ki, “Evlenmeye karar verdim. Ertesi sabah bir arkadaşım gelip şöyle dedi: ‘Bir rüya gördüm. Rüyamda Fethullah Hoca’ya söyle, evlenmeyi sakın düşünmesin, diyorlardı.’” Rüyayla amel edilmez. Bunu Hoca Efendi’nin kendisi de söylüyor. Fakat bir hafta arayla başkaları geliyor: “Rüya gördüm. Rüyamda Hoca Efendi evlenmesin, dediler.” Bunlar etkiliyor. İkincisi de şu: Hoca Efendi kendisini dine hizmet konusuna öyle kaptırmış ki şunu açıkça söyleyebilirim, evliliğe fırsatı olmamış. Ben de diyorum ki, iyi ki evlenmemiş. 

-O neden? 

Çünkü böyle İslami kanaat önderleri içerisinde öne çıkan, evlenenlerin çoluk çocuğa, gelin damada karıştıktan sonra ciddi problemler çıktığını görüyorum, biliyorum. 


‘Yerini dolduramayacak çocuğu olsaydı cemaatte parçalanma olurdu’

-Nasıl problemler?

Şöyle oluyor mesela; o insan öldükten sonra otomatik olarak oğluna yöneliyorlar. “İyi ki evlenmemiş” derken şunu ifade ediyorum; Hoca Efendi evlenseydi ve onun yerini dolduramayacak bir evladı olsaydı… Ya da kızı olsaydı, onun da Hoca Efendi’nin yerini dolduramayacak bir eşi, yani Hoca Efendi’nin damadı olsaydı… Allah gecinden versin Hoca Efendi vefat ettikten sonra otomatik bir parçalanma olurdu. Kimi “Oğlunun peşinden gitmemiz lazım” diyecekti. Bir kesim ise “Öyle olur mu? Oğlu değil ama daha ehil, daha liyakatli insanlar var. O arkadaşlarla beraber götürmemiz lazım. Niye tek insana bağlayalım?” diyecekti. 


‘Hoca Efendi kendisinden sonrası için birini işaret etmeyecek’ 

-Bir oğlu ya da bir damadı yok… Dolayısıyla şimdi Fethullah Gülen’in işaret ettiği kişinin peşinden mi gidilecek?

Ben kendi kanaatimi söyleyeyim. Bir: Hoca Efendi böyle birini işaret etmeyecek. Çünkü bu tür hareketlerde, bu çapta lider vasıfları bir araya gelmiş insanların, ona mümasil işaret edecekleri bir insan olmuyor. Mesela ben camiayı çok yakından tanıyorum, biliyorum. Kimi işaret edebilir diye düşünüyorum, böyle bir insan yok. 


‘Cemaati aile şirketleri gibi kurumsallaşmak devam ettirecek’ 

-O zaman Fethullah Gülen’den sonra ne olacak?

Bu soruyu soranların atladığı bir şey var. Dünyadaki gelişmeye paralel olarak aile şirketleri ne yaptılar? Mesela Türkiye’de Koç, Sabancı, Eczacıbaşı ne yaptı? Kurumsallaştılar, değil mi? Yani profesyonel yöneticiler getirdiler, ailelerin hisseleri oldu, yönetimde temsilcileri oldu. Ama şirketlerini profesyonelce yönettiler. Şimdi özellikle Hoca Efendi’nin yurtdışında bulunmasından beri, bize göre orada da bir hikmet var, kendisi de Türkiye’de olmadan
bu sistem işliyor. Koskoca bir camia, “gönüller hareketi” diyorsunuz ama, birçok kurumu var. Okulları var, diyalog merkezleri var, üniversiteleri var, dershaneleri var, medya organları var… Bunların hepsinde bu 10 yıl içerisinde bir kurumsallaşma oldu. Bir sistemle yürütülüyorlar. Hepsinin yönetici heyetleri var; gazetenin bir yönetim kurulu var, televizyonun yönetimleri var. Yani profesyonelce gidiyor her şey.


Fethullah Gülen’in yerine CEO’lar, genel müdürler mi?

-O halde Fethullah Gülen’in yerine bir CEO’yu mu düşüneceğiz; Gülen’in “makamı” gibi bir makam tamamen ortadan kalkmış mı olacak?

