Kültür-Sanat

Ferhat Tunç'tan yeni albüm: Ezgilerle geçen 30 yılın ardından

"35 yıllık sanat hayatım, baskı ve zulme karşı mücadele etmekle geçti"

Fotoğraf: Cumhuriyet

17 Eylül 2017 10:53

Sanat hayatında 35. yılını dolduran Ferhat Tunç, bu sürecin ezgilerini bir araya getirdi. Tunç’un, “30 Yılın Ezgileri” adlı albümü Royem Müzik’ten çıktı. Albüm, canlı konser kayıtlarından oluşan ve daha önce çıkan albümlerinde yer almış toplam 16 şarkılık bir seçkiden oluşuyor. Tunç’un, ayrıca yeni kitabı da bitmek üzere. “Tarih Bize İyi Davranmadı” ismiyle çıkacak kitapta Tunç’un 35 yıllık hayatından önemli kesitler yer alıyor.

Ferhat Tunç, "Hayata politik pencereden bakan insanların daha çok dinlediği bir sanatçı olduğumu söyleyebilirim. Aleviler, Kürtler, sosyalistler ve diğer öteki kesimler daha çok dinliyor. Bu kesimlerin çok dinlediği bir sanatçı olmak, “hain” veya “terörist” sayılmanız için yeterli bir neden sayılıyor" dedi.

Cumhuriyet'ten Ceren Çıplak'ın Ferhat Tunç İle yaptığı söyleşi şöyle:

-Albümünüz “30 Yılın Ezgileri...” Bu albüm neyin ezgisi?

Bu albümde yer alan şarkılar, işte bu 30 yıllık tarihin tanıklığından doğmuş şarkılardır. Şarkıların isimlerinden bile yola çıksak, bahsettiğim tanıklığın ne olduğunu anlamamıza yeter! Her bir şarkının yaşanmış gerçek bir öyküsü var.

"Emek Sineması’ndaki konserimi unutamam"

-Sanat hayatınızda 35 yılı geride bıraktınız. Dönüp geçmişe baktığınızda ne hissediyorsunuz?

Almanya’dan 1985 yılında ülkeye döndüğümde gördüğüm manzara, aslında bugünden farklı değildi. 12 Eylül Darbesi’nin etkileri ve uygulamalarının devam ettiği baskıcı bir süreç yaşanıyordu. Cezaevleri deyim yerindeyse ölüm evlerine dönüşmüş, ülkenin kanayan bir yarası haline gelmişti. Ahmet Kaya’dan sonra ilk albümüm olan “Vurgunum Hasretine” çıkmış ve ardından ben de konserler vermeye başlamıştım. Beyoğlu Emek Sineması’nda gerçekleştirdiğim ilk konserimi unutmam mümkün değil. Konserde cezaevlerindeki kötü uygulamalardan bahsetmek veya demokrasiden, özgürlüklerden söz etmek, ayakta dakikalarca alkışlanmaya yetiyordu. Müthiş bir özlem ve susamışlık vardı. Baskı ve şiddetin eksik olmadığı bu karanlık süreçte yaptığımız şarkılar ve konserlerle dikkat çekiyorduk. Konserlerimiz giderek bir miting havasında geçiyor ve bu durum da devlet cephesinde rahatsızlık yaratmaya yetiyordu.

Konserlerimizi polis ablukası altında sürdürmek zorunda kaldık yıllarca. Özellikle Anadolu’daki konserlerimizde ilginç görüntüler ortaya çıkıyordu. Sahnenin sağında ve solunda polislerin oturup not aldığı masalar yerleştirilirdi. Bu iki masanın ortasında da bize şarkı söylemek düşerdi. Bazen söylediğim bir şarkı çok fazla rahatsız ediyorsa, masadan polislerden biri yerinden kalkıp yanımıza gelerek uyarırdı. Her konser sonrası mutlaka gözaltına alınır ve mutlaka o hafta sonunu gözaltında geçirirdim. Baskılar ve yasaklar karşısında çok daha güçlüydük kuşkusuz. Şarkılarımızla 12 Eylül faşizmine meydan okuyorduk adeta. Kötü şeyler yaşadık ancak kötü şeylerin teslim almadığı bir politik duruşumuz vardı. Direnişin şarkılarını söyledik ve bunun toplumun bütün kesimlerinde karşılık bulması, bizi çok daha güçlü kılıyordu. Bu da kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlıyordu. Dönüp o günlere baktığımda, baskı, şiddet, yasaklar ve zulüm görüyorum. Aradan 35 yılı aşkın geçen bu zamanın, hakikatin ortaya çıkmasına yetmemiş olması karşısında da, bugün derin bir hicap duyuyorum.

"Özgürlük ve kardeşlik üzerine şarkılar söyledim"

-Bu 35 yılda öğrendiğiniz en acı şey ne?

35 yıllık sanat hayatım, baskı ve zulme karşı mücadele etmekle geçti. Sadece şarkı söylemedim yani. Nerede bir hak ihlali varsa, ölüm ve zulüm varsa orada olmayı görev edindim. Zamanın Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde söylediğim şarkılar ve konserlerimde yaptığım konuşmalar yüzünde yıllarca yargılandım, bugün yargılandığım gibi. Bir gün bu ülkede bir şeylerin değişeceği umudunu hep korudum. Bu yüzden olmalı ki daha çok ‘barış’ dedim, özgürlük ve kardeşlik üzerine şarkılar söyledim. Değişmeyen, devlet dediğimiz güç odağının kendisi oldu. Değişime direnen, ceberut bir zihniyetin tutsağı haline dönüşmüş bir devlet geleneğimiz var ne yazık ki. Baskı ve zulüm üretiyor sürekli olarak. Benim için acıtıcı olan tam da budur.

-Ferhat Tunç ne anlatmak istedi? Bir sanatçı olarak topluma neyi göstermek istedi?

Hayata politik pencereden bakan insanların daha çok dinlediği bir sanatçı olduğumu söyleyebilirim. Aleviler, Kürtler, sosyalistler ve diğer öteki kesimler daha çok dinliyor. Bu kesimlerin çok dinlediği bir sanatçı olmak, “hain” veya “terörist” sayılmanız için yeterli bir neden sayılıyor. Son 35 yıllık sanat hayatımın en “hain”, en “terörist” olma halini yaşıyorum. Mevcut AKP iktidarının bu ülkede en büyük icraatı bu olmuştur. Kendisine itaat etmeyen, önünde eğilmeyen herkesi hain ve terörist ilan ettiler. Sosyal medyada akıl almaz bir saldırganlık, hakaret ve tehdidin hedefi oluyorum. Korkmuyorum ama üzülüyorum aslında bütün yaşadıklarıma. Üzülüyorum zira ırkçı, şoven ve dar ulusalcı zihniyetlerin giderek güçlendiği bir ülke olduk. Bu kesimlerin onaylamadığı bir sanatçıyım, bu doğrudur. Ben doğrularımla var olmayı önceleyen bir sanatçıyım. Bu nedenledir ki sahip olduğum değerlerimi inkâr edenlerin gözünde “terörist”, “bölücü” ve “vatan haini” olmayı sürdüreceğim. Despotik, faşizan iktidar zihniyetiyle yönetilen bir ülkeyiz biz. Türkiye, ne yazık ki bu berbat kaderi yenemedi bir türlü. Gerici, ırkçı ve milliyetçi zihniyetlerin, demokrasi, özgürlükler ve insanca bir yaşamın inşası için tehdit olmaya başladığı bir ülke olduk. Muhalif bir sanatçı olarak topluma gerçekleri aktarmanın telaşı içindeyim.

-Neye isyan ediyorsunuz?

Sıradan bir çocukluk yaşamadım. Çocukluğum, dedemin seslendirdiği ağıtların etkisinde geçti. Bu ağıtlar yaşanmış Dersim acısını anlatıyordu. Dersim’de ilk sahneye çıktığımda 12 yaşında olduğumu hatırlıyorum. Çocukluğumdan yola çıkarak belirteyim; beni müziğe yönelten etkileşimin ana kaynağı Dersim olmuştur. Dersim’in tarihsel gerçekleri ve acısı bugünkü isyanımı haklı bir nedene dayandırıyor. Değişime direnen devlet geleneğine isyan ediyorum. Haksızlık, hukuksuzluk ve nihayetinde adaletsizliğin olağanlaşmasına isyan ediyorum. Tehdit ve baskılar karşısında teslimiyet bayrağına sarılanlara; Nuriye ve Semih’in hayatları pahasına ortaya koydukları direniş karşısında duyarsız kalınmasına; hiçbir haklı nedene dayanmadan siyasetçilerin, gazeteci ve insan hakları savuncularının pervasızca tutuklanmasına isyan ediyorum. 35 yıldır değişmeyen bu baskıcı faşist zihniyete.

-Aktif siyasette de bulundunuz. Bu süreçte olumlu-olumsuz pek çok tepkiyle karşılaştınız. Bu süreçle ilgili neler söylemek istersiniz? Bu süreç sanatınızı nasıl etkiledi?

Sanat yaşamım boyunca göz ardı edilse de hemen her siyasi grup ya da siyasi çizgiyle eşit mesafede durmaya özen göstermişimdir. Kürt sorunuyla ilgili duyarlılık gösteren duruşum, Halkların Demokratik Partisi’nin içinde daha aktif olarak yer almamın yolunu açtı. Bir bakıma hayat akarının beni aktif siyaset deltasına yönlendirdiğini belirtmeliyim. Tüm bu gelişmelere rağmen, siyasetin aslında duygu işi olmadığını, parti siyasetinin iç hesaplar yapabilmeyi gerektirdiğini gördüm. Bunun da mazlum halkların acılarını içselleştirmiş benim gibi bir sanatçı için incitici sonuçları oldu, doğrudur. Bu sürecin benim açımdan üzücü sonuçlar taşıdığını belirtmekte bir sakınca görmüyorum.

"Aleviler olumsuz etkileniyor"

Kızılırmak Boylarında Bir Şehir” türküsünü Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenlere ithaf etmiştiniz. Türkiye’de bugün Alevi olmayı tanımlar mısınız?

Zaten tek başına AKP zihniyetinin tanımı, Alevilerin nelerle karşılaşacağının da sinyali oluyor. Laikliğe, yaşam tarzına, farklı inançlara saldırganlığın paralelinde din temelli politikalar, en çok Alevileri etkiliyor. Ama sadece bu da değil. AKP’nin kutuplaştıran; kendine benzemeyen ve yaklaşmayan herkesi ‘düşman hukuku’ ile yargılayan zihniyeti de halihazırda Aleviler için tehdit niteliğinde. Yani böyle dönemlerde hepimiz için ortak tehditler var. Alevi hedef alındığında Kürt de bu hedef almanın antidemokratik karakteri gereği etkilenmiş oluyor. Solcu, emekçi, gazeteci hedef alındığında da aynısı geçerli. Demokrasi bu yüzden elzem. Hepimiz için.

Her hafta yeni soruşturma

-Gündelik hayatınızda bir direnç içinde misiniz? Neler yaparsınız?

Kendimle birlikte, halihazırda Türkiye’de yaşayan her muhalifin doğal bir direnç içinde olduğunu düşünüyorum. Son derece yoğun ve stresli bir hayat yaşıyorum. Yeni bir albüm çıkardım ve üzülerek belirtmeliyim ki, buna sevinemiyorum bile. Bu albümün tanıtımını yapmak adına konserler vermeyi çok isterdim ancak bugünün Türkiyesi’nde bu mümkün olmuyor. 26 Eylül’de Ataşehir Belediyesi’nin “Kardeş Kültürler Festivali” kapsamında bir konserim olacak. Bu yıl gerçekleştireceğim ilk konserim olacak. Bunun dışında hakkımda başlatılmış sayısız soruşturma var. Bu sabah yine Esenyurt Güvenlik Şube’den arandım ve yeni açılmış bir soruşturma için savcılıkta ifade vermem isteniyordu. Her hafta yeni bir soruşturma açılıyor ve sanırım bu böyle devam edecek.

"AKP sanıldığı kadar güçlü değil"

-Türkiye’nin bugünkü gündemiyle ilgili olarak neler söylemek istersiniz?

Siyasi tanımlamaların, kavramların çok kolay kullanılmasından yana değilim. Çünkü öyle de içinin boşalmasına yardımımız dokunuyor. Ne var ki AKP ‘faşizm’den söz etmek için yeterince malzeme verdi! Artık AKP’nin yaptıkları henüz yıldönümünü geçirdiğimiz 12 Eylül Darbesi’nin bilançosuyla mukayese bile edilmiyor. Yaşam hakkı da dahil pek çok başlıkta ciddi hak ihlalleri var. Köylüler ‘terörist’ denilerek öldürülüyor, ormanlar yakılıyor, binlerce muhalif tutuklanıyor, ihraç ediliyor ve açlık grevlerine kayıtsız kalınıyor, tutuklananlar da zulüm görmeye devam ediyor. Suçlarını gizlemek için, basını da teslim almak için gazetecileri hedef alıyorlar; ellerinden geleni yapıyorlar. Onların yaptıkları saymakla bitmez. Ama bence bizlerin; adalet, özgürlük, barış, demokrasi derdi olan herkesin yapacağı tek şey var; teslim olmamak ve birleşmek. AKP’nin sanıldığı kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum. Aksine ciddi bir sarsıntı içinde ve direnerek, birleşerek bu karanlığa bir son vermemiz mümkün.