• Tarih

Siyasi cinayetlerde ölen gazetecilerin ve aydınların kızları babaları için neler yaşadıklarını anlattılar.

T24 - Siyasi cinayetlerde ölen gazetecilerin ve aydınların kızları babaları için neler yaşadıklarını anlattılar. Ahmet Taner Kışlalı'nın kızı Dolunay Kışlalı Uluç ve Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok Akatlı, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazı dizisinin ikinci bölümü için yazdı.



Selda Güneysu'nun hazırladığı "Kızımdan bana bir demet çiçek" yazı dizisinin ikinci bölümü şöyle:


Özge Mumcu ve Filiz Ali babaları için yazdı...



Ahmet Taner Kışlalı'nın kızı Dolunay Kışlalı Uluç:

‘Denizyıldızı’nı öğreten adamdı


Ankara’nın biraz dışında oturuyorduk. Otobüs çok sık gelmezdi. Arabamız olduğu dönemde, durakta bekleyenleri muhakkak alırdı babam... Bir defasında arabasına yalnızken üç genç almış ve parasını çaldırmıştı. O zaman bile pes edip “Artık kimseyi almayacağım” diye düşünebilecekken, “İki, üç genç yüzünden bir sürü insanı potansiyel hırsız yerine koyamam” dedi. O soğukta bekleyen bir sürü insan varken, babamın 2-3 kişiyi alarak kendi vicdanını rahatlattığını söylerdim. O zaman bana “denizyıldızlarının hikâyesini” anlatırdı:


Denizyıldızlarını dalgalar kumsala sürükleyip atıyormuş. Binlerce denizyıldızı karaya vuruyor ve ölüyormuş. Adamın biri denizyıldızlarını tek tek alıp suya atıyormuş. Oradan geçen biri şaşırmış, onu izlemeye başlamış ve dayanamayıp sormuş:


“Binlerce denizyıldızını kurtarmanız mümkün değil. Sizin bu yaptığınız hiçbir işe yaramaz, bir tanesini atmanız neyi değiştirir ki?”


Adam eğilmiş, bir denizyıldızını eline alıp denize attıktan sonra, “Onun için çok şey değişti!” diye yanıt vermiş...


Babamın birçok davranış biçiminde bu felsefe geçerliydi. Örneğin, Ankara’nın bir köşesine ağaç dikilse, dünyanın en mutlu adamı oluveriyordu. “Aman baba, iki ağaç dikildi diye Ankara İsviçre mi olacak?” derdik ve yine “denizyıldızı”nı dinlerdik! Ne kadar haklı olduğunu zaman bize gösterdi... Bakanlık dönemi çocukluk çağıma damgasını vurdu ve bende bazı izler bıraktı. Terör korkusu, babamın ölmesi veya öldürülmesi korkusu vardı içimizde... Apartman kapısının önünde bir koruma bulunurdu. Buna rağmen, dışarı çıkarken hep bizi sıkı sıkı tembihlerlerdi:


“Kapı çalınırsa arkasında durmayın, mutfağa girip öyle ‘Kim o’ deyin. Kapıyı tararlarsa arkasında bulunmayın!”



Ya bomba patlarsa?


Sabahları evden hep beraber çıkardık. Önce annem çıkar, arabanın motorunu çalıştırır, o esnada biz apartmanın içinde beklerdik. Arabada bomba patlarsa bize bir şey olmasın diye... Bu alışkanlık yıllar sonra da sürdü. Annem hep babamın öldürüleceği endişesini taşıdı. En ufak ayrıntılara bile dikkat ederdi. Özellikle de Uğur Mumcu öldürüldükten sonra... Ben annemi biraz paranoyak buluyordum ama zaman onu da haklı çıkardı. Ortaokuldayken Nâzım Hikmet hayranı olmuştum ve her gece onun şiirlerini okuyup uyuyordum. Sabahları, daha babam yatağındayken yanına gidip, Nâzım Hikmet’in o gece keşfettiğim bir şiirini okuyordum, heyecanla... Her seferinde, bu şiirleri ilk kez duyuyormuş gibi yapar, heyecanımı paylaşırdı. Nâzım’ın, “Kız Çocuğu” şiirini ağlayarak okuduğumda, onun da gözleri dolmuştu... O dönemde, edebiyat hocam bir sınıf ödevi verdi. İstediğimiz bir şair veya yazarın hayatını anlatacaktık. Hiç tereddütsüz, Nâzım Hikmet’in hayatını yazmıştım, çünkü biliyordum. Hocam o zaman bana bu ödevi kabul edemeyeceğini, çünkü Nâzım Hikmet’in okullarda okutulmasının “yasak” olduğunu anlattı. Sanıyorum “yasak” kelimesiyle o gün tanıştım... Hemen babama gittim ve isyan ettiğimi, hemen müdüre çıkıp durumu düzeltmesi, acilen bir şeyler yapması gerektiğini söyledim. Beni dinledi ve Nâzım’ın “yasak” olduğunu bildiğini söyledi. İyice şaşırdım. Bu kadar insancıl bir adam nasıl “yasak” olurdu? Bana komünizmi, faşizmi anlattı ama yasaklanmayı izah edemedi, çünkü evimizin kitaplığında Nâzım’ın tüm eserleri bulundurdu.


Ve o gün...


Günler, saatler birbirine girmişti. Kocam, beni ve ablam Altınay’ı bu acıya dayanmaya, güçlü olmaya hazırlamak için çırpınıyordu. Canilere keyif verecek umutsuzluk görüntüsü yansıtmamalıydık. Ama öylesine bir acı vardı ki içimizde... Öğrencileri bize çok güç verdiler. Onları gördük, pek çok kardeşimiz olduğunu fark ettik. Gurur duyduk. Atatürk Bulvarı’nda yürürken, etrafımdaki insanların gözlerine baktım, onlardan müthiş bir enerji aldım, kardeşlik duygularını sineme çektim. Bunları ifade etmek pek zor. Sanki bu insanlar, paramparça olmuş yüreğimizi sevgileriyle onarmaya çalışıyorlardı bakışlarıyla... Herkese tek tek sarılıp, onları teselli etmek istiyordum... Camiye gelindi sonra... Aile için ayrılmış bir yer vardı. Bulunduğumuz o yerden, cami avlusuna gelen devlet büyüklerini göremiyorduk ama alkışları veya atılan sloganları duyuyorduk. Altınay ile birlikte, atılan sloganlardan yola çıkarak, gelenin cumhurbaşkanı mı, başbakan mı, muhalefet lideri mi, asker mi olduğunu tahmin etmeye çalışıyorduk. Kimi zaman protesto, kimi zaman alkışlar oluyordu. Birden olağanüstü bir alkış ve tezahürat koptu. Kulakları patlatan bir alkış... Sevgi dolu sloganlar. Tüylerim diken diken oldu. Altınay’la birbirimize baktık. “Sivil, asker herkes geldi. Bu alkış, bu kıyamet, bu sevgi kime?” Arkamızdan bir ses kulağımıza eğildi ve konuştu:


“Babanız geliyor...”


Babamız geliyordu, bir tabut içinde...


Seven, sevilen bir babam vardı benim... Gurur duyuyorum.



Metin Altıok'un kızı Zeynep Altıok Akatlı:


Artık çapaksız biriyim, biliyorsun di mi?


Hatırlıyorum biliyor musun? Her sabah bir gözüm çapaklardan açılmamacasına kapalı uyanırdım. Koşarak odanıza gelirdim hemen. Sen bir parça pamuğu ılık suya batırarak gözümü temizlerdin. Bakabileyim diye... Sanki hayata temiz bakayım diye... Çapakları görmeyeyim diye...


10 yaşına kadar durduk yerde burnum kanardı hani. Bazen gecenin ortasında yataktan sıçratarak, bazen öylesine. Başımı öne eğer parmağınla burnumun sağ yanına sıkıca, acıtırca bastırırdın kan dursun diye. Ne şefkatli bir can acısıydı çektiğim. Sonunda bir hastanede burnuma koca bir tampon koyulacağı zaman güvendiğim tek sendin elimi bırakmayan.


Ya ben senin için ne yapabildim? GATA’da yoğun bakımda yatıyordun. Şimdilerde, “Onlar yanmadı, boğuldu” diyorlar. Doğru! Sen yanmadın, boğuldun babacığım. Ama ben, sen orada öyle yatarken yanına bile giremedim. Girsem sen orada mıydın, anlayacak mıydın? Bildiğim; sen gir(e)mesem de anlarsın beni. Bizi ayıran dağların ardından senelerce bildim ben senin söyleyemediklerini. O sevgi gibi bizim aramızdaki söylenmeden, görülmeden emin olarak bilinen. İşte öyle adı/n gibi açık izi/nim ben senin. İzle diye acım sıra sen beni. Çapaksız biriyim. Olmaya çalışıyorum en azından. Biliyorsundur. Bilirsin değil mi?



Özünüze mukayyet olun


Bugün, “Başa sarıp yeniden izlerken hayatımı, senden sonra geriye hayat mı kaldı?” Sanki bir çocuk hayaleti/yim koşuyor koşuyor/um da tozuyor durmadan ardı/mda kalan izi/m. Tenha bir eylül bahçesinde bir bardak konyak, kitap ve kahve/yle bulur muyum seni? Dallardan olmuş armutlar sarkıyor. Koşuyor, koşuyorum ağaçların arasında. Sonbahar yaprakları topladığımız çocukluğuma koşuyorum seni bulmaya. Boyumun yettiği bir daldan sana bir armut koparıyorum dilimleyip içkine koyasın diye... Ve silkinerek burnum kanarcasına hep aynı gerçekliğe uyanıyorum şimdilerde. Bir gözüm eksiksiz çapaklarla kapalı. Kara bir yeni güne kalkıyorum. Bu yazıyı yazarken bakmayı bilen bazı adamların şarkılarını dinliyordum sözlerde kendimi bula bula. Yine omuzumdaydın o akşam. Gülüşün orada hiç değilse. Soluğu/ma bir küçük kuş tünemiş, seninse gölgen yıldız dolu gökyüzünden biçilmiş. Günler günleri kovalıyor ve yıkıcılar gitmiyorlar. Öyle bir yıkım ki sen bile az gördün böylesini… Yüreğim bungun. Yaşadığımız onca sığlık, anlamazlık, çıkar ilişkileri ve zulüme tanıklık ediyoruz. En konduramadığımız, en inandığımız dostlar bile vahşileşiyor. Bir düzen ki akla ve vicdana uzak. Gözlerim bolca rimelliydi müziği dinlerken kapadığımda. Bir an kirpiklerim birbirine yapıştı. Açtığımda kim temizleyecek çapakları? Ben bir çocuğun büyüklüğü/yüm ve o ben ki yarım kalmış bir aşkın kaçınılmaz sürgünü/yüm. Katla/nıyorum göğsü/mdeki kayaya. Hüznü değil acıyı köpürtüyorum şimdilerde daha da bir başına. Evet ben de kiracıyım o acıya! Etraf çapaklı gözleriyle bakıp karartan, kötülük yağdıran birileriyle dolu. Hiç değilse bana bakan gözlerde çapak olmasın istiyorum. Bu bile mi mümkün değil? Herkes günün sonunda hiç değilse uykuya dalmadan önceki o son bir dakika kendiyle kalır. İşte ben o bir dakikada kendimi sevebilmeye, kendimden rahatsız olmamaya çalışıyorum. Kendime saygı duyabileyim diye... Siz de n’olur özünüze mukayyet olun. Demem o ki bir yerlere bakın, çapaksız gözlerle bakın.


* Bu yazı üzgün bir günün akşamında Redd softcore konserinde yazılmıştır. Yazıda geçen dize, sözlerini Doğan Duru’nun yazdığı “Senden Sonra” adlı şarkıdan alınmıştır.

* Yazıda italik ve / işaretli yerler sözün gelişine ve zamana uydurabilmek için bozduğum Metin Altıok dizelerini vurguluyor.


 

Etiketler