Öyle bir makam ortadan kalkmış olacak. O makamın bize faydası şudur; mesela ben geçen hafta Hoca Efendi’yi ziyarete gittim. Bir hafta yanında kaldım. Manevi gıdamı aldım, yenilendim, yanında deşarj oldum, ondaki hizmet heyecanını paylaştım, geldim. Ama Allah gecinden versin Hoca Efendi vefat etmiş olsaydı, ben bu daralma, bunalma anlarında ne yapacaktım? Gideceğim hiç kimse yok. Peki ne yapacağım, yaptığım hizmetlere küsecek miyim? Bu hizmetleri yapan her insan Allah’ın rızasına uyarak bunları yapıyor. Biz H oca Efendi’yi seviyoruz, sayıyoruz, fikirlerini tavsiyelerini çok değerli buluyoruz. Onu bir Müslüman olarak örnek buluyoruz. Bize sahabe efendilerimizi hatırlatıyor.


‘Diyelim ki Hoca Efendi vefat etti...’

-Fethullah Gülen’in olmadığı bir Gülen hareketinin kurumsallaşmış olsa da dağılabilme olasılığını aranızda tartışıyor musunuz?

Ben daha da büyüyeceği inancındayım. Diyelim ki Hoca Efendi vefat etti. Vietnam’daki okulunuz dağılacak mı? Oradaki arkadaşlar kendilerini sevdirmişler, saydırmışlar… Hoca Efendi vefat etmiş olduğu halde Vietnam’daki okul sayısı 15’e çıkacak. Üniversite açmadığınız ülkelerde üniversite açmış olacaksınız. Şimdi bazı ülkelerde bu çalışmalar var. 10 ülkede daha üniversite açılmış olacak. Bu hizmetler, Allah rızası için yapılıyor bir şahsa bağlı değil.


’Devletle sorunsuz hale geliyoruz. Yargıtay Başsavcısı bile öğrencilerimizi kabul etti’

-Fethullah Gülen’in olmadığı bir yapı devlet katında daha “sorunsuz” bulunabilir mi?

Onu bilemem, ama gittikçe sorunsuz hale geliyor. Şu anda Türkçe olimpiyatlarında gördüğüm şey o. AK Parti’nin kapatılma davasını açan Yargıtay Başsavcısı bile o öğrencileri kabul etti. Hâlbuki iddianamede Abdullah Gül ile ilgili olarak yurtdışındaki bu okullara destek verme konusu vardı. Zaten geçmişte de devlette rahmetli Özal, Süleyman Demirel okullarımızı tavsiye ettiler. Süleyman Demirel “İstediğiniz devlet başkanına benim mektubumu götürebilirsiniz” dedi. Demirel’i siyasette çok eleştiririm ama burada da takdir ettiğimi söylemem gerek. Cumhurbaşkanı olarak Demirel yurtdışındaki Türk okullarına sahip çıktı. Onları destekledi. İşin olumlu yanı şu ki zaman geçtikçe bu hareketin ne devlete alternatif bir oluşum, ne de devlete sızma hareketi olduğu anlaşılıyor.


‘Saadet Partisi, Erbakan yüzünden bizim için alternatif değil’

-Saadet Partisi Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, Tempo24 için yaptığımız söyleşide “Gülen cemaati bize uzak, AK Parti’ye yakın durdu. Açıkça politize oldular” dedi. Kurtulmuş’a hak veriyor musunuz?

Öyle bir fotoğraf var. Ama bu sadece fotoğraftır. Sebebi de şu: Yüzde 47 oy almış bir partiye bu camianın büyük çoğunluğunun oy vermiş olması normal bir şey. Eğer AK Parti yüzde 25, Saadet Partisi de yüzde 20 oy almış olsaydı, “Bize oy vermediler, AK Partiye oy verdiler”
gibi bir kıyas yapılabilirdi. Ama şimdi Saadet Partisi’nin oyu belli, bu camianın da yüzde 80’inin, 90’ının AK Parti’ye oy vermesi eşyanın tabiatından yana. Sen alternatif değilsin ki! 

-Neden değil? 

Erbakan’ın politikaları yüzünden. AK Parti neden kuruldu? Oradan başlamak lazım. Refah Partisi içindeki gençler neden kendilerini yetiştiren Erbakan’dan koptular? Neden kendi yetiştirdiği evlatları yuvayı terk ettiler? 

’Niye bu cem evleri hâlâ açılmıyor?’

-Sorduğumuz şu: Neden Gülen hareketi onları yetiştiren babayı değil de çocukları tercih ediyor?

Şahsen söyleyeyim, Sayın Erbakan’ın siyasetteki üslubunu 1970 yıllardan itibaren hiç benimsemedim. O yıllarda gazetecilik yapıyordum. Keskin, kucaklayıcı olmayan bir üslup.
“İmam hatipler bizim arka bahçemizdir”, “Kadayıfın altı kızarıyor” gibi şeyler söyledi Sayın Erbakan. Sonunda Başbakan oldu, Sincan’da bu milletin İslami anlayışıyla, yorumuyla bağdaşmayacak şeyler oldu. Bir nevi gösterişle, “Gördünüz mü bakın neler yapıyoruz” dercesine Başbakanlık’taki (yerel dini önderler, şeyhler davet edilmişti-T24)  iftar yemekleri… Bunlara gerek yok ki. Burada AK Parti’yi de eleştirdiğim şeyler oldu. Daha yumuşak bir üslubu ben Sayın Başbakan’a da tavsiye ettim. Mesela şu Alevi açılımı. Yedi sene oldu iktidardalar, hâlâ Aleviler ile ilgili bir şey yapmıyorlar? Niye bu cem evleri açılmıyor? Biliyorsunuz, Hoca Efendi 14 sene önce bunu tavsiye etti: “Bunlar, bir kültür kompleksi olarak açılsın. Yanlarında kütüphaneler olsun.” 


‘Baştan beri Milli Görüş ile aramızda mesafe var’ 

-“Baştan beri Milli Görüş hareketi ile aramızda mesafe var” diyorsunuz, öyle mi? 

Var. Mesela Avrupa Birliği’ne karşı çıktı. “İslam ülkeleri arasında ekonomik işbirliği yapacağız, ortak paramız olacak” dendi. Ben bunları gerçekçi bulmuyorum. 


‘Hizmetlerimizin güçlü olduğu illerde AK Parti’nin kaybettikleri var’ 


-Cemaat oylarını Fethullah Gülen böyle düşündüğü için mi AK Parti yönünde kullanıyor?

Oradan bir hissiyat alınabilir. Ama seçimler çok farklı bir şey. AK Parti benim yaşadığım yerde yanlış bir aday göstermişse, bu sizin tasvip etmediğiniz bir insansa, oy vermezler ona. Bizim hizmetlerimizin güçlü, yaygın olduğu iller var. AK Parti oralarda kaybetti.

-Nereler mesela?

Biri Uşak. Arkadaşlarımız AK Parti’nin Uşak’taki adayına oy vermedi. Arkadaşlarımız “Bu adaydan memnun olmadıklarını” söylediler. AK Partililer, “Sizin ağrılığınız ne ki? İster verin ister vermeyin” dedi. Bu şimdi lokal bir şey. Ama oldu bu.

-Nasıl bir adaydı ki cemaat memnun olmadı?

Ben adayı tanımıyorum.


’Camiamız Fakıbaba’ya destek verdi’

-Cemaatin adaylar konusunda genel olarak memnun olmadığı şey nedir?

Mesela Fakıbaba (AKP’ye karşı yarışa bağımsız girerek Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazandı-T24)) örneğine bakalım. Bizim camiamızın içinde olan insanların büyük kısmı Fakıbaba’ya oy vermiştir.

-Neden?

Urfalısınız ve AK Partililer size “Ceketimizi koysak kazanırız” diyor. Arkadaşlar da “Bu hareketi içime sindiremem” diyor ve oyunu ona vermiyor. Şu da var: AB, demokratikleşme konularını hafife almamak lazım. Biz camia olarak Türkiye’deki büyük sorunun özgürlüklerin kısıtlanması olduğunu düşünüyoruz.


’Siyasete talip olmamız, parti kurmamız kendimizi bitirmek demek’

-“Herkese eşitlik” diyen Gülen Hareketi samimi bir biçimde “İmam hatiplilerin katsayı sorunu aşılsın ama Ruhban Okulu da açılsın”dan yana olur mu?

Olur tabii. Hoca Efendi, bunu 1995 ya da 1996 yılında Patrik Bartholomeos ile yaptığı ilk görüşmede söyledi. “Heybeliada Ruhban Okulu açılmalıdır” dedi.

-Aynı şeyi Numan Kurtulmuş da söyledi. Ama siz Saadet’i desteklemiyorsunuz.

Erbakan Hoca, onun bu söylediğini destekliyor mu acaba? Numan Kurtulmuş’un işi çok zor.

-Kimi akıllara düşen bir soru da şu: “Madem Fethullahçıların bu kadar destekçisi var. Neden bir parti kurmuyorlar?”

Bu aslında güzel bir soru, ama yanlış anlaşılmaktan kaynaklanan bir soru. Dini kaynaklı hareketlerde tek bir şey vardır; Allah’ın rızasını kazanmak. Müslüman insanın en önemli ölçüsü güzellik, iyilik yapmaktır. Şimdi, böyle düşünen kimselerin siyaset yapması mümkün değil.

-Zaten siyasette tam da bu nedenle, insanların hayatlarını iyileştirmek için yapılmaz mı?

Orada din ölçü getirmiş. “Emaneti ehile, liyakatliye veriniz” diyor. Aslında Peygamberimizin koyduğu ölçü, aklında makam olmayan insanların ehil olanlarını bulup, oraya getirmektir. Esas ölçü budur. Dolayısıyla Hoca Efendi’nin tavsiye ettiği “gönül hareketi”nin siyasete talip olması, parti kurması kendini bitirmesi demektir. Bizim açımızdan bakıldığında “Niye parti kurmuyorsunuz?” sorusu “Siz kendinizi neden bitirmiyorsunuz, yok etmiyorsunuz” anlamına gelir. Bu kadar ağır bir şeydir. Siyaset, adı üzerinde insanların beklenti halinde olduğu bir alan. Dinde ise tek beklenti var, Allah’ın rızasını kazanmak, gönüllere girmek.


‘Hoca Efendi’nin Türkiye’ye dönme defteri şimdilik kapandı’

-Fethullah Gülen’in Türkiye’ye geri dönme defteri kapandı mı?

Şimdilik kapandı bence.

-Şimdilik derken?

Türkiye her meseleyi tartışma haline getiren bir ülke. Bakın mayınların temizlenmesi hadisesi bir meydan savaşına döndü. Alt tarafı mayın temizleyeceksiniz, buradaki araziyi ekip, organik tarıma açacaksınız. İş vatana ihanete kadar gitti. Hoca Efendi’ye “Geri dönecek misiniz?” sorusu sorulduğunda hep söylediği şey şu: “Ben uçağın merdivenlerinden adımımı attığım an, Türkiye’de provokasyonlar olacak. Ve şunu söyleyecekler: ‘Gördünüz mü geldi, Türkiye karıştı.” Hoca Efendi, gözü gibi koruduğu bu hizmetlere zarar vermemek için gelmiyor. Kendini günün 24 saatinin 20 saatini bir odada geçirmek üzere hapsetmiş. Ben son gittiğimde bunu gördüm. Buna bir insanın dayanması mümkün değil. 24 saatin 20 saati bir odada geçer mi?

-Neyle meşgul?

Yazıyor, sohbet hazırlığı yapıyor, yayına hazırlanan kitaplarını gözden geçiriyor.

-Cemaat için sevindirici bir haber olmalı bu. 20 saat çalışabiliyorsa ciddi bir sağlık problemi yok?

Sürekli şeker rahatsızlığı var, biliyorsunuz. Damarlarından birine stent takılı. Tansiyon problemi var. Fakat geçen hafta yanındaydım, grip bulaştırılmış kendisine.

-Domuz gribi değil herhalde!

Değil… Grip, şeker hastalarında çok ağır seyrediyor. Bronşite dönüşmüş. Ciğerleri sökülecek gibi öksürüyordu. Üç dört gün kimseyle görüşmedi. 

‘Hoca Efendi’nin internetle arası çok iyi’

-Hayatında ne var orada?

Çoğunlukla ibadet. Orada beş vakit namaz daha sonra tesbihat oluyor. Yarım saat dua faslı var. Toplu dua okunuyor. Her akşam 19:00 ile 19:30 saatleri arasında insanlar bir odada sessizce Cevşen okuyorlar.

-Bunları tahmin edebiliyoruz. Fakat mesela internetle arası nasıl, bilgisayar kullanıyor mu?

Bilgisayar kullanmıyor. Ama internetle arası çok iyi. Oradan bir arkadaşımız sürekli olarak interneti takip ediyor. Türkiye’deki haberleri özetleyip, Hoca Efendi’ye çıktı alıyor. Kendisine her gün yarım saat kadar o haberlerin özetini okuyor. Günlük her şeyden haberdar oluyor. 


’Gülen’in kaldığı yer ev değil, kamp yeri’

-Evde kaç kişi kalıyor?

Toplam 10 kişi. Gelen giden misafirler var.

-Evin personeli ile birlikte 10 kişi mi?

Orası ev değil. Ahşaptan dubleks dokuz evin bulunduğu vakfın kamp yeri. Amerika’da o bölgede yaşayan hizmet insanları çoluk çocuk hafta sonları bir araya gelsinler diye hazırlanan bir kamp. Hoca Efendi orada bulunuyor. Biz mesela Türkiye’den Chicago’daki Gülen Konferansı için 20 kişi kadar gitmiştik. Cengiz Çandar, Cüneyt Ülsever filan kaldılar orada. Yani Türkiye’den Amerika’ya etkinlikler için gelen insanlar var, Hoca Efendi’yi ziyarete gelen insanlar var.

-Gülen’i her canı isteyen ziyaret edebiliyor mu?

Katiyen edemez. Orada Hoca Efendi’nin yeğeni ile evli Cevdet Türkyolu adında bir arkadaş var. O arkadaştan randevu alması lazım. Hoca Efendi’nin sık sık rahatsızlıkları oluyor. Odasında çalışıyor demek, sağlığı ziyaretçi kabul edecek kadar iyi demek değil. Mesela kendisinin bir terleme problemi var. Hoca Efendi’nin göğüs ve sırtı sürekli terleme ve ağrılardan muzdarip. Bir yandan da Hoca Efendi sürekli üşüyor. Bazen o ağrılar ziyaretçi kabul edemeyecek gibi olduğunda Cevdet Bey ziyaretçilere bunu iletiyor. 


‘Hoca Efendi Deniz Baykal’ı sever, randevu istese Baykal’ı kabul eder’

-“Her canı isteyen Gülen’i ziyaret edebilir mi?” sorusuna bir varsayım ekleyelim: Mesela Deniz Baykal Gülen’i ziyaret etmek istese?

Hasta da olsa Deniz Baykal’ı kabul eder.

-Neden?

Hoca Efendi’nin Deniz Baykal’a karşı öteden beri bir hüsn-ü zanı var. Hoca Efendi bir sevgi insanı. Ben Sayın Baykal’ı sevdiğini biliyorum. AK Parti iktidarından sonra, AK Parti AB’den, demokratikleşmeden yanayken Sayın Baykal da engel çıkarıyor. Samanyolu’nun, Zaman’ın haber formatında AK Partili gözükmek gibi bir fotoğraf var. Ama bu AK Partili olmaktan kaynaklanmıyor. Mesala bugün CHP demokratikleşmeye, reformlara destek verdiğini açıklasa Zaman bunu manşetten verir. Bu da Baykal’a karşı bir tavır olmadığını gösterir. Sayın Baykal böyle bir randevu talep etse, Hoca Efendi rahatsız bile olsa onu geri çevirmez. Bir de şu olur: Hoca Efendi Sayın Baykal’ı da kendi yerinde kabul etmez. Sayın Baykal neredeyse oraya gider. Orası da çok önemli. Devlette yöneticilik yapmış insanlara karşı tavrı böyle. Sayın Baykal, New York’taysa New York’a gider, Washington’daysa oraya gider, görüşür. Rahmetli Ecevit görüşmek istediğinde “Ben geleyim” demişti. Hoca Efendi de “Başbakanlık yapmış insansınız, ben geleyim” demiştir. Hoca Efendi seçilmiş insanlara karşı böyle davranır. 

-DTP’li bir milletvekili görüşmek istese aynı üslubu sürdürür mü? 

Elbette. Hoca Efendi’nin en bariz vasfı insana saygıdır. Ben bu lafı ilk kez ondan duydum: “Önce insanız, sonra Müslümanız” der. Allah’ın yarattığı insana saygılı olmak çok önemli.

-Hükümetle birlikte fotoğraf vermekten çekinir mi?

Neden çekinsin?

-“İşte bir oldular, devlete sızdılar” diyenlerin seslerinden?

Hükümet zaten devletin başında. Mesela Sayın Başbakan Amerika’ya gittiğinde bir randevu istese geri çevirmek gibi bir nezaketsizliği asla yapmaz.

-Öyle bir görüşme olmadığına göre demek ki birlikte fotoğraf vermekten yana değiller?

Ben onu bilemiyorum. Fakat talep gelse elbette görüşür. Talep gelmeden bir insanla zorla görüşemezsiniz.