REKLAMI GİZLE

Ece Temelkuran'dan Atatürk yazısı: Gürültüde bir adam geçti tarihten; ne masum ne günahkar...

"Biz hala Atatürk'ü seviyor muyuz, biz hangi Atatürk‘ü seviyoruz anne?"

- A +

Yazar Ece Temelkuran, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı nedeniyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü konu alan bir yazı kaleme aldı. Temelkuran'ın sosyal medyada, "Bu bir Atatürk yazısıdır! Kafka Okur Dergi için yazmıştım ama yayınlanamadı" notuyla paylaştığı yazı şöyle: 

Zil çalıyor ve Maveraünnehir müfredatın içinden akmaya başlıyordu. Coğrafya dersinde bir ihtiyar köylü kadın ülkemizin en uzun sıra dağları boyunca bir top mermisi taşıyordu. Hayat Bilgisi dersi başlıyor, bulutlar adlarına kavuşuyordu. “İlçemizi Tanıyalım” diyordu kitap, İzmir’de incir yetişiyordu ve arka sıralarda hiç muz yememiş çocuklar oturuyordu. Matematikte sayılar birbirine çarptıkça en tedirgin çocuk şarkısı oluşuyor, hemen ardından başka bir şarkının anlamadığımız sözcüklerinden korkulu, karanlık bir Allah kuruluyordu. Ellerimiz mi tahta sıra kokuyordu, sıralar mı ellerimizin kokusunu alıyordu acaba? Mevsimler panosunda ılıman çocukların tanımadığı bir kardan adam gülüyordu. Sonra zil çalıyor, teneffüslerde, küçüklük sanışlarımızdan -Her yiyeceğin midede ayrı yeri var- Elini bacaklarının arasına koyarsan eve gidince annen baban ölmüş olur- Reçel peynirle yenir- bir sivil-sözlü-gizli tarih yazılıyordu. Bütün bunlar olurken tahtanın tepesindeki yüz hep bize bakıyordu. Seviyorduk onu, çünkü... İşte herkes seviyordu. Sonra büyüyor ve öğreniyorduk; “... ama Maveraünnehir dökülmez!”

“Biz hala Atatürk’ü seviyor muyuz anne?”

Bütün ziller tükenince, başka bir ders başlardı, gece olunca. Çocukların yanında sigara içilip küfredilebiliyordu hala. Arkadaşlar ölüyordu ve bu sebepten birleştirilmiş sandalyelerde uyuyan çocukların yanında ağlanabiliyordu da. Tahtanın tepesinden bize bakan yüz, meğerse, artık hep arkadaşların “düştüğü” hapishane denen yerde imiş. Ablalar ve abiler, amcalar ve teyzeler, dövülürken onun yüzüne baktırılıyormuş. Onun sözlerini ezberlemeyenlerin pipisine, memesine elektrik veriliyormuş. (Elektrik vermek ne ki?) “Biz hala Atatürk’ü seviyor muyuz anne?”

Abi olunca, abla, konuştukça insanlarla... Yaşlı bir kavak gibi hışırdadı sesi adamın bir sabah, İstanbul’da. “Ata’nın Türk Ordusuna değişmeyen mesajı” diye başladı. Artık gülüyordu, ya da gülmek gibi bir şey. Boğazına kadar insan pisliğine batırılmışken zindanda zorla ezberletileni otuz yıl sonra hala unutmuyordu. “Biz hangi Atatürk‘ü seviyoruz anne?”

Sonra teyze olduk, amca; istemeye istemeye. Ve bir adam pis pis gülüyordu. Sanki hiç mevsimler panosu yapmamış gibi, aşı gününde hiç ağlamamış gibi, bulutların adını hiç öğrenmemiş, Maveraünnehir hiç solgun bir halk çocukları ayaklanmasına hiç dökülmemiş gibi. Meğer biz severken hiç sevmemiş tahtanın üzerinden bize bakan adamı. Kimse onun kadar nefret edemezmiş hatta. Kızıyor çocukluk sevgimize.

Sonra teyze olduk, amca; istemeye istemeye. Bir adam var, bir kadın. Bayrak giyinmişler, bağırıyorlar öfkeyle. Göğüslerinde, tahtanın üzerindeki adamın resmi. Meğer onlar hepimizden çok seviyormuş onu. Kimse onlar kadar sevemezmiş hatta. Kızıyorlar onlar da çocukça sevemeyecek kadar büyüdüğümüze.

Gürültüde bir adam geçti tarihten. Ne masum ne günahkar bir tarih; sadece öyle olduğu için öyle. Adamlar geçti bu tarihten, kadınlar atlarıyla geçtiler. Hep birlikte iyi-kötü bir hayal kurdular, bir ülke hayali. Şimdi gürültüde başka adamlar ve kadınlar bir ülke kuruyorlar; hayal kırıklığından hep şehirler. Tahtaların üzerinde aynı adam var yine. Hala var. Teneffüslerde sözlü-sivil ve gizli bir tarih yapıyor çocuklar hala. Yine bir şeyler sanıyorlar, sanarak büyüyorlar. Sonra gülecekler bu sandıklarına. Artık büyükler ne sigara içiyor ne de küfrediyor çocukların yanında. Sandalyelerin kolları var, plastik-beyaz, birleştirilemiyorlar. Maveraünnehir akmaz, artık herkes biliyor bunu; nehir değil ki bi’ kere!

Artık herkes her şeyi biliyor, öyle bir gürültü